PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : hac mekanları


GueSt
27-02-2009, 17:16
mekke-i mukerreme
[Only Registered Users Can See Links] ([Only Registered Users Can See Links])
Kâbe; Allah Teala'nın rızası için yeryüzünde ilk inşa edilen mescid; Beytullah'ın bulunduğu mukaddes şehir. Bu şehirin Kur'an-ı Kerim'de geçen Bekke, Ümmü'l Kura ve Beledü'l-Emin şeklinde değişik isimleri vardır.
Mekke, Arap yarımadasının Hicaz bölgesinde Kızıldeniz kıyısındaki Cidde limanının yüz km. doğusunda olup güneyinde aynı uzaklıkta sayfiye yeri olan Taif şehri bulunmaktadır. Medine'ye olan uzaklığı ise yaklaşık olarak 400 km'dir. Kâbe ve onu çevreleyen Mescid-i Haram, şehrin ortasında bulunur. Hemen yanında Safa ve Merve tepeleri bulunmaktadır. Mekke'nin havası, bilhassa yaz aylarında oldukça sıcaktır. Kış aylarında ise latif bir havası vardır. Her tarafı taş kayalar ile çevrili olan Mekke'de tek su kaynağı Zemzem'dir. Çok az yağmur alan ve kurak bir iklime sahip olan Mekke'de kuraklığın bazen dört yıl sürdüğü olurdu. Yemen taraflarını mümbit hale getiren meltem yağmurlarının buraya kadar ulaşan kısmı şehrin doğu tarafında birbirini takip eden tepeler ve yamaçlarda biriken yağmur suları halinde bir araya gelerek şehrin merkezine doğru akar ve Harem'in avlusuna ulaşırdı. Kışın nem oranının yükselmesi ile bazen çok şiddetli yağan yağmurlar, bir sel halinde şehrin bulunduğu alçak bölgenin sular altında kalmasına sebep olurdu. Mekke için bir felaket halini alan ve Beytullah'ı tehdit eden bu problemin çözümlenmesi için Mekke'nin fethine kadar hiçbir çabanın gösterilmediği görülmektedir. Raşit Halifeler döneminde Mekke'yi bu sel baskınlarına karşı korumak için bazı önlemler alınmıştır. Mekke ve etrafındaki arazilerin taşlık oluşu ve suyun yokluğu ziraat için hiçbir faaliyete izin vermemektedir.

Kâbe'nin inşasıyla ilgili olarak; Taberi'nin Ebu Zer'den (r.a.) naklettiği bir hadisi şerifte şöyle denilmektedir: "Ya Rasulullah! Yeryüzünde ilk mescid hangisidir." dedim. O; "Mescid-i Haram'dır." dedi. "Sonra hangisidir." dedim. "Mescid-i Aksa'dır." dedi. Aralarında kaç yıl olduğunu sorduğumda da; "kırk yıl" dedi. (Taberi, Tefsir, IV, 8-9) Mescid-i Aksa'nın inşası Hz. Süleyman (a.s.) tarafından bitirilmiştir. Mescid-i Aksa'nın Beytullah'tan kırk yıl sonra inşa edilmesi haberi, Süleyman (a.s.)'ın bu mescidi ikinci kez inşaya başlamış olması anlamına gelir. Çünkü bu habere göre Mescid-i Aksa'nın bulunduğu yerde, bizzat İbrahim (a.s.) veya oğlu İshak (a.s.) tarafından bir mescid inşa edilmiş olmalıdır. Hz. Hacer, henüz süt çocuğu olan İsmail ile Allah Teala'nın emri doğrultusunda Mekke'ye bırakıldığı zaman Mekke, su kaynağına sahip olamayan ve yakınlarında hiçbir insan topluluğunun bulunmadığı bir yerdi. Yanlarındaki suyun tükenmesi üzerine Hz. Hacer'e sunulan zemzem suyu bu vadiye yeni bir gelecek hazırlamıştı. Zemzem suyuyla birlikte bu bölge şehirleşmeye başladı.

İbrahim (a.s.) sürekli olarak Mekke'ye gelip Hz. Hacer ve oğlu İsmail'i ziyaret ediyordu. Yine bir defasında Mekke'ye geldiğinde, Allah Teala'nın kendisine buraya bir "beyt" yapmasını emrettiğini söylemiş ve İsmail (a.s.) ile birlikte Kâbe'nin inşasına başlamışlardı. Beytullah'ın tamamlanmasından sonra Allah Teala haccın nasıl yapılacağını İbrahim (a.s.)'a bildirmiş ve Mescid-i Haram'a giren herkesin emniyet ve güvenlik içinde bulunduklarımı hükmünü getirmişti. "Orada apaçık ayetler (ve) İbrahim'in makamı vardır. Kim oraya girerse o güvenliktedir..." (Al-i İmran: 97)

Daru'n Nedve, İslam'dan önce Mekke şehir devletinin parlamentosu niteliğindeki yapısıdır. Daru'n Nedve en hareketli günlerini kuruluşundan uzun zaman sonra, Rasulullah (s.a.v.)'ın davetini engellemek ve insanları sindirmek için yapılan toplantılar sebebiyle yaşamıştır.
İslam öncesinde Mekke'de dini hayat tamamen putperestlik üzerinde bina edilmişti. Mekkeli müşrikler Allah'ı her şeyin yaratıcısı olarak kabul ederken bir çok meselede putları ona ortak koşarlar onları kendine ilah edinirlerdi.

Mekke'de İslam öncesine ait oturmuş bir hukuki sistemin varlığından sözedilmesi mümkün değildir. Halk ihtilafa düştüğü konularda kabile reislerinin hakemliğine başvururdu. Onların haksız kararlarına itiraz edebileceği herhangi bir makam bulunmadığı için kişiler ve kavimler hak aramada kaba kuvvete başvururlardı.
Mekke, tarım açısından hiçbir özeliği olmayan susuz ve taşlık bir arazide kuruludur. Bu durumda halk, geçimini sağlamak için ticari faaliyetlere yönelmek zorunda kalmıştır. Bu yüzdendir ki diğer bölgelere nazaran Mekke'nin Arabistan yarımadasına önemli ve merkezi bir yeri vardır. Mekke'deki ticari faaliyetler, yaz-kış yoğun bir şekilde kesintisiz olarak sürerdi.

Bu ticari faaliyetler, yıl boyu bütün Arabistan Yarımadası'nı dolaşacak şekilde düzenlenen panayırlar ve Suriye, Filistin ve Yemen taraflarına düzenlenen kervanlarla yapılmaktaydı.
Mekke civarında Ukaz, Mecenne ve Mina panayırları Mekke'ye ihtiyaç duyduğu malları sağlarken aynı zamanda ticaretin hareketlenmesine ve Mekkeli tüccarların bolca kazanç sağlamalarına imkan veriyordu. "Yaz ve kış yolculuğunda onları (güvenliğe kavuşturduğu ya da başkalarıyla) ısındırıp yakınlaştırdığı için, şu Ev (Ka'be)in Rabbine kulluk etsinler." (Kureyş: 2-3)

Mekkelilerin düzenledikleri kervanlarda mallar, sadece develerle taşınırdı.
Mekke'nin coğrafi açıdan bulunduğu özel konumu, etrafındaki devletlerin dikkatini çok eski devirlerde bile üzerine çekmekte idi. Mekke'nin İslam'dan önceki tarihi için en önemli olaylardan birisi şüphesiz ki, Habeş krallığının Yemen valisi, Ebrehe'nin Mekke'ye düzenlediği askeri seferdir. Ebrehe, Hristiyan olan Habeş kralına yaranmak için çok mükemmel bir şekilde inşa ettirdiği kiliseyi Kâbe gibi bütün insanların yöneldiği bir mekan yapmak için girişimlerde bulundu. Fakat bu çabası istediği şekilde sonuç bulmadı. Bunun üzerine içinde fillerin de bulunduğu ordusuyla Kâbe'yi yıkmak için harekete geçti. Fil suresinde de anlatıldığı gibi Allah tarafından büyük bir yenilgiye uğratıldı.

Rasulullah'ın risaletle görevlendirilmesinden sonraki on üç sene boyunca Mekke'deki cahili yaşantıda ve siyasi ilişkilerde pek bir değişiklik olmamıştı. Hicretin 8. yılında Rasulullah (s.a.v.)'e boyun eğen Mekke, Allah Teala'nın mübarek kıldığı, İslam dininin merkezi olarak, şirkten, putperestlikten ve bütün diğer hurafelerden arındırılmış yeni bir hayata kavuştu.

Sonuç olarak Mekke, İslam'ın ve İslam ümmetinin kutsal bir beldesidir. Bu bölgenin, bilhassa Harem-i Şerif'in içerisinde insanlar, tam bir güvenlik içerisindedirler.

GueSt
27-02-2009, 17:19
[Only Registered Users Can See Links] ([Only Registered Users Can See Links])
Sözlükte dört köşeli veya küp şeklinde olmak anlamlarındaki ka'b kökünden gelen ka'be "Küp şeklinde nesne" demektir. Kur'an-ı Kerim'de: Beyt; Beytullah; Beytu'l Atik; El-Beytul-Haram; El-Beytul-Muharrem; El-Beytul-Mamur; El-Mescidu'l-Haram isimleri ile de işaret edilmiştir.

Kâbe'nin merkezinden dört köşesine (rükn) çekilecek hatlar yaklaşık olarak dört ana coğrafi yönü gösterir. Bunlardan doğu yönünü gösteren köşeye Rüknülhacerülesved, güneyi gösteren köşeye Rüknülyemani, batıyı gösteren köşeye Rüknülgarbî, kuzeyi gösteren köşeye de Rüknülırakî denilir.

Kâbe'nin ilk defa ne zaman ve kimin tarafından yapıldığı hususunda ihtilaf vardır. Kur'an-ı Kerim'de Kâbe'ile ilgili olarak şu ayetler yer almaktadır: "Şüphesiz âlemlere bereket ve hidayet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev - mabet - Mekke'deki -Kâbe-dir." (Ali İmran: 3/96); "Biz beyti insanlara toplanma mahalli ve güvenli bir yer kıldık. Siz de İbrahim'in makamını namaz yeri edinin. Biz İbrahim ve İsmail'e, "Tavaf eden, ibadete kapanan, rükû ve secde edenler için evimi temiz tutun" diye emretmiştik. İbrahim, "Rabbim, burayı emin bir şehir yap! Halkından Allah'a ve ahiret gününe iman edenleri çeşitli meyvelerle rızıklandır." dediğinde -Allah-, "Kim inkâr ederse onu kısa bir süre -dünyada- faydalandırır, sonra da cehennem azabına sürüklerim. O ne kötü bir akıbettir!" demişti. Bir zamanlar İbrahim İsmail ile beraber evin temellerini yükseltirken, "Ey rabbimiz, bizden kabul buyur! Şüphesiz sen işitensin, bilensin" demişlerdi." (Bakara: 2/125-127); "Bir zamanlar İbrahim'e beytin yerini göstermiş -ve şöyle demiştik-: Bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf eden, kıyamda bulunan, rükû ve secde edenlere evimi temiz tut." (Hac: 22/26); "İnsanlar arasında haccı ilân et ki gerek yaya olarak gerekse nice uzak yol ve diyarlardan yorgun argın gelen, zayıf develer üzerinde, kendilerine ait birtakım yararları müşahede etmeleri, Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belli günlerde Allah'ın ismini anmaları -kurban kesmeleri- için sana -Kâbe'ye- gelsinler. Artık ondan hem kendiniz yiyin hem de fakir ve yoksullara yedirin. Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve eski evi tavaf etsinler. Kim Allah'ın yasaklarına saygı gösterirse bu, Rabbinin katında kendisi için daha hayırlıdır." (Hac: 22/27-29) Bu ayetlerden Kâbe'nin Hz. İbrahim'den önce de var olduğu, ancak yıkılıp uzun zaman içinde yerinin kaybolduğu ve İbrahim tarafından bulunarak yeniden yapıldığı anlaşılmaktadır. Fakat Hz. İbrahim'den önce kimin tarafından inşa edildiği hususunda Kur'an'da herhangi bir bilgi yoktur. bununla birlikte bazı kaynaklarda ilk yapanların Hz. Adem yahut oğlu Şit, hatta onlardan daha önce melekler olduğuna dair birçoğu İsrailiyât kaynaklı, mübalağa ve efsane unsurlarıyla süslü, bir kısmı da sembolik anlamlar taşıyan rivayetler yer almaktadır.

Kâbe'yi ziyaret, Hz. İbrahim zamanından putperestliğin yayılışına kadar tevhid esaslarına uygun olarak sürdürülmüştür. Mekke'de putperestliğin başlamasıyla müşrikler Kâbe ve çevresine çok sayıda put dikerek burayı puthaneye çevirdiler; ayrıca zaman içerisinde tavafı çıplak yapmaya başladılar. Hz. İbrahim'in dininde bağlı Hanifler gibi birçok kişi ise Kâbe'yi putperest anlayışın dışında ziyarete devam etti. Mekke müşrikleri Kâbe'yi ve etrafını putlarla doldurmalarına rağmen hiçbir zaman onu bu putlara nispet etmemişler, daima Beytullah olarak görmüşlerdir. Fakat kendilerini Allah'a yaklaştırdığına inandıkları putlara kurban kesip dua etmekten de vazgeçmemişlerdir. Müşrikler bir yandan da Kâbe'nin imarına çalışır ve hacılara ücretsiz olarak su ve yemek dağıtırlardı.

Kâbe hizmetleri, Hz. İbrahim ve İsmail'in Kâbe'yi yapması ile birlikte başlar. (Bakara: 125; Hac: 26) ve bu göreve toplumun şeref ve saygınlık bakımından önde olan kişi ve kavimler sahip çıkarlardı. Kâbe'nin bakımı her dönemde kişilerin arzuladıkları bir görev olmuştur.

Kureyşliler'e itibar ve ticarî avantaj sağlayan Kâbe kıskançlık ve düşmanlıkların da odak noktası olmuş, Habeşistan'ın Yemen valisi Ebrehe Mekke'yi ele geçirip burayı yıkmak isterken bazı Arap kabileleri de kendilerine yeni Kâbeler yapmış ve diğer Araplar'ın Mekke'ye gitmesine engel olmaya çalışmışlardır. Yeni yapılanlar içinde özellikle Gatafanlılar'ın, Becile, Has'am, Ezd, Hevazinliler'in, Taifliler'in ve Necranlılar'ın Kâbeleri önemliydi. Bunların da aynen Beytullah gibi haremi, nazırları, üzerlerinde kisveleri vardı; hatta Safa ve Merve gibi sa'y yapılan yerleri dahi bulunuyordu. Çeşitli kabileler haram aylarda buralara hacca gelirler ve mabedi tavaf edip kurban keserlerdi. Hz. Peygamber (s.a.v.) Mekke'nin fethinden sonra hepsini yıktırmıştır.
Cahiliye devrinden itibaren önemli görülen bazı belgelerin Kâbe duvarlarına asıldığı bilinmektedir. Bu dönemin yedi meşhur şairinin "el-muallakatu's-seb'a" adı verilen şiirleri, İslam'ın başlangıcında müşriklerin Müslümanlara uygulayacakları ambargoya dair aldıkları kararın metni bunlar arasındadır. İslam döneminde yasaklanmadan önce başvurulan nesî' uygulaması da (haram ayların yerlerinin değiştirilmesi) Kâbe'de ilan edilmekteydi. Kâbe, yeryüzündeki ilk ibadet yeri olmasının yanı sıra özellikle namaz ve hacla ilgili belirli şartların yerine getirilmesi bakımından da ayrı bir öneme sahiptir. Kâbe'nin bulunduğu yöne yani kıbleye doğru yönelmek namazın şartları arasında yer alır. Hz. Peygamber'in Mekke'de iken namazlarını Kâbe'ye veya Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya doğru yahut her ikisini önüne alacak şekilde kıldığına dair farklı rivayetler bulunmakla birlikte Medine'ye hicret edince on altı veya on yedi ay Kudüs'e yönelerek namaz kıldığı ve, "Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir, siz de yüzünü onun bulunduğu yöne çevirin" mealindeki ayetle (Bakara: 2/144)Kâbe'nin kıble yapıldığı bilinmektedir. Hac ve umre ibadetinin rükünlerinden biri olan tavaf da Kâbe'nin etrafında yapılır. Kâbe sola alınmak suretiyle Hacerülesved'in bulunduğu köşeden ya da hizasından başlayarak Kâbe'nin etrafında dönüp aynı noktaya gelindiğinde bir şavt yapılmış olur. Bir tavaf ise yedi şavttan meydana gelir.

Kıble ve tavafın merkezi olmasından başka içine girilmesi ve orada namaz kılınması gibi hususlarda da Kâbe fıkhî hükümlere konu olmuştur. Fakihlerin büyük çoğunluğu Kâbe'nin içinde namaz kılmanın caiz olduğu görüşündedir.

GueSt
27-02-2009, 17:20
[Only Registered Users Can See Links] ([Only Registered Users Can See Links])
Mekke ve Medine şehirleriyle çevrelerindeki belirli bölgeler için kullanılan terim. Sözlükte "yasaklanmış, korunmuş dokunulmaz" manasına gelen harem kelimesi haram ile eş anlamlıdır. Terim olarak Mekke ve Medine'nin, sınırları Hz. Peygamber tarafından çizilen çevresi için kullanılır. Bu bölgelere harem adının verilmesi, zararlılar dışındaki canlıların öldürülmesi ve bitki örtüsüne zarar verilmesinin haram kılınmış olmasındandır. Bundan dolayı Mekke'ye, el-Beledü'l Haram denildiği gibi; Kabe, el-Beytü'l-Haram; çevresindeki mescid de el-Mescidü'l-Haram diye anılmaktadır. Mekke hareminin dışında kalan bölgeye ise Harem'deki yasakların buralardan kalkması sebebiyle "Hill" denilmiştir.
Herhangi bir coğrafi alana veya yapıya kutsallık atfedilerek diğer mekanlardan ayrı tutulması geleneği, farklı şekillerde de olsa hemen hemen bütün dinlerde mevcuttur. İslam dininde kutsal olan mekanlar Kur'an ve Sünnet'ten tespit edilir. Bu mekanların kutsallığının delili dinin asıl kaynaklarıdır.

Mekke Haremi:

İslam alimleri arasındaki genel kabule göre Mekke şehri ve "alem"lerle sınırlı çevresi Allah tarafından harem kılınmıştır. Nitekim Kuran'da, "Biz onları kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir yere yerleştirmedik mi?" (Kasas: 57) "Çevrelerinde insanlar kapılıp götürülürken bizim "Mekke'yi güvenli dokunulmaz bir yer yaptığımızı görmediler mi?" (Ankebut: 67) mealindeki ayetler, Mekke'yi dokunulmaz ve güvenli (haremen aminen) bir bölge olarak nitelendirmektedir. Öte yandan İbn Abbas'ın rivayetine göre Hz. Pegamber Mekke'nin fethedildiği gün yaptığı bir konuşmada, Allah'ın bu beldeyi yerleri ve göğüyarattığı gün haram kıldığını ve kıyamete kadar da haram kılacağını belirtmiştir. (Buhari, Müslim) Ancak Abdullah b. Zeyd b. Asım tarafından nakledilen başka bir hadiste Mekke'yi Hz. İbrahim'in, Medine'yi de Hz. Muhammed'in haram kıldığı rivayetleri yer alır. (Müslim) Bu iki rivayet arasında ilk bakışta göze çarpan çelişkiyi Maverdi gibi bazı alimler, Allah'ın yeri ve göğü yarattığı günden itibaren Mekke'yi harem kıldığı, fakat bu özelliğin Hz. İbrahim'den önceki dönemlerde unutulduğu, Hz. İbrahim'in de bölgeye önceki statüsünü iade ettiği şeklinde açıklama yaparak gidermeye çalışırlar. Bazı bilginler de Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı gün levh-i mahfuza, Hz. İbrahim'in O'nun emriyle Mekke'yi haram kılacağını kaydettini söylemişlerdir. (Müslim) Nitekim iki ayette, Hz. İbrahim'in Mekke'yi güvenli bir şehir (beleden aminen) kılması için Allah'a dua ettiği belirtildiği gibi (Bakara: 126; İbrahim: 35) bir ayette de Mekke'den güvenli şehir (el-beledü'l emin) diye söz edilmiştir. (Tin: 3) Medine yönünde Tenim (günümüzde Mescidü Aişe olarak bilinmektedir). Yemen Tarafında Edaetü Libn, Cidde istikametinde Hudeybiye'nin uç noktasındaki Münkatıu'l-a'şaş, Cirane cihetine Abdullah b. Halid mahallesi, Irak yönünde Zatüırk yolu üzerinde Cebelünnakva, Karnülmenazil yolu üzerinde Cebelülmakta, Taif yönünde Arafat yakınındaki Urene vadisi Mekke hareminin sınırlarını teşkil etmektedir. Mescid-i Haram ile bu sınırlar arasındaki mesafeler yaklaşık 6-18 km. arasında değişmektedir. İlk defa Hz. İbrahim tarafından tesbit edilen Harem'in sınır noktaları "alem" adı verilen taşlarla işaretlenmiştir. Ana yolların üzerindeki alemler açıklayıcı bilgilerin yazıldığı duvar v.b. bir yapı şeklinde iken diğer alemler genel olarak bir taş yığınından ibarettir. Bu alemler tarih boyunca çeşitli dönemlerde yenilenerek Harem'in sınırlarının belirgin kalmasına özen gösterilmiştir. Harem'in kendine has özelliği dolayısıyla gerek bu alanda barınan halkın gerekse hac, umre veya başka bir amaçla Harem'i ziyarete gelenlerin riayet etmesi gereken özel hükümler bulunmaktadır.


Medine Haremi:

Hanefi mezhebine göre Medine-i Münevvere'nin özel hükümler gerektiren bir haremi yoktur. Nitekim Hz. Peygamber, yavru kuşla oynarken gördüğü bir çocuğu bundan menetmemiştir. (Buhari, Müslim) Eğer Medine'nin haremi olsaydı bu haremin sınırları içinde avlanmak yasaklanırdı. Rasul-i Ekrem de o kuşun alıkonulmasına izin vermezdi. (Tahavi, IV, 195) Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezheplerine göre ise Medine'nin de Mekke gibi belli sınırları ve özel hükümleri olan bir haremi vardır. Çünkü Hz. Peygamber, "İbrahim Mekke'yi haram kıldığı gibi, ben de Medine'yi haram kıldım" demiştir. (Müslim) Buna göre Medine Haremi'nde de ağaçların kesilmesi ve av hayvanlarının avlanması haramdır. (Müslim) Ancak Hanefi fakihi Tahavi, Rasul-i Ekrem'in, "Onlar Medine'nin süsüdür" diyerek kalelerin yıkılmasını yasaklamasına benzettiği söz konusu hadis Medine'nin harem bulunduğuna delil sayılmayıp sadece şehrin tabii güzelliğinin korunmasını amaçlayan bir ifade olarak görmüştür. (Şerhu Me'ani'l-aşar, IV, 193-194)
Varlığını kabul edenlere göre Medine Haremi'nin sınırları güneydeki Ayr'dan kuzeydeki Küçük Sevr'e kadar uzanmakta (Buhari, Müslim), buna göre Uhud dağı Harem dahilinde kalmaktadır. Doğu ve batı yönlerindeki sınırları ise hare (labe) diye anılan iki kara taşlık mevkidir. (Müslim) Bunlardan doğudaki Harretü Vakim, batıdaki ise Harretülvebre diye anılır. Böylece Medine Haremi, yarıçapı yaklaşık 22 km. olan bir daireden ibarettir.

Medine Haremi'nin Mekke Haremi'nden farklılık arzeden başlıca hükümleri şunlardır:
Bütün fakihlere göre Medine'ye ihramla girilmesi şart olmadığı gibi lüzumu halinde geçici bir süre için gayri müslimlerin girişine izin verilmesi de caizdir. Medine Haremi'ne has bir ibadet veya kurban yoktur. Medine Haremi'nin ağaçlarını ihtiyaç duyulan eşyanın yapımında kullanmak (Buhuti II, 474), otunu da hayvanlara yedirmek caizdir. (Ebu Davud) Ulemanın çoğunluğuna göre ağacını kesmenin, otunu yolmanın ve hayvanını avlamanın da herhangi bir cezası yoktur. Şafii'nin eski görüşü ile Ahmed b. Hanbel'den gelen bir rivayete göre ise bunlara ceza uygulanır. Medine Haremi dışında avlanan kimsenin avını harem alanına sokmasında bir sakınca görülmemiştir. Ancak Malikiler'e göre bu ruhsat sadece Medineli avcılar için geçerlidir. Mescid-i Nebevi'de kılınan namaz, Mescid-i Haram hariç diğer mescidlerde kılınanlardan daha faziletli sayılmıştır.

GueSt
27-02-2009, 17:22
[Only Registered Users Can See Links] ([Only Registered Users Can See Links])
Mekke'nin yirmi kilometre uzaklığında ve doğusunda bulunan bir dağ. Aynı adı taşıyan ova içinde yaklaşık yetmiş metre kadar yükseklikte bir tepe görünümündedir. Tepeye koyu yeşil taş yığınları hakimdir. Arafat'a "Cebelü'r-Rahme" (Rahmet Dağı) de denir.

Hac ibadetinin rükünlerinden biri olan vakfenin yapıldığı yer olmasından dolayı büyük bir önem taşımaktadır. Bu dağın, ismini nasıl aldığı hakkında çeşitli görüşler vardır:

Rivayetlere göre Hz. Adem (a.s.) ile eşi Hz. Havva Cennet'ten çıkarıldıktan sonra yeryüzüne indirilmiş ve bir müddet ayrı kalıp nihayet Arafat Dağı'nda buluşmuşlardır. Buluşma anlamına gelen "Ta'arrefe" kelimesinden alınmış ve buraya Arafat denilmiştir. Bu ismin ve rivayetin Hz. Adem (a.s.) zamanından beri nesilden nesile aktarılmış olduğu ifade edilmektedir. İsmin nereden geldiğine dair diğer bir rivayet de hacıların Arafat dağındaki vakfeleri sırasında Allah'ın yüceliğini, kendilerinin ihtiyaç ve kulluklarını "itiraf" ettiklerinden dolayı buraya Arafat adının verildiği söylenmektedir. Bu konu ile ilgili diğer bir üçüncü görüş ise şöyledir: "Hac ibadetinin önemli bir rüknü olan vakfeyi tamamlayanlar manevi bir kokuya (Arf) büründükleri için bu anlamda bu dağa Arafat adı verilmiştir.

Cenab-ı Hak bu dağın adını Kuran-ı Kerim'de şöyle zikretmiştir: "..Arafat'tan ayrılıp (seller gibi) akın edince Meşarü'l Haram'da Allah'ı zikredin.." (Bakara: 198)
Hac ibadetini yerine getirmek üzere orada bulunan Müslümanlar Terviye'den (yani Zilhicce'nin sekizinci günü sabah namazını Mekke'de kıldıktan) sonra Mina'ya, sonra Arefe günü sabah namazını kıldıktan sonra Arafat'a çıkarlar. Haccın farzlarından biri olan vakfe Arefe günü zeval vaktinden başlar, nahir günü yani bayramın birinci günü sabah namazı vaktine kadar süren zaman içinde yapılır. Genellikle Arafe günü akşamı Arafat'tan ayrılma işlemleri başlar.

Hz. Peygamber (s.a.v.)'in bir hadisine göre Arafat'ın her yeri vakfe yeridir. Buna göre vakfe için belli bir yer söz konusu değildir. Arafat dağında vakfe sırsında Allah'a dua etmek ve isteklerde bulunmak müstehabdır. Arefe günü Arafat'ta vakfe yapmasının önemi ve fazileti hakkında Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyururlar: "Cenab-ı Hakk'ın, Arefe günü (vakfe sırasında) Cehennem'den azad ettiği kulların sayısı diğer günlerde azad edilenlerle kıyaslanmayacak kadar çoktur. Allah, Arafe günü vakfe yapanlara yaklaşır. Sonra onlarla meleklere karşı iftihar ederek "bunlar ne istiyorlar ki bütün işlerini bırakıp burada toplandılar" der." (Müslim) Ebu Katade Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Ben Allah'dan umuyorum ki Arefe günü tutulan oruç, içinde bulunulan seneden önceki ve sonraki seneye kefaret olur." (İbn Mace, Siyam, 40; Darimi, Savm, 54; Ahmed b. Hanbel, V, 296-297) Bu hadis şöyle yorumlanır: Eğer küçük günahlar işlemişse yahut işleyecekse onlar afvedilir, eğer küçük günahı yoksa büyük günahları hafifletilir, büyük günahı da yoksa derecesi yükseltilir. (et-Tac, el-Cami'u li'l-Usul, II, 95) Başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulur: "Ben şurada kurban kestim, Mina'nın her tarafı bir kurban yeridir. Konakladığınız yerde kurban kesiniz. Ben şurada vakfe yaptım. Arafat'ın her tarafı vakfe yeridir..." (Müslim)

GueSt
27-02-2009, 17:24
[Only Registered Users Can See Links] ([Only Registered Users Can See Links])
Mekke ile Arafat arasında, ikisini birbirine bağlayan yol üzerinde bir yer. Burası birinci ve ikinci Akabe bey'atlarında Hz. Peygamber (s.a.v) ile Medineliler arasındaki görüşmenin gerçekleştiği yerdir. Kuzeyinde Sabir dağı bulunmaktadır. Akabe Cemresi ile Muhassir Vadisi arasında kalan yere Mina denilir.

Bu bölgeye Mina adının verilmesiyle ilgili iki görüş vardır:
1. Hz. Adem (a.s.) Mina'dan ayrılmak isteyince Cebrail ona "temenni et" demiştir. Adem peygamber de Cenneti temenni etmiş. Bundan dolayı buraya Mina adı verilmiştir.
2. Burada kurban kesildiği kan akıtmak anlamına gelen "Mina" kelimesi "İmna" kökünden türemiştir. Bu nedenle buraya Mina adı verilmiştir. Bu görüş daha yaygındır.

Hz. İbrahim, kurban etmek için oğlunu Mina'ya götürür, sonra Hz. İbrahim'e Allah tarafından bir kurbanlık verilir. Bu kurbanlığın ne olduğu hakkında kesin bir bilgi yoktur. Bir çokları bunun koç olduğunu belirtmektedir. Kur'an-ı Kerim'de bu olay "Ve fidye olarak ona büyük bir kurbanlık verdik." (Saffat: 107) biçiminde açıklanır.
Hz. İbrahim, kendisine engel olmak isteyen şeytanı burada taşlar, burada kurban keser. Hac ibadeti yapanlar da burada kurban keserler ve şeytan taşlarlar.

Hz. İbrahim'den sonra tevhid inancından uzaklaşan insanlar burada şenlikler yapmışlar ve gayet güzel münasebetler kurmuşlardır.

Kurban Bayramı'nın birinci günü burada kurban kesilir. Bayramın birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü günleri de Cemrelere (Ulâ, Vusta, Akabe) taş atılır. Bu olaya şeytan taşlama denir.
Tarihi Mina ile bu günkü Mina arasında değişiklikler görülmektedir. Mina, Hac mevsimindeki izdiham göz önüne alınarak Müslümanların ibadetlerini daha sağlıklı yapabilmeleri için her yıl değişikliğe uğramaktadır.

GueSt
27-02-2009, 17:27
[Only Registered Users Can See Links] ([Only Registered Users Can See Links])
Mekke'de, Arafat ile Mina arasında bulunan ve Hac'da Arafat'tan sonra vakfe yapılan yer. Müzdelife kelimesi "yaklaşmak, yakınlaşmak" anlamındaki Arapça "zelefe" kökünden türemiştir. Ayrıca burası, "toplanma, bir araya gelme" anlamında cem adıyla da anılmaktadır. Burasının bu adlarla adlandırılması değişik şekillerde yorumlanmıştır. Hz. Adem (a.s.), Hz. Havva ile burada buluşmuş ve birbirine yaklaşmışlardı. Katade'den yapılan bir rivayette ise, akşam ile yatsı namazının bir arda kılınmasından dolayı Cem' adı verildiği söylenmektedir. (İbn Hacer el-Askalani, Fethu'l-Bari, Mısır 1959, IV,270) Yine, insanların burada toplanarak vakfe ile Allah Teala'ya yaklaştıkları, Hac esnasında insanların bir araya gelip toplanmaları yahut Mina'ya yaklaşmış olmaları veya buranın Allah Teala'ya yaklaşılan bir yer olarak telakki edilmesi vb. sebeplerden dolayı bu adı almıştır. Bakara suresinin yüz doksan sekizinci ayetine istinaden buraya, Meşar'ul-Haram da denilmektedir. (Muhammed İbn Kudame, el-Muğni, Mısır (t.y.), III, 421)


Müzdelife, Mina ile Arafat arasında Mina'ya üç mil mesafede bir yerde bulunmaktadır. Burası, Arafat'tan Müzdelife'ye doğru gidilirken Arafat'ın iki geçidinden geçtikten sonra Muhassır vadisine kadar olan kısmın adıdır. (Ebu İshak el-Harbi, Taberi, Tefsir, Mısır 1968, II, 287; Kitabu'l Menasik, Riyad 1969, 508)
Arafat'ta vakfe, güneş battıktan sonra biter. Bunun peşinden, Müzdelife'ye gelinir. Akşam ile yatsı namazı, yatsı vaktinden sonra burada ikisi bir arada kılınır. Bu namaz için tek bir ezan ve iki kamet getirilir.
Müzdelife'de vakfe, Haccın erkanındandır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır: "Arafat'tan geri döndüğünüz zaman Meşar-ı Haram'da Allah'ı zikredin; O sizi hidayete erdirdiği gibi O'nu zikredin." (Bakara: 198) Meşaru'l-Haram, Arafat dönüşünde Akşam ile yatsının bir arada kılındığı ve vakfenin yapıldığı yerdir. Burası, iki Müzdelife dağı arasında kalan yer olup, Arafat geçidinden başlar ve Muhassır'da son bulur. Arafat geçidi buna dahil değildir. (Taberi, aynı yer.)


Müzdelife'nin her yerinde vakfe yapılabilir. Ancak efdal olan Kuzah tepesinin yanında vakfe yapmaktır. Hac emiri, bu tepenin yanında vakfe yapar. (Alusi, Ruhu'l-Meani, Kahire (ty), II, 88)
İmkan bulabilen kimse vakfesini Kuzah tepesinin üzerine çıkarak yapar ve Allah Teala'yı zikreder, duada bulunur ve bunu içtenlikle yapmaya gayret gösterir. Cabir (r.a.)'dan rivayet edilen bir hadiste, Rasulullah (s.a.v.)'ın, Meşaru'l-Haram'a (Kuzah tepesi) yaklaştığı ve üzerine çıkıp Allah Teala'ya duada bulunduğu, tehlil, tekbir ve kelime-i tevhid getirdiği rivayet edilmektedir. (İbn Kudame, III, 421)
Allah Teala tarafından Meşaru'l Haram olarak vasıflandırılan Müzdelife'de namazlar kılınır, vakfe yapılır, ibadet kasdıyla, Haccın menasikinden olarak orada gecelenir ve Allah Teala çokça zikredilerek, dua ve niyazda bulunulur.


Usame b. Zeyd (r.a.)'dan rivayet edilen bir hadiste, Rasulullah (s.a.v.)'ın Arafat'tan Müzdelife'ye gelirken ne şekilde hareket ettiği şöyle anlatılır: "Rasulullah (s.a.v.), Arafat'tan hareket edip Şi'be geldiğinde bineğinden inerek küçük abdest bozdu. Sonra itinalı bir şekilde abdest aldı. Ben, kendisine; "Namaza buyurun" dedim. O; "Namaz ilerdedir" diyerek, bineğine bindi. Müzdelife'ye gelince, bineğinden inerek bu sefer mükemmel bir abdest aldı, sonra namaz için kamet getirildi ve akşam ile yatsı namazı bir arada kılındı, İkisi arasında başka bir şey kılmadı." (Buhari, Müslim)


Müzdelife'de vakfe ve akşam ile yatsı namazlarının burada bir arada kılınması, Hanefilerce vacib kabul edilmiştir. Fecre kadar Müzdelife'de bulunmak ise sünnettir. Vakfeyi, fecirden güneşin doğuşuna kadar olan zaman diliminde yapmak vaciptir. (İbn Abidin, İstanbul 1984, II, 511) Kadınlar, hastalık veya sıkışıklıktan kurtulmak gibi bir özürden dolayı Müzdelfe'de vakfeyi kısa yapmalarından dolayı bir sorumluluk altına girmezler. (İbn Abidin, aynı yer)


Müzdelife'de vakfeyi terk eden kimseye kurban kesmek vacib olur. Selef ulemasından bir kısmının görüşü böyledir. (el-Muğni, III, 421) Ancak, Alkame, Nehai ve Şa'bi, Müzdelife vakfesini Haccın farzlarından saydıkları için, burada vakfeyi kaçıran kimsenin haccının ifsad olacağını söylemişlerdir. Taberi de aynı görüştedir.
Sünnet olan, vakfeye zaman kalması için sabah namazını ilk vaktinde kılmaktır. Rasulullah (s.a.v.) fecrin hemen peşinden namazını kılmıştır. (İbn Kudame, a.g.e., III, 420) Ortalık iyice aydınlanıncaya kadar vakfede bulunmak sünnettir. Bu Şafii ve rey ehlinin kabul ettiği görüştür. İmam Malik'e göre sünnet olan, ortalık iyice aydınlanmadan önce Müzdelife'den hareket etmektir. (a.g.e., III, 423)


Müzdelife'den yola çıkılıp, Müzdelife ile Mina arasındaki Muhassır vadisinin ortasına gelindiğinde, yürüyerek gidenler biraz hızlanırlar, bineklerle gidenler de normal şekilde yürüyen hayvanlarını biraz daha hızlandırırlar. Rasulullah (s.a.v.) böyle hareket etmiştir. Hz. Ömer (r.a.)'ın da böyle hareket ettiği rivayet edilmektedir.

GueSt
27-02-2009, 17:29
[Only Registered Users Can See Links] ([Only Registered Users Can See Links])
Safa:

Mekke'de, Beytullah'ın yanında bulunan küçük bir tepe. Hemen karşısında Merve tepesi bulunmakta olup, bunlar arasında say etmek haccın menasikindendir. Kelime anlamı, "sert kaya" veya "kayalar" dır. Hz. Hacer, İbrahim (a.s.) tarafından oğlu İsmail ile birlikte Beytullah'ın bulunduğu yere bırakıldığı zaman yanlarındaki azık ve su bittiğinde Safa tepesine çıkmış ve birilerini görebilmek için etrafa bakınmıştı. Kimseyi göremeyen Hz. Hacer, buradan inerek karşı taraftaki Merve tepesine çıkmış ve aynı şekilde etrafa bakınmıştı. Bir şey göremeyince tekrar Safa tepesine geri dönen Hz. Hacer, bu gidiş gelişi yedi defa tekrarlamıştı. Daha sonra, İbrahim (a.s.), Allah Teala'nın bildirmesiyle haccın menasikini tespit ederken, bu iki tepe arasında say etmeyi de bunlar arasına katmıştır. Ancak, bir zaman sonra, İbrahim (a.s.)'ın dini unutulmuş ve insanlar, kendilerine putlar edinerek onlara tapınmaya başlamışlardı. Safa tepesinin üzerine İsaf, Merve tepesinin üzerine de Naile adlarında iki put dikilmişti. İslamdan sonra haccın ne şekilde yapılacağını amelî olarak insanlara öğreten Rasulullah (s.a.v.) bu iki tepe arasında say etmiş ve yanındakilere de say etmelerini bildirmiştir. Müslümanlardan bazıları önce say etmekten çekindiler. Çünkü onlar, cahiliyye döneminde say eder ve burada bulunan putlara tapınırlardı. Onlar, cahili ibadet şekillerinin İslam'la yasaklanmış olduğu için bu konuda şüpheye düştüler.

Ancak, gerçekten İbrahim (a.s.)'ın zamanından kalma bir ibadet olan sayın kıyamete kadar sürecek olan ve putperestlikten arındırılmış şekli Allah Teala tarafından; "Şüphesiz ki Safa ile Merve Allah'ın şeairindendir. Kim hacceder veya umre yaparsa bunlar arasında say etmesinde bir beis yoktur." (Bakara: 158) ayetiyle bildirilince bu şüphe ortadan kalkmıştır. Say edecek kimse, tavaftan sonra, Safa tepesine çıkarak say'a başlar.

Merve:

Mekke'de Beytullah'ın yanında bulunan tepe. Parça taşlardan oluştuğu için Arapça "çakıl taşı" anlamında "Merve" adı verilmiştir.
Alûsi ise, beyaz yumuşak bir taş çeşidinden olduğunu söylemektedir. (el-Alûsi, Ruhul-Me'ani, Kahire, t.y. II, 25) Kur'an-ı Kerim'de bu tepenin, Safa tepesi ile birlikte Allah Teala'nın şe'arinden oldukları zikredilmektedir:
"Şüphesiz ki Safa ile Merve, Allah'ın şeairi (nişaneleri)ndendir." (Bakara: 158) Hac veya umre esnasında Beytullah tavaf edildikten sonra, bu iki tepe arasında sa'y yapılır. Safa, Merve tepesinin tam karşısında bulunmaktadır. İkisi arasında ise Kudayd denilen çukur bir bölüm yer alır. Burada, üzerinde İslam'dan önce Evs ve Hazreclilerin putları olan Menat'ın bulunduğu ve oradan Kudayd'a inilen Müşellel adında diğer bir tepe vardır.

Hz. İbrahim (a.s.), Hz. Hacer'i oğlu Hz. İsmail, birlikte Allah Teala'nın emrine uyarak, hiç kimsenin bulunmadığı, yiyecek ve içecek temin etmenin imkansız olduğu bir yer olan Mekke'ye getirip bırakmıştı. Yanlarında az bir mikta hurma ile bir testi su vardı. İbrahim (a.s.), oradan ayrıldıktan sonra çocuk susuzluktan ayaklarını yere vurarak ağlamaya başlayınca, yanındaki su tükenmiş olan Hz. Hacer; su bulunan bir yeri görebilmek umuduyla Safa tepesine çıktı. Etrafa göz attı; fakat, hiçbir şey göremedi. Bunun üzerine karşı tarafta bulunan Merve tepesine doğru gitti. Merve tepesine çıkıp etrafa bakındı; ancak yine bir şey göremedi.
O zaman, bu iki tepe arasında bulunan ve Kudayd denilen yer oldukça çukurdu. Hz. Hacer buraya indiği zaman oğlu İsmail'i bıraktığı yerde görmesi mümkün olmuyordu. Bunun için, bu çukura geldiğinde burayı hızlı adımlarla geçiyordu. Bu gidip gelmeler yedi defa tekrarlanmıştı. Merve tepesinden çocuğunun yanına, onun ayaklarının dibinden su kaynadığını gördü ve onun akıp gitmesini önlemek için etrafını çevreledi. (İbn Cerir et-Taberi, Tarih, Beyrut 1967, I, 257-258; Ayrıca bk. Zemzem mad.)
Safa ve Merve arasında sa'y yapmak, haccın menasikindendir. Allah Teala, İbrahim (a.s.)'a nasıl hac yapacağını bildirirken, bu iki tepe arasında Hz. Hacer'in yaptığı şekilde sa'y etmesini ona emretmişti. (Taberi, Tefsir, Mısır 1968, II, 44)

Ancak, Mekke ve çevresinde yaşayan insanlar bir müddet sonra, Allah Teala'nın beyan buyurduğu ibadet şekillerinden sapmalar göstermiş ve bu ibadetler arasına putlara tapınmayı da sokarak şirke düşmüşlerdi.
Mekke'nin fethi ile birlikte bütün putlar kırılmıştı. Ancak, şirki terk edip Müslüman olanlar, cahiliye döneminin her şeyini reddetmeyi, Allah Teala'nın vahdaniyetine iman etmenin temel şartı olarak kabul ettiklerinden, cahiliye döneminde, cahili adetler üzere hac yaparken yerine getirdikleri bir hareket olan sa'y yapmayı şirke düşürecek bir iş olarak telakki ediyorlardı. Onlar, Rasulullah (s.a.v) ile birlikte hac ibadetini ifa etmeye başladıklarında sa'y konusunda şüpheye düşüp, şöyle dediler: "Biz nasıl olur da burada sa'y yarasız. Biz putlara saygı göstermenin ve Allah'tan başka şeylere tapınmanın şirk olduğunu öğrendik. Bizim cahiliye çağımızda burada yaptığımız da bu iki tepede bulunan putlara tapınmaktan başka bir şeye değildi. İslam geldiğinde, Allah'tan başkasına tapınmak yasaklanmıştır." Bunun üzerine Allah Teala, putlardan temizlenmişolan bu yerde sa'y etmek hakkında şu ayet-i kerimeyi nazil etmiştir: "Şüphesiz ki Safa ile Merve Allah'ın şeairi (nişaneleri)ndendir. Artık kim ki, hac veya umre niyetiyle Kâbe'yi ziyaret ederse bunlar arasında tavaf etmesinde kendisine bir günah yoktur." (Bakara: 158, Taberi, Tefsir, II, 45)

GueSt
27-02-2009, 17:31
[Only Registered Users Can See Links] ([Only Registered Users Can See Links])
Meş'ar; bilmek, anlamak, hissetmek anlamındaki "şuur" mastarının yer ismidir. Hissetme, duyma, bulma yeri, hac sırasında ziyaret edilecek yerlerden her biri. Haram da; yasak, haram, saygı duyulan demektir. Meş'aru'l-Haram tamlaması; sözlükte saygıya değer, ibadet alameti taşıyan ve yer anlamına gelir. Müzdelife'nin bir başka adı yanında, Meş'aru'l-Haram, Müzdelife'de bulunan ve Cebel-i Kuzah da denilen, üzerinde "mikade" adlı silindir biçiminde bir taş olan tepenin adıdır.

Önceleri burada odunlarla ocaklar, Halife Harun Reşid zamanında büyük mumlar, sonraları da büyük kandiller yakılırdı. Daha sonra bu kısım üzerine bina yapılmıştır. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul 1935,I 723)

Müzdelife ve orada bulunan Meş'aru'l-Haram hac menasikinin ifa edildiği yerlerdendir. Kurban Bayramı akşamı sabahleyin şafağın sökmesiyle güneşin doğması arasına Müzdelife'de bir an da olsa durmak (vakfe yapmak) vacip, geceyi orada geçirmek sünnet, Meş'aru'l-Haram denen Kuzah dağına gitmek ise müstehaptır. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulur: "Arafat'tan sel gibi akıp inerken Meş'ar-i Haram'da Allah'ı zikredin." (Bakara: 198) Hadis-i Şerifte de şöyle buyrulmuştur: "Kim bizim şu sabah namazımızda hazır bulunur, biz ayrılıncaya kadar bizimle birlikte vakfe yapar ve daha önce gece veya gündüz, Arafat vakfesini de yapmış durumda ise, onun haccı tamam olur." (Tirmizi, Nesai)

Cabir b. Abdullah'tan rivayete göre, şöyle demiştir: "Rasulullah (s.a.v.), Arafat'ta vakfeden, güneş batıp ayrıldıktan sonra Müzdelife'ye geldi. Orada bir ezan ve iki kametle akşam ve yatsı namazlarını birleştirerek kıldırdı. Bu iki namaz arasında tesbih getirmedi. Sonra şafak sökünceye kadar yan üstü yattı. Sonra sabah namazı vakti gelince bir ezan ve bir kametle sabah namazını kıldı. Sonra devesi Kusva'ya binerek el-Meş'aru'l-Haram'a geldi. Kıbleye yöneldi, Allah'a dua etti, tekbir ve tehlil getirdi, kelime-i tevhid okudu. Ortalık iyice aydınlanıncaya kadar vakfeye devam etti. Güneşin doğmasından önce oradan ayrıldı." (İbn Kesir, Tefsiru'l-Kur'ani'l-Azim, İstanbul 1984,I , 352)

GueSt
27-02-2009, 17:32
[Only Registered Users Can See Links] ([Only Registered Users Can See Links])
Kâbe'nin güneydoğu köşesine tavafın başlangıç noktasını belirlemek amacıyla yerleştirilen taş.
el-Hacerü'l-Esved terkibi Arapça'da "siyah taş" anlamına gelir. Yerden 1,5 m kadar yükseklikte bulunan, yaklaşık 30 cm. çapında ve yumurta biçimindeki bu taşın siyaha yakın koyu kırmızı renkte olması sebebiyle böyle adlandırıldığı anlaşılmaktadır.
Kaynaklar, Hacerülesved'in Hz. İbrahim tarafından Kâbe'nin inşası esnasında tavafın başlangıç noktasını belirlemek amacıyla yerleştirildiği konusunda ittifak etmekle birlikte bu taşın menşei, tarihçesi ve mahiyeti hakkında, birçoğu zayıf isnatlara dayanan, bazıları aynı zamanda sembolik bir anlam taşıyan çeşitli rivayetler nakledilmiştir. (Ezrakî, I, 62-66, 322-329; Fakihî, I, 81-97; Süheylî, II, 270-275) Bu rivayetlerde umumiyetle Hacerülesved'in cennetten indirildiği, Nuh tufanı sırasında Ebu Kubes dağında korunduğu ve Hz. İbrahim'in Kâbe'yi inşası esnasında oradan getirilerek yerine konulduğu ifade edilmektedir.
İslamiyetten önce Araplar'ın Hacerülesved'e ayrı bir önem ve kutsiyet atfetmeleri ve onu adeta Kâbe'nin kutsiyetinin sembolü saymaları, bu taşın Hz. İbrahim'den itibaren devam edegelen hac ve tavaf ibadetin önemli bir öğesi olmasının yanı sıra bu dönemde Araplar arasında özellikle taşlara ve bu taşlardan yapılmış putlara tapınma adetiyle de bağlantılı olmalıdır. Nitekim bu husus bir kısım Batılı araştırmacıyı, Hacerülesved'in müşrik inancın bir parçası olabileceği tarzında yanlış bir kanaate sevketmiştir. (Cevad Ali, VI, 436-437)
Kâbe'nin zaman içinde sel ve yangın gibi çeşitli afetlere ayrıca insanların saldırılarına maruz kalmasının sonucunda Hacerülesved'de bazı hasarlar ve parçalanmalar meydan gelmiş, ancak her defasında bu parçalar büyük bir titizlikle yerlerine yapıştırılarak korunmaya çalışılmıştır. İslam'dan önceki dönemde Huzâalılar tarafından Mekke'den çıkarılan Cürhümlüler'in sakladığı Hacerülesved, uzun süren aramalardan sonra bulunarak tekrar yerine konmuştur. Hz. Muhammed henüz otuz beş yaşında iken Kâbe'nin inşası sırasında Hacerülesved'in yerine yerleştirilmesi hususunda kabileler arasında anlaşmazlık çıkmış, bu şerefli görevi hiçbir kabile diğerine bırakmak istememişti. Bunun üzerine Kureyşliler'in en yaşlısı Ebu Ümeyye b. Mugire'nin teklifiyle belirlenen bir yöntem sonunda hakem kabul edilen Hz. Muhammed, Hacerülesved'i bir örtü içine koyarak bütün kabile reislerinin iştirakiyle kaldırmış, yerleştirileceğin yerin hizasına gelince de bizzat kendisi bu görevi yerine getirmiştir.
Fakihler, Rasul-i Ekrem ve ashaptan rivayet edilen uygulamalara dayanarak (Buhari, Müslim) tavaf sırasında Hacerülesved'i sünnete uygun şekilde ziyaret etmenin (istilam) ona el ile dokunup öpmekle gerçekleştiği konusunda görüş birliği içindedir. Hacerülesved'i istilam ederken tekbir getirilmesi (Buhari) de aynı gerekçe ile müstehap sayılmıştır. Fakihlerin çoğunluğuna göre, tavafın her şavtında yapılan istilam esnasında tekbir getirilirken eller havaya kaldırılır. Malikî mezhebine göre ise bu gerekli değildir. Öpme veya el ile dokunma suretiyle istilam etme imkanı bulunmadığı veya bunun zor olduğu durumlarda uzaktan işaret ederek istilam yapılabilir. Bunu yaparken avuç içleri Hacerülesved'e doğru kaldırılır ve sanki taşa dokunuyormuş gibi hafifçe hareket ettirilir. Bu hareketin ardından tekbir getirilerek avuç içi öpülür.
Tavafta izdiham olduğu zaman Hacerülesved'in öpülmesi veya ona dokunulması için başkalarına eziyet edilmemesi gerekir. Bu durumda uzaktan işaretle istilam etmek daha uygundur. Çünkü Hacerülesved'e dokunmak sünnet, başkalarına zarar vermekten kaçınmak ise vaciptir. Nitekim Hz. Peygamber, Vedâ haccının tavafında Hacerülesved'i elindeki değnekle işaret ederek istilam ettiği gibi (Buhari, Müslim) Hz. Ömer'i de insanlara eziyetten sakınarak uzaktan istilam konusunda uyarmıştır.
Tavaf eden kişi Hacerülesved'i istilam sırasında herhangi bir dua okuyabilir. Ancak Resul-i Ekrem'den ve ashaptan gelen bazı rivayetlere (Fakihî, I, 97-110; Beyhakî, V, 79; Heysemî, III, 239-240) dayanan fakihlerin çoğunluğunda göre şu duanın okunması müstehaptır. "Bismillahi va'llahu ekber. Allahumme imanen bike ve tasdikan bi-kitabike ve vefaen bi-ahdike ve'ttibaan li-sünneti nebiyyike Muhammedin sallallahu aleyhi ve selem" (Allah'ın adıyla, Allah en büyüktür. Allahım! Sana inanmamın, kitabını tasdik etmemin, ahdine vefa göstermemin ve peygamberin Muhammed'in sünnetine uymamın bir işareti olarak [Hacerülesved'i istilam ediyorum] )
Tavafta başlama noktasını gösterme şeklindeki pratik faydası yanında Hacerülesved'in bir de sembolik anlamı olup kaynaklara bununla ilgili birçok rivayete yer verilir. Hz. Ali'den nakledildiğine göre Hacerülesved, bezm-i elestte Allah'ın bütün insanlardan kendisini rab olarak tanımları yönünde aldığı sözü içinde taşımakta olup ondan, bu ahde vefa gösterenler lehinde kıyamet günü şahitlikte bulunması istenecektir. (Erzakî, Süheylî) İbn Abbas'tan rivayet edilen bir hadiste, Allah'ın kıyamet günü Hacerülesved'i getireceği ve onun da hak üzere kendisini istilam edenlere şahitlikte bulunacağı belirtilmiştir. (İbn Mace, Tirmizi) Diğer bir hadiste de, Hacerülesved'e dokunan kimse rahmanının eline dokunmuş gibidir" denilmiştir. (İbn Mace, Muttaki el-Hind) Kütüb-i Site dışındaki bazı hadis kitaplarında Hacerülesved'in yeryüzünde Allah'ın sağ eli olduğu, onun vasıtasıyla kulları ile musafaha ettiği, Hacerülesved'e dokunanın Allah ile biat etmiş olacağı (Heysemî, Muttakî el-Hind) Hacerülesved ve Rüknülyemanî'nin ahde vefa üzere kendilerini istilam edenlere kıyamet günü şahitlik edeceği (Heysemî, Muttakî el-Hind) şeklinde birtakım rivayetler yer almaktadır. Bir kısmı zayıf senedlere dayanan bu rivayetlerin genelde hac, umre ve tavaf ibadetlerinin önemini, bu arada Hacerülesved'in temsili anlamını vurgulamaya yönelik ifadeler olarak yorumlanması daha isabetli görülmektedir. Hacerülesved istilam edilirken okunan duada da onun bu sembolik anlamına işaret vardır. Süheylî, aslında beyaz olan Hacerülesved'in işlenen günahlar yüzünden karardığına dair hadisi (Müsned, Tirmizi) yorumlarken Hacerülesved'de saklı ahdin insanın tevhide dayanan asli fıtratı üzere doğduğunu belirtir ve Hacerülesved'in kararması ile, ahde ve fıtrata aykırı davrananların bu ahdin mahalli olan kalplerinin kararması arasındaki benzerliğe dikkat çeker. Hacerülesved'in Kabe'de meydana gelen yangınlar veya Cahiliye devrinde müşriklerin sürdükleri kan sebebiyle karardığına dair görüşler de bulunmaktadır.


Abdullah b. Ömer'in naklettiğine göre Hz. Peygamber bir defasında dudaklarını Hacerülesved'in üzerine koyarak uzun süre ağlamış, daha sonra dönüp Ömer'in de ağladığını görünce şöyle demiştir: "Ya Ömer! Göz yaşları burada dökülür." (İbn Mace) Hz. Ömer'in de Hacerülesved'le ilgili olarak, "Allah'a andolsun ki senin zarar veya fayda vermeyen bir taş olduğunu biliyorum; eğer Rasulullah'ı seni istilam ediyor görmeseydim ben de seni istilam etmezdim." dediği bilinmektedir. (Buhari, Müslim) Diğer bir rivayette ise Hz. Ömer'in Hacerülesved'i öptüğü ve, "Rasulullah'ı seni öperken görmeseydim seni öpmezdim" dediği kaydedilmektedir. (Buhari) Hz. Ömer bu sözü, insanların putlara tapmaktan yeni kurtuldukları bir dönemde Hacerülesved'i istilamı putperestlikle karıştırmalarını önlemek ve bu iki davranışın mahiyet ve gaye bakımından birbirinden farklı olduğunu anlatmak için söylemiş olmalıdır. (Muhibbuddin et-Taberî, s. 281) Tavaf esnasında Hacerülesved'e dokunulması ve onun öpülmesi yönündeki rivayetlerden, bu taşın kutsallığı veya Kabe'nin kutsiyetini temsil ettiği şeklinde bir sonuç çıkarmak ve bu uygulamayı bizzat Hacerülesved'e karşı bir saygı ifadesi olarak görmek doğru değildir. Hac ibadetindeki birçok şekil ve merasim gibi bunun da Hz. İbrahim'in ve Rasul-i Ekrem'in hatırasını canlandırma, haccı önemsemeyi ve Allah'ın bu konudaki emrine boyun eğmeyi vurgulama, kulluk ve itaat gibi ruhî ve derunî halleri zahirî bazı davranışlarla ifade etme gibi sembolik ve taabbudî bir anlam taşıdığı söylenebilir.