PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz Marifetname


SuFi
04-03-2009, 15:44
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Sınırsız hamd, sayısız şükür, ebedî, senâ tek ve benzersiz olan Allah'a olsun. O, âlemlerin her işini, ezelî ilmiyle takdir edip, belirlemiştir. Cihanın görüntülerini, bitmez feyziyle tertip edip, tespit eylemiştir. Cihanın gül bahçesini, insan gülünün kokusuyla süslemiştir. Bütün cihanı insan için, insanı da kendisinin bilinmesi için var edip; eşyanın hakikatiyle mânâların inceliklerini hep insanda toplayıp, ortaya çıkarmıştır. İnsan ruhunu, "Câmi" ismine sûret yapmış, onu emânetlerin yüklenicisi ve sırların mahalli kılmıştır. Alemin bütününde olan nice bin hikmetine, âlimleri vâkıf eylemiştir. Cihan kitabının her bir harfinden, marifetinin belirtilerini mütalaa edenleri ârif eyleyip, gönül âlemine dalan kullarını, kendi huzurundaki Kâbe'de ibadet edici eylemiştir. Salavatların en faziletlisi, tahiyyatların en mükemmeli, teslimatların en güzeli, kâinatı efendisi, yaratıkların en şereflisi, varlıkların hülasası Peygamberimiz aleyhissalatüvesselam hazretlerinin en büyük ismine ve akl-i evvel olan en mükemmel ruhuna olsun ki; O, "Sen olmasaydın, sen olmasaydın felekleri yaratmazdım," hitabıyle yüceltilmiştir. O, halkı cehalet karanlıklarından, hidayet nurlarına çıkarmıştır. Kendi nefsini bilen ümmeti, Hak bilgisini bulmuştur. Selam ve hürmet onun ashabına olsu ki, onlar, sözlerinde, işlerinde, imanlarında ve ahlakın her hususunda ona uyup, iman nuru ve irfan huzuruyla gönülleri dolmuştur. Allah'ın rızası, hepsinin üzerine olsun.

Bu hakir ve hakiki fakir İbrahim Hakkı, bu kitabı, aziz ve şerif mahdumu Seyyit Ahmet Naîmî için kaleme alıp, ona hitap eder ki: Allah, seni her iki cihanda aziz etsin. Öncelikle malum olsun ki, Hak Teala iki cihanı insanoğulları için ve insanoğullarını da ancak kendisini tanımaları için yarattığını cümleye duyurmuştur. Nitekim lûtuf ve keremiyle: "Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi sevdim ve beni tanımaları için varlıkları yarattım," buyurmuştur. Şu halde âlemin ve insanın yaratılmasından nihaî maksat ve yüce istek, Mevla'nın bilinmesidir. Bu ebedî devlet ve tükenmez saadet, her şeyden öncedir. Ancak bu, nefsini bilmeye bağlı olup, nefsini bilmek de bedeni bilmeye dayanır. Bedenin bilinmesi, âlemin bilinmesiyle olur. Alemin bilinmesi ise hakiki ilimlerledir. Bu sebepden dolayı bir miktar astronomi ve felsefeden alıp toplayarak, bir miktar anatomi ilminden devşirip seçerek, bir miktar da kalb ilmi ve irfandan iktibas edip ele alarak, bu güzel kitabı, Türk diline tercüme edip, bir mukaddime, üç kitap ve bir sonuç üzere telif ve tasnif ettim. Mukaddimesi, genil İslam bilgisi, dünya ve ahiret âlemlerinin özetidir. İlk kitap, âlemin durumu, eşyanın ve görüntülerin tafsilidir. İkinci kitap, şekiller bilgisi, bedenlerin terkibi ve insan nefsinin mahiyetidir. Üçüncü kitap, irfana ulaşma keyfiyeti, Allah'a varmanın hakikatıdır. Sonuç, âdap ve erkân bilgisi, dostların sohbeti, akrabalıklar ve komşuluklardır. Tertip ve tanzimi böyle yaptım ki, evvela mukaddimeden, açık âyetler ile sabit olan kâinatın acaip durumlarını özet olarak öğrenip, iki cihanın hallerinin garabetlerini yakinen bildikte; bütün bir itimatla tam itikat edip, cümlenin yaratıcısını ve düzenleyicisini bilesin. Büyüklük ve kudretini fikredip düşünesin. Bundan sonra birinci kitaptan Yaratıcının güzel sanatlarını âlemin ufukları içinde ayrıntılarıyle seyredip, cihanın sırlarına vâkıf oldukta; âlem insanın kabuğu, insan âlemin dili olduğunu bilip, cümleden âsûde olasın, kendi kendine gelesin. Bundan sonra ikinci kitaptan Yaratıcının kudretinin şaşırtıcılığını, kendi cisim ve canında toplu olarak görüp, büyük âlemde her ne varsa, hepsinin benzerini kendi vücudunda buldukta; vücudun bir küçük âlem olduğunu bilip, kendi nefsine gelesin. Nefisler âleminde, Mevla'yı temaşa kılasın ve kendi ruhunu, vücudunun ikliminin sultanı bilip, kadr ve kıymetine vâkıf olup, nefsi tanıma mertebesini bulasın; kendi âleminde sultan olasın. Bundan sonra üçüncü kitaptan kalblerin evirip çeviricisi Allah'ın acaip ilhamlarını, garip tasarruflarını, zat ve sıfatının kalblere yakınlığı, en büyük âlem olan gönülde kesin bilgiyle bilip, masivadan (Allah'dan başkalarından) âzat olup, her şeyi unutup, her şeyi çekip çevirici bir onu buldukta; vahdet, âlemine erip, o tek ve yegâne Allah'ın birliğini basiretinle katiyetle görüp, Allah'ı tanıma devletine eresin. Allah'a yakınlığın saadetini kesinlikle bilip, hududunu koruyup kollayarak, Hüda'nın yaratıklarına sevgi ve şefkatle, kalblerin sevgilisi oldukta; selametle toplumu gönlünce bulasın. Rahatla âlemin azizi olasın. Çünkü bu kitab-ı şerifte nizam, bu güzel üslup üzere tamam olup, alıcı gözüyle mütalaa edenleri, Mevla'nın âyetlerinin hakikatini bildirmiştir. Bu kitabın adı "MARİFETNAME" olup, bitiş tarihi: Binyüzyetmişe, yetmiştir. (1170 H./1756 M.)

SuFi
04-03-2009, 15:54
İTABIN MUKADDİMESİ


Kur'an âyetleri ve Peygamber hadislerinin bildirdiği şekilde itimat ve itikat olunacak dinî hususlara ve kesinlikle ihtiyaç ola İslâm bilginlerinin görüşlerine göre; Arş'ın yaratılışının tertibini, Kürs'ü, Cennetleri, gökleri, yerleri, denizleri, ışıkları, kıyamet alâmetlerini, kıyametin hal ve durumlarını, cihanın harap oluşunu ve yokoluşunu, Rahman'a kavuşma âleminin (Ahiretin) ebediliğini dört bölümle tafsil eder.

BİRİNCİ BÖLÜM

Özet olarak âlemin yaratılış tertibini, Arş-ı Azam'ın büyüklüğünün keyfiyetini, Arş'ın taşıyıcılarını, o muhterem kürenin, çevresinde olan nehirleri, melekleri ve sair toplulukları ve altında olanr Kürs'ü, Sidre'yi, Levh-i Mahfuz'u ve Kalem'i altı madde ile beyan eder.


Birinci Madde:

Cihanın yaratıcısının, âlemde olan güzel sanatlarını derin derin düşünmeye sevkeden açık alâmetleri bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, Hak Teala bu âlemi, varlık ve birliğine alâmet edip, bütün eşyada, görecek gözü olanlara sanatını ortaya çıkarmakla hikmetinin hakikatlerini duyurmuştur. Kullarını, kendini tanıma hususunda rağbete getirmek için Kelam-ı Kadim'inde azametle şöyle buyurmuştur: (Burada yazılan âyetler, Kur'an'daki tertib üzerinedir.)

Bismillahirrahmanirrahim

"Hamd, âlemlerin Rabbine Mahsustur." (1/2)¥

"Göklerin ve yerin hükümranlığının Allah'a ait olduğunu bilmez misin? Allah'dan başka dost ve yardımcınız yoktur." (2/107)

"Allah, kendisinden başka tanrı olmayan, kendisini uyuklama ve uyku tutmayan, diri, her an yaratıklarını gözetip durandır. Göklerde olan ve yerde ola ancak onundur. Onun izni olmadan katında şefaat edecek kimdir? Onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir, dilediğinden başka ilminden hiçbir şey kavrayamazlar. Hükümdarlığı, gökleri ve yeri kaplamıştır, onların gözetmesi ona ağır gelmez. O, yücedir, büyüktür." (2/255)

"Şüphesiz gökte ve yerde hiçbir şey Allah'dan gizli kalmaz. Ana rahminde sizi, dilediği gibi şekillendirir. ondan başka tanrı yoktur. Güçlüdür, hakimdir." (3/5-6)

"Göklerde olanlar da, yerde olanlar da Allah'ındır. İşler Allah'a varacaktır. (3/109)

"Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahiplerine şüphesiz deliller vardır. onlar, ayakta iken, otururlarken, yan yatarlarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler: "Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın, sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru," derler. (3/190-191).

"Göklerde olanlar da, yerde olanlar da Allah'ındır. Allah, her şeyi kuşatır." (4/126)

"Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin hükümdarlığı Allah'ındır. Dönüş onadır." (5/18)

"Göklerin, yerin ve onlarda olanların hükümdarlığı Allah'ındır. Allah, her şeye kadirdir." (5/120)

"Göklerin ve yerin Allah'ı, içinizi, dışınızı bilir, kazandıklarınızı da bilir." (6/3)

"Gaybın anahtarları onun katındadır, onları ancak o bilir. Karada ve denizde olanı bilir. Düşen yaprağı, yerin karanlıklarında olan taneyi, yaşı kuruyu -ki apaçık bir Kitap'dadır- ancak o bilir." (6/59)

"Göklerde ve yerde olanlar onundur; hepsi ona boyun eğmiştir." (30/26)

"Yakinen bilenlerden olması için İbrahim'e göklerin ve yerin hükümranlığını şöylece gösterdik." (6/75)

"Doğrusu ben yüzümü, gökleri ve yeri yaratana, doğruya yönelerek çevirdim, ben puta tapanlardan değilim." (6/79)

"Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan sonra arşa hükmeden, gündüzü -durmadan kovalayan- gece ile bürüyen, güneşi, ayı, yıldızları, hepsini buyruğuna baş eğdirerek var eden Allah'dır. Bilin ki, yaratma da, emir de onun hakkıdır. Alemlerin Rabbi olan Allah yücedir."(7/56)

"Göklerin ve yerin hükümdarlığı elbette Allah'ındır. Dirilten ve öldüren odur. Allah'dan başka dost ve yardımcınız yoktur." (9/116)

"Yerde ve gökte hiç bir zerre Allah'dan gizli değildir; bundan daha küçüğü veya daha büyüğü şüphesiz apaçık bir Kitaptadır." (10/61)

"Göklerde ve yerde olana bakın, de" (10/101)

"Göklerde ve yerde olan herşey Rahman'ın kulundan başka bir şey değildir. And olsun ki ilmi onları kuşatmış ve teker teker saymıştır." (19/93-94)

"Eğer yerle gökte Allah'dan başka tanrılar olsaydı, ikisi de bozulurdu. Arşın Rabbi olan Allah, onların vasıflandırdıklarından münezzehtir." (21/22)

"Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin? İsteseydi onu durdururdu. Sonra biz, güneşi, ona delil kılıp yavaş yavaş kendimize çekmişizdir." (25/45-46)

"Dağları yerinde donmuş sanırsın, oysa onlar bulutlar gibi geçerler. Bu herşeyi sağlam tutan Allah'ın işidir. Doğrusu o, yaptıklarınızdan haberdardır." (27/88)

"Rüzgarı gönderip bulutları yürüten, oları gökte dilediği gibi yayan ve kısım kısım yığan Allah'dır. Artık sen de aralarından yağmurun çıktığını görürsün. Allah'ın kullarından dilediğine verdiği yağmurla daha önceden kendilerine yağmur indirilmesinden ümitlerini kesmiş oldukları için onlar seviniverirler. Allah'ın rahmetinin belirtilerine bir bak; yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şüphesiz ölüleri o diriltir, her şeye kadirdir." (30/48-50)

"Allah'ın geceyi gündüze, gündüzü geceye kattığını, her biri belirli bir süreye doğru hareket edecek olan güneşi ve ayı buyruk altında tuttuğunu; Allah'ın yaptıklarınızdan haberdar olduğunu bilmez misin?" (31/29)

"Gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden Allah'dır. Ondan başka bir dost ve şefaatçiniz yoktur. Düşünmüyor musunuz?" (32/4)

"Hamd, göklerde olanlar ve yerde bulunanlar kendisinin olan Allah'a mahsustur. Hamd, ahirette de ona mahsustur. O, hakimdir, her şeyden haberdardır. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. o, merhametlidir, mağfiret sahibidir. Gaybı bilendir. Göklerde ve yerde zerre kadar olanlar bile onun ilminin dışında değildir. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü de şüphesiz apaçık Kitaptadır." (34/1-3)

"Doğrusu zeval bulmasın diye gökleri ve yeri tutan Allah'dır. Eğer onlar zevale uğrarsa ondan başka, and olsun ki, onları kimse tutamaz. O, şüphesiz halimdir, bağışlayıcıdır." (35/41)

"Orada hurmalıklar ve üzüm bağları var ederiz, aralarında pınarlar fışkırtırız. Onu ve elleriyle yaptıklarının ürünlerini yesinler; şükretmezler mi? Yerin yetiştirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmediklerinden çift çift yaratan Allah münezzehtir. Onlara bir delil de gecedir: Gündüzü ondan sıyırırız da karanlıkta kalıverirler. Güneş de yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu güçlü ve bilgin olan Allah'ın kanunudur. Ay için de sonunda kuru bir hurma dalına döneceği konaklar tayin etmişizdir. Aya erişmek güneşe düşmez. Gece de gündüzü geçemez. Her biri bir yörüngede yürürler. Onlara da bir delil: Soylarını dolu gemiyle taşımamız ve kendileri için bunun gibi daha nice binekler yaratmış olmamızdır." (36/34-42)

"Gökleri ve yeri yaratan, kendilerinin benzerini yaratmaya kadir olmaz mı? Elbette olur; çünkü o, yaratan ve bilendir. Bir şeyi dilediği zaman, onun buyruğu sadece, o şeye: 'Ol' demektir, hemen olur. Her şeyin hükümranlığı elinde olan ve sizin de kendisine döneceğiniz Allah yücedir." (36/81-83)

"Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi, güçlüdür, çok bağışlayandır." (38/66)

"Onlar, Allah'ı gereği gibi değerlendiremediler. Bütün yeryüzü, kıyamet günü onun avucundadır; gökler onun kudretiyle dürülmüş olacaktır. O, putperestlerin ortak koştuklarından yüce ve münezzehtir. (39/67)

"Sur'a üflenince, Allah'ın dilediği bir yana, göklerde olanlar, yerde olanlar baygın düşer. Sonra sura ir daha üflenince, hemen ayağa kalkıp bakışır dururlar. Yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanır, kitap açılır, peygamberler ve şehitler getirilir ve onlara haksızlık yapılmadan, aralarında adaletle hüküm verilir. Her kişiye işlediği ödenir. Esasen Allah, onların yaptıklarını en iyi bilendir. inkar edenler, bölük bölük cehenneme sürülür. Oraya vardıklarında kapıları açılır. Bekçileri onlara: "Size, içinizden, Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler gelmedi mi?" derler. "Evet geldi," derler. Lakin azap sözü inkarcıların aleyhine gerçekleşir. Onlara: "Temelli kalacağınız cehennemin kapılarından girin; böbürlenenlerin durağı ne kötüdür!" denir. rabblerine karşı gelmekten sakınanlar, bölük bölük cennete götürülürler. Oraya varıp da kapıları açıldığında, bekçileri onlara: "Selam size, hoş geldiniz! Temelli olarak buraya girin," derler. Onlar: "Bize verdiği sözde duran ve bizi bu yere vâris kılan Allah'a hamdolsun. Cenette istediğimiz yerde oturabiliriz. Yararlı iş işleyenlerin ecri ne güzelmiş!" derler. (39/68-74)

"Sizin içi yeri durak, göğü bina eden, size şekil verip de şeklinizi güzel yapan, sizi temiz şeylerle rızıklandıran Allah'dır. İşte Rabbiniz olan Alah budur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir." (40/64)

"Dikkat edin; onlar Rabblerine kavuşmaktan şüphededirler; dikkat edin, Allah şüphesiz her şeyi bilgisiyle kuşatandır." (41/54)

"Göklerin ve yerin yaratanı, size içinizden eşler, çift çift hayvanlar var etmiştir. Bu suretle çoğalmanızı ağlamıştır. Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir." (42/11)

"Gökte de tanrı, yerde de tanrı odur. Hakim olan, her şeyi bilen odur. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı kendisinin olan Allah ne yücedir! Kıyamet saatini bilmek ona aittir. Ona döneceksiniz." (43/84-85)

"Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları oyun olsun diye yaratmadık. Biz onları, ancak ve ancak gerektiği gibi yarattık. Ama insanların çoğu bilmezler." (44/38-39)

"Övülmek, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. Göklerde ve yerde azamet onundur. O, güçlüdür, hakimdir." (45/36-37)

"Göklerde olanları, yerde olanları, hepsini sizin buyruğunuz altına vermiştir. Doğrusu bunlarda düşünenler için dersler vardır." (45/13)

"Göklerdeki ve yerdeki ordular Allah'ın. Allah, bilendir, hakimdir." (48/4)

"Göklerin ve yerin hükümralığı Allah'ındır. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah bağışlayıcıdır, merhamet sahibidir." (48/14)

"Göklerde ve yerde olan kimseler, her şeyi ondan isterler; o, her an kainatı tasarruf etmektedir. Öyleyse Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?" (55/29-30)

"Yeryüzünde bulunan her şey fanidir, ancak yüce ve cömert olan Allah'ın varlığı bakidir." (55/29-30)

"Göklerde ve yerde olanlar Allah'ı tesbih ederler. O, güçlüdür, hakimdir. Göklerin ve yerin hükümranlığı onundur; diriltir, öldürür. O, her şeye kadidir. O, her şeyden öncedir, kendisinden sonra hiç bir şeyin kalmayacağı sondur; varlığı âşikardır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O, her şeyi bilir. Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden, yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilen odur. Nerede olursanız olun, o sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür. Göklerin ve yerin hükümranlığı onundur. Bütün işler Allah'a döndürülür. Geceyi gündüze katar, gündüzü geceye katar; o, kalblerde olanı bilendir." (57/1-6)

"Göklerde olanları da, yerde olanları da Allah'ın bildiğini bilmez misin? Üç kişinin gizli bulunduğu yerde dördüncü mutlaka odur; bunlardan az veya çok, ne olursa olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, mutlaka onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü, işlediklerini onlara haber verir. Doğrusu Allah, her şeyi bilendir." (58/7)

"Göklerde olanlar da, yerde olanlar da Allah'ı tesbih ederler. Hükümdarlık onundur, övülmek ona mahsustur. O, her şeye kadirdir." (64/1)

"Gökleri ve eri gerektiği gibi yaratmıştır. Size şekil vermiş ve şeklinizi güzel yapmıştır. Dönüş onadır. Göklerde ve yerde olanları bilir; gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilir; Allah, kalblerde olanı bilendir." (64/3-4)

"Yedi göğü ve yerden bir o kadarını yaratan Allah'dır. Allah'ın her şeye kadir olduğunu ve ilminin her şeyi kuşattığını bilmeniz için Allah'ın buyruğu bunar arasında iner durur." (65/12)

"Hükümdarlık elinde olan Allah yücedir ve her şeye kadirdir. Hanginizin daha iyi iş işlediğini belirtmek için ölümü ve dirimi yaratan odur. O, güçlüdür, bağışlayıcıdır. Gökleri yedi kat üzere yaratan odur. Rahman'ın bu yaratmasında düzensizlik bulamazsın. Gözünü bir çevir bak, bir aksaklık görebilir misin." (67/1-3)

"And olsun ki yakın göğü şıklarla donattık, onlarla şeytanların taşlanmasını sağladık ve şeytanlara çılgın alev azabı hazırladık." (67/5)

"Sizi yerde yaratıp yayan odur ve onun huzurunda toplanacaksınız." (67/24)

"Allah'ın göğü yedi kat üzerine nasıl yarattığını görmez misiniz? Aralarında aya aydınlık vermiş, güneşin ışık saçmasını sağlamıştır. Allah sizi yerden bitirir gibi yetiştirmiştir. Sonra sizi oraya döndürür ve yine oradan çıkarır. Yeryüzünde dolaşabilmeniz, orada yollardan ve geniş geçitlerden geçebilmeniz için onu size yayan odur." (71/15-20)

SuFi
04-03-2009, 15:57
İkinci Madde


Alemin yaratılış düzenini özet olarak bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki; Allah Teala Hazretleri, birlik mertebesinde gizli bir hazineyken, tanınmayı ve bilinmeyi istemesi ve sevmesiyle, ruhlar ve cesetler âlemini yaratıp, kendi rahmetinin güzelliğini, celal ve azametini, bağış ve nimetini, sanatının çeşitliliğini ve hikmetinin sırlarını göstermeyi diledikte; bütün yaratıklarından önce yokluğun sırrından pırıl pırıl yeşil cevheri vücuda getirmiştir. Bazı rivayetlere göre, kendi nurundan oldukça hoş ve büyük bir cevher var edip, ondan kâinatın tümünü derece derece ve düzenli biçimde ortaya çıkarmıştır. Buna, ilk cevher, nur-u Muhammedî, Cevh-i mahfuz, akl-ı kül, izafî ruh diye adlandırırlar ki, bütün ruhların ve cesetlerin başlangıcı ve kaynağı bu cevherdir. Çünkü Hak Teala muhabbetle o cevhere bir bakmıştır; o anda cevher, utancından eriyip su gibi akmıştır, halis özü üstüne çıkmıştır. O özden ilk olarak küllî nefsi yaratmıştır. Sonra meleklerin ruhlarını, bitkilerin ruhlarını, tabiatların ruhlarını sırasıyla yaratmıştır. Bu ruhlar için mertebelerine göre belirli makamlar tayin edip, her sınıf kendi belli makamlarına gitmiştir. Her ruh, kendi cinsini bulup, topluluklar oluşturmuş ve her topluluk makamında kalmıştır. Ruhlar ve melekler âlemi, bu ondört çeşit ruhla tamam olmuştur. Bu âlemin en yüksek, en saf ve en güzel olanını gayb âlemi, lâhut âlemi, ceberut âlemi diye adlandırırlar. Ortasına, ruhlar âlemi, mânâlar âlemi, emirler âlemi, derler. Alt kısmına, en kesif ve cisimlere yakın olan kısmına mücerret âlemi, berzah âlemi, misal âlemi derler.

Melekler ve ruhlar âleminin yaratılmasından ikibin yıl sonra Hak Teala'nın ezeli iradesi diledi ki, nam ve şanını ortaya çıkarmak için cisimler âlemini yarattı. Bunun üzerine ilk cevhere muhabbetle bir daha bakmıştır. Onun yüzü suyu, utancından harekete gelip dalgaları yükselmişti r ve cevherin yüce özünden arş-ı âzam vücuda gelmiştir. Öteki özlerinden kürsü, cennet, cehennem, yedi gök, dört unsur vücuda gelip şekillenmiştir. Arş-ı âlâdan esfel-i sâfiline dek bu sûret âlemi, bu tertip üzere düzen bulup, onbeş çeşit cisimle mülk âleminin ortaya konuşu tamam olmuştur. Bu âlemin üst tabakasına ulvî âlem, beka âlemi, ahiret âlemi derler; orta tabakasına orta âlem, gök cisimleri âlemi, felekler âlemi, gökle âlemi derler; alt tabakasına süflî âlem, cisimler âlemi, unsurlar âlemi, oluş ve bozuluşlar âlemi, dünya âlemi derler. Ruhlar ve melekler âlemindekilerle mülk âlemindekilerin toplamı yani ruhların çeşitleri ile basit cisimlerin sınıflarının hepsi, harfler misali yirmi dokuzda tamam olmuştur. Her iki âlemin varlıklarının birleşmesinden üç kısım bileşik cisim vücuda gelmiştir: Madenler, bitkiler ve hayvanlar. Tıpkı hece harflerinden isim, fiil ve harflerin vücuda gelip, insanların lisanı olduğu gibi, her iki âlemdekilerden de üç bileşim ortaya çıkıp, onlardan cihan kitabı sonsuz mânâlar kazanmıştır. Şu halde ibret gözüyle âleme bakan ârifler, her nesnede nice hikmetler görmüşlerdir ve Allah dostları, Allah'ın yüce sanatının sırlarını anlayarak, birer harf olan eşyadan mânâya ulaşıp, Hak'kın huzuruna ermişlerdir.

Rubai

Alem ki tamam nüsha-i hikmettir

Mânâsını fehm eyleyene cennettir

Mahrum-u şuhûd olanların çeşminde

Zinda-ı belâ çah ve gam-ı mihnettir.

SuFi
04-03-2009, 16:00
Üçüncü Madde


Arş-ı âzamı ve muhterem taşıyıcılarının keyfiyetini bildirir.


Ey aziz, malum olsun ki, müfessirler ve muhaddisler, söz birliği ile demişlerdir ki; Hak Taâlâ, âlemin tamamını bir anda yaratmaya kâdirken altı günde yaratması, yani pazar gününden başlayıp âlemde bulunanları cuma gününde tamam eylemesi, kullarına her işte sabır ve ihtiyatı öğretmek ve anlatmak içindir. Nitekim buyurmuşlardır ki: "And olsun ki gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yarattık ve biz bir yorgunluk da duymadık." (51/38). Hak Teala kudretiyle, yeşil cevherin yüksek özünden arş-ı âzâmı yaratmıştır ki, onun nurunun büyüklüğü anlatılamaz. Bunun etrafı kırmızı yakut olup, bütün yaratıkların sıfat ve sûretleri burada nakşolunmuş, resmedilmiştir. Göklerin üstünde Rahman'ın arşı, meleklerin kıblesi kılınmıştır. Nitekim yeryüzünde Kâbe, yerdekilerin kıblesi kılınmıştır. Arş-ı âzamın yetmiş bin lisanı vardır ki, her bir lisanı başka bir lügatla Hak Taala'ya tesbih eder, zikredicidir. Arş-ı âzamın dört sütunu vardır ki, her biri yerin derinliklerine ulaşır. Arş-ı âzam su üzerinde, su rüzgâr üzerindeyken Hak Taala dört büyük melek yaratmıştır; halen arşı taşıyanlar onlardır. Kıyamet gününde başka dört büyük melek yaratsa gerektir ve arşın taşıyıcıları o gü sekiz olsa gerektir. Arşın taşıyıcılarının her birinin dört yüzü vardır ki; bir yüz insan sûretinde tasvir olunmuştur. Her bir yüz, yeryüzünde kendi benzeri olan yaratıklar için Allah'dan rızık istemektedir. Arşın taşıyıcıları daima ayakta durup, arş-ı âzamı boyunları üzerinde yüklenmişlerdir. ayakları ise yedi kat yerden aşağıdadır. Allah'a yakın meleklerin hepsinden, Allah katında daha muhterem olan arşın taşıyıcılarıdır. Bu meleklerin birinin adı israfil'dir ki, arşın bir ayağı onun boynu üzerinde sapasağlamdır. Hak Taala'ın katında hepsinden daha aziz ve kerim olan odur. Sûrun sahibi odur ki, kıyamete dek Levh-i Mahfuza bakar. Sûra üflemek için hazır durur. Levh-i Mahfuzdan, Cebrail, Mikail ve Azrail aleyhisselamların işlerini, durumlarını ve amellerini açıklamakta, haber vermekte ve kendilerine ulaştırmakta mahirdir. Arşın taşıyıcılarından her birinin dört kanadı vardır ki, dört yöne yayılmışlardır. Arşın taşıyıcılarının yarısı kar, yarısı ateştir ki, biribirlerini söndürmeyip, yıldız böceği gibi biribiriyle kaynaşmışlardır. Arşın taşıyıcılarının cüsseleri öyle büyüktür ki, kulak memeleriyle boyunları arası kuş uçuşuyla yediyüz yıllık mesafedir. Arşın taşıyıcılarına "büyük melekler" adı da verilmiştir. Arşın taşıyıcılarının kelimeleri, sürekli tesbih olup, şu sözler lisanlarının virdi kılınmıştır: "Sübhane zi'l' mülki ve'l-melekut. Sübhane zi'l-arşi ve'l-izzeti ve'l-azameti ve'l-heybeti ve'l-kudreti ve'l-kibriyai ve'l-ceberuti Sübhane'l-meliki'l-mabudi Sübhane'l-meliki'l-mevcudi Sübhane'l-meliki'l-hayyi'llezi Lâ yenâmü ve lâ yemutü sübbuhun kuddûsün Rabbünâ ve Rabbü'l-melaiketi ve'r-ruh."

SuFi
04-03-2009, 16:02
Dördüncü Madde



Arş-ı âzamın çevresinde olan nehirleri ve melekleri bildirir.


Ey aziz, malum olsun ki, müfessirler ve muhaddisler tam bir ittifakla demişlerdir ki: Hak Taala, arş-ı âzamın çevresinde sekiz nehir yaratmıştır ki, dördü kardan beyaz ve soğuk, dördü baldan tatlı ve temizdir. Bu sekiz nehir, sürekli akarak, arş-ı âzamı tavaf ederler. Hak Taala, orada Harkail namında bir melek yaratmıştır ki, bütün eşyanın sırlarına yetmiştir. O melek, arşa gitmek isteyip, Hak Taaladan destur isteyerek arşı tavafa gitmiştir. Üç bin sene boyunca, sekizbin kanadıyla uçmuş ve bitkin düşmüştür. Hak Taala ona kuvvet verip, tekrar uçmasını murat etmiştir. Üç bin yıl daha arşın çevresinde gitmiştir ve acze düşmüştür. Hak Taala ona tekrar kuvvet ve kudret vermiş ve uçmayı emretmiştir. Üç bin yıl kadar yine gitmiştir ve tekrar acze düşüp görmüştür ki, dokuzbin senede ancak arşın bir ayağından ötekine yetmiştir. O, hayretteyken, Hak'dan şöyle nida gelmiştir: "Ey Harkail! Eğer kıyamete dek uçsan, arşımı tamamıyle tavaf edemezsin."

Sekiz nehrin gerisinde arş-ı âzamın çevresinde bin perde nurdan, bin perde karanlıktan yaratılmıştır; ta ki, arşın nurunun şiddetinden çevresinde bulunan melekler yanmasınlar, iye onları perdelemiştir. Bu perdelerin arasında yetmişbin melek yaratılmıştır; arşı kuşatan Rahman'a sürekli tesbih ederler. Arşı tavaf için çevresinde giderler ve günde iki defa arşı yüklenenlere selam verirler. Bunlara "saf tutan melekler" derler. Bunların arasında da yetmişbin saf melek yaratılmıştır. Bunlar ebedî ayakta durup: "Sübhanallahü ve'l-hamdü lillahi ve lâ ilâhe illallahü ve'llahü ekber. Ve lâ havle ve lâ kuvvee illâ billahi'l-aliyyi'l-azim."2

Bu safların gerisinde bir büyük yılan vardır ki, arş-ı âzamı kuşatır. Yılan, başını kuyruğu üzerine koymuştur. Başı beyaz inciden, vücudu sarı altından, gözleri kırmızı yakuttan yaratılmıştır. Onun yüz bin kanadı vardır ki, kanatlarının her saçağının yanında bir melek tesbih eder bulunmuştur. O sarı yılanın tesbihinin sadasından melekleri titreme alır. Zira, bu, bütün meleklerin tesbihinin sadasına galip gelmiştir. ağzını açtıkça, gökleri ve yeri bir lokma etmesi mümkündür. Eğer o büyük yılan tesbihinde taltif ile ilham olunsaydı, onun sadasının mehabetinden bütün yaratıklar helak olurlardı.

Hak Taala, melekleri, değişik nurlardan ve çeşitli tavırlardan yaratmıştır. Arşa yakın olan meleklerin nurları şiddetli ve belirgindir. Arş meleklerinin nurlarına, sidre melekleri tahammül edemezler. Sidre meleklerinin nurlarına, göklerin ve yerin melekleri tahammül edemeyip, yanarlar. Bütün melekler, Hak'kın emirlerine göre amel ederler. Onar, insanlar gibi Hak Taala'ya âsi olmazlar. Gıdaları tesbihtir: Yemezler, içmezler, uyumazlar ve cinsi münasebette bulunmazlar. Çoğu insan suretinde olup, kanatları kuş kanatlarına benzer. Cisimleri latif olduğundan çeşitli suretlerde teşekkül ederler. Hak'kın emri ile hizmette göz kamaştıran şimşek gibi giderler. Her biri bir hizmettedir. Kimi, arşın çevresinde tesbih ve tavaf eder, kimi kürsüde, kimi sidrede, kimi cennette, kimi cehennemde, kimi gökte, kimi yerde, kimi ayakta, kimi kuutta, kimi rükuda, kimi secdede; sürekli tesbih ederler. Kimi, insanların hizmetine vekildir; gece-gündüz onları koruyup, amellerini yazarlar. Bunlara "Kiramenkatibin" ve "hafaza/koruyucu" derler. Meleklerin de kendilerinden peygamberleri vardır. Biri İsrafil aleyhisselamdır ki, sureti yukarıda anlatılmıştır. Biri Cebrail aleyhisselamdır ki, altıyüz kanadı vardır, her kanadının yüz saçağı vardır. Her saçağının uzunluğu doğu ile batı arası kadardır. Bütün kanatları değişik renkte nurlardandır. Büyük cüssesi kardan beyazdır. Ayakları yerin altındadır ve öyle kuvvetlidir ki bir saçağıyla dağları unufak eyler. O, Hak Taala'dan yeryüzündeki peygamberlere selam ve kelam getirmeye vekildir. Şekil ve azamette İsrafil aleyhisselam gibidir. Biri Mikail aleyhisselamdır. kanatlarının sayısını ancak Hak Taala bilir. O, denizdeki meleklerin vekilidir. Çünkü gökler ve yer meleklerle doludur. Her biri, yağmur yağdırmak gibi nica hizmetlere memurdur. Yağmur tanelerinin her birini bir melek indirir, kıyamete dek de bir daha ona nöbet gelmez. Her yere inen yağmur, Mikail aleyhisselamın reyi ve tedbiriyledir. Zira bu görev ona verilmiştir. O da, cüssece Cebrail aleyhisselam gibidir. Peygamberlerden biri de Azrail aleyhisselamdır. O, can almaya vekildir. Bütün ruhları kabzeden odur. Bütün yeryüzü, onun huzurunda bir sofra misalidir. Rahmet ve gazap meleklerinden nice yüzbin ordusu vardır. Şekil ve büyüklükte, kanatlarının çokluğunda Mikail aleyhisselam gibidir. Hazreti İsrafil, Cebrail, Mikail ve Azrail (selam onlara olsun) dördü de bütün meleklerin reisi ve peygamberidirler ki; göklerde ve yerde olan meleklerin hepsi bunların emrine itaatkâr ve boyun eğmiş durumdadır.

SuFi
04-03-2009, 16:04
Beşinci Madde



Arş-ı azamın altında olan kürsü, levh-i mahfuz, kalem, sidretülmünteha, tuba ağacı, İsrafil'in uru ve ruhların berzahını bildirir.


Ey aziz, malim olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak Taala arş-ı azamın nurundan ve onun altında, kırmızı yakut renginde arşın ayağına bitişik dört sütun üzerinde bir büyük kürsü yaratmıştır. Onun sütunları yerin derinliklerine erişmiştir. Gökler, yerler ve kaf dağı kürsünün boşluğunda, çölde bir sofra misalidir. Ama u tür benzetmelerden muart, miktarları sınırlamak değildir, büyüklüklerini anlatmaktır. Çünkü onların miktarlarını ancak onları var eden âlemin yaratıcısı bilir. Arştan murat, taht mülküdür, kürsüden murat da Allah'ın ilmidir, diye itikat edenler, hata etmişlerdir; âyet ve hadislere muhalif gitmişlerdir.

Hak Taala, arş-ı azamın altında, onun nurundan yeşil bir zebercet renginde büyük ve yeşil bir levha yaratmıştır. Etrafını kırmızı yakut renginde yer etmiştir. Zümrüt renginde bir yeşil kalem yaratmıştır ki, uzunluğu yüz yıllık mesafe gitmiştir. Onun içinde mürekkebi beyaz nur çıkardı. Çünkü Hak Taala, ona: "Ey kalem yaz!" diye nida kılmıştır. O an, bu heybetten kalem, ıstıraba gelmiştir ve gök gürültüsü sadası gibi bir sada ile tesbih edip, Hak'kın yürütmesiyle levh-i mahfuz üzerinde yürümüştür ve kıyamete dek hep olup olacakları yazmıştır. Levh-i mahfu yazıyla dolmuştur. Ondan sonra 5akan aktı kalem kurudu) tabirince, kalem kuruyup kalmıştır. iyi olan iyi, kötü olan kötü olmuştur. Lakin Hak taala, her gece ve gündüzde levh-i mahfuza üçyüzaltmış kere nazır edip, her nazarda bir nesne mahvedip yerine bi nesne koyar. Murat ettiğini işler. Nitekim: "Allah dilediği hükmü kaldırır, dilediğii de yerinde bırakır. Bütün kitapların esası onun katındadır." (13/39) buyurmuştur Hak Taala bütün kulların işlerini levh-i mahfuza yazmıştır ki, göklerdekiler ve yerdekiler şunu bilsinler: Bütün yaratıkların hükümleri oradaki ilim üzere yürür ve ona uyar. O halde, levh-i mahfuzu ve kalemi inkar eden münafıktır.

Hak Taala arş-ı azamın altında ve onun nurundan, kürsü karşısında, cenetlerin üstünde beyaz inci benzeri bir boşluk yaratmıştır ki, bu, sidretülmünteha ve tuba ağacının asıl beslendiği yerdir. cebrail'in ve ona yakın meleklerin makamı buradadır. Hak Taala sidretülmüntehada büyük bir ağaç yaratmıştır ki, ona tuba ağacı derler. Onun aslı sarı altındandır. Dallaı kırmızı mercandandır. Yaprakları yeşil zümrüttendir. Çeşitli meyveleri şekerdendir. Sonsuz dalları, cennet köşklerine sartmıştır. Sayısız meyvelerinden, cennettekiler zevkle toplarlar. Sidretülmünteha ve arş-ı azam arasında yetmişbin perde tabakası yaratılmıştır; ta ki, sidrede olan melekler, arşın nurunun şiddetinden yanmayalar. Hak Taala arş-ı azamın altında ve onun nurundan arşın ayağına bitişik, kırmızı mercan renginde, boynuz ve kovan şeklinde, oldukça büyük ve uzun, içi boş bir nesne yaratmıştır. Onun boşluğunda birinci ve ikinci berzahı kılıp, yani insanların bedenlerine gelecek olan ruhların ve gelip gitmiş ruhların mekanı olup, göklerin ve yerlerin tabakaları yuvarlak ekmekler gibi onda düzülüp, o, onlara dokunmaksızın hepsini kuşatmıştır. Bu kuşatıcı boşluk, İsrafil'in surudur. Onun iç düzeyi, bal kovanındaki mumun yüzündeki gözenekler gibi göz göz olup, ilk berzah aleminde, bedenlere gidecek ruhlar için, ikinci berzahta bedenlerden çıkıp haşrı bekleyen ruhlar için o yüzeyin gözenekleri mesken ve sığınak olmuştur. Ruhlar, o çukurcuklarda, mertebelerine göre kıyamete kadar yuva ve makam tutup, her biri kendi makamında ikamet kılmıştır.

SuFi
04-03-2009, 16:05
Altıncı Madde


Sidretülmüntehada olan meleklerin vasıflarını ve durumlarını, arşın horozu olan tavusun renklerini ve zikirlerini bildirir.


Ey aziz, malum olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak üzere demişlerdir ki: Hak Taala, sidretülmüntehada vekil kıldığı meleği, büyük bir cüssede ve acaip şekilde yaratmıştır. Onun yetmiş yüzü vardır. Her yüzünde yetmiş ağzı vardır. Her ağzında yetmiş dili vardır. Her dili, başka bir lügatla Hak Taalayı devamlı tesbih eder. Hak Taala, sidrede dörtbin saf melek yaratmıştır. Her saffın meleklerinin sayısı onbine yetmiştir. Birinci safta olan melekler, sürekli secdeye varıp: "Sübhanallah" derler, ikinci safta bulunan melekler, daima oturup: "Elhamdülillah" derler. Üçüncü safta duran melekler, hep rükua varıp: "La ilahe illallah" derler. Dördüncü safta kalan melekler, kıyamda durup: "Allahü ekber" derler.

Hak Taala, sidrede, yeşil zümrütten, minare şeklinde bir büyük direk yaratmıştır ki, sidreden yüksekliği yetmişbin fersah mesafededir. O direğin başında beyaz inciden büyük bir kubbe yaratmıştır. O kubbenin üzerinde tavus kuşu şeklinde, çeşitli cevherler renginde bir acaip melek yaratmıştır. Oun bin beşyüz kanadı vardır. Her kanadında yüzbin saçağı vardır. Her bir saçağı üzerinde üç satır yeşil yazıyla yazılmış yazılar vardır. Birinci satırda: "Bismillahirrahmanirrahim", ikinci satırda: "La ilahe illallah Muhammedün resulüllah", üçüncü satırda: "Onun zatından başka her şey yokluğa mahkumdur" (28/88), yazılmıştır. İşte buna arş horozu derler ki, o kanatlarını yaydıkça, onun saçaklarından cennettekiler üzerine nisan yağmuru gibi Hak'kın izniyle rahmet iner. Namaz vakitlerinde, o arş horozu, kanatlarını birbirine vurup, feryat ile öter. Kanatlarının her bir saçağından başka bir sada peyga olup, cennetlerin ağaçlarının dallarını sabah rüzgarı gibi sallar. Onun ötüşünden, cennette olan huri ve gılman mesrur olup, odalardan başlarını çıkarıp, birbirlerini müjdelerler ki; "Muhammed sallallahüaleyhivesselamın ümmetinin namaz vakti gelmiştir. Şimdi hepsi ibadetle meşguldür." Hak Taâlâ, arş horozuna nida eder ki: "Ey kuş, niçin böyle feryat edersin?" O melek der ki: "Ey Allahım, mümin kulların dünyada sana ibadete yöneldikçe, ben onlar için senden rahmet isterim." O zaman ona, Hak'kın hitabı gelir ki: "Ey kuş, dünyada beş vakit namazını eda eden kullarıma rahmet edip, cehennem ateşinden azat ederim. Naim cennetleriyle onları hisselendirir ve sevindiririm." Bu hitap ile arş horozu hoşnut olmuştur. (Kudretiyle kainatı yaratan Allah münezzehtir. O, kainatları hikmetiyle benzersiz yaratmıştır. İlmiyle her şeyi kuşatmış ve her şeyi tek tek saymıştır.)

SuFi
04-03-2009, 16:09
2-BÖLÜM


İKİNCİ BÖLÜM


Cennetlerin isimlerini, vasıflarını ve sayılarını onlarda olan nehirleri, ağaçları, binalarının çeşitlerini, nimetlerini, hurilerini ve gılmanlarını dört madde ile açıklar.



Birinci Madde


Cennetlerin isimlerini ve sıfatlarını ve onlarda olan nehirleri, ağaçları ve meyvelerini, yüksek şatoları ve gözalıcı elbiseleri bildirir.



Ey aziz, malum olun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak Taala, arş ve kürsün altında, yedi göğün üstünde, arşın nuru ile sudan ekiz cennet yaratmıştır. Bunlar, biribirinden yüksektir. En yükseği adn cennetidir ki, Mevla'nın görülme yeridir. Birinci cennetin ismi, darülcelaldir ki, beyaz incidendir. İkinci cennetin ismi, darüsselamdır ki, kırmızı yakuttandır. Üçüncü cennetin ismi, cennetülme'vadır ki, yeşil zebercettendir. Dördüncü cennetin ismi cennetülhulddur ki, sarı mercandandır. Beşinci cennetin ismi, cennetünnaimdir ki, beyaz gümüştendir. Altıncı cennetin ismi, cennetülfirdevsdir ki, kırmızı altındandır. Yedinci cennetin ismi, cennetülkarardır ki, misktendir. Sekizinci cennetin ismi, cennetüladndir ki, terleyen incidendir. Bu adn cenneti, surlarla çevrili bir şehrin ortasındaki yüksek dağın üzerinde bulunan iç kale gibidir. Bütün cennetlerin içinde ve ortasında olduğundan, hepsine komşu, şereflendirilmiş bir mekandır; cennetlerin nehirlerinin çoğunun kaynağıdır. Burası sıddıkların, hâfızların makamıdır. Rahman'ın tecelli mahallidir.

Her cennetin bir kapısı vardır ki, uzunluğu ve genişliği yüz yıllık yoldur. Her kapı iki kanatlıdır ve tek parça sarı altındandır. Çeşitli renklerde cevherle işlenmiş ve nice bin nakış ile süslenmiştir. Birinci cennetin kapısı üzerinde: "La ilahe illallah Muhammedün resulüllah" yazılmıştır. Öteki kapıları üzerinde: "La ilahe illallah diyene azap etmem" yazılmıştır. Bütün cennetlerin toprağı misk, taşları cevher, bitkileri, zaferan çiçeklerinin renginde, kıpkırmızıdır. Binalarının bir cephesi altın, bir cephesi gümüş ve sıvası anberdendir. Sarayları terleyen incidir, köşkleri sarı yakuttur. Sarayların ve binaların kapıları hep mücevherdir. Her sarayın önünde dört nehir akar. Nehirlerden biri abıhayat, biri halis süt, biri tertemiz şarap, biri saf baldır. Nehirlerin etrafı meyveli ağaçlarla baştan aşağı bezenmiştir. Cennet ağaçlarının dalları kurumuz, yaprakları dökülüp çürümez, Meyveleri sürekli tazedir. Yedi cennetin en âlâsı olan sekizinci cennette nice akan ırmaklar daha vardır. Bunlardan biri rahmet nehridir ki, bütün cennetleri dolaşır. Suyu, hepsinden saf ve baldan tatlıdır. Rengi kardan beyazdır. Kum inciden üstündür. Cennet nehirlerinin biri dahi kevser nehridir. Hak Taala, onu, sevgili Habibi Muhammed sallallahu aleyli vesellem hazretlerine vermiştir. Nitekim ona hitap edip: "Biz sana kevseri verdik," (108/1) buyurmuştur. O nehrin genişliği üçyüz fersah mesafedir. Onun kaynağı arşın altı olup, oradan sidreye gelir, oradan cennet-i firdevse dökülür. Öyle süratli akar ki, yaydan fırlayan ok gibi firdevs-i âlayı ve altında olan cennetleri geçerek dolaşır. Rengi sütte beyaz, tadı şekerden şirin, kokusu anberden hoştur. ondan bi kere içen bir daha susamaz. asla bir illet ve hastalık görmez. Lezzeti ebedi damağından gitmez. İlk cennetin kapısı yanında, kevser nehrinin kenarında, renkli cevherlerden kâseler vardır, sayıları yıldızlardan çoktur. Ümmetlerin haşrinden sonra, cehennem köprüsünden geçenler, Habib-i Ekrem sallallahü taala aleyhi vesellem cennete girmeden önce ümmetiyle ondan içseler gerektir. Kevser nehrinin kenarlarında, terleyen inciden ve kırmızı yakuttan daha saf yüksek ağaçlar vardır ki, dalları çeşitli sadalarla nağme ederler. Dallar üzerinde cins cins kuşlar değişik seslerle tesbih ederler. Cennet nehirlerinin biri, kâfur nehridir. Biri tesnim nehri, biri selsebil nehri, biri mühürlü rahik nehridir. Bu nehirlerden başka yüksek cennetler içinde nice bin akan nehir vardır ki, etraflarında nice yüzbin meyveli ağaçlar vardı. cennetlikler için nice ipek döşekler gibi, nice bin gözalıcı elbise vardır. Nice çeşit lezzetli yiyecekler ve tertemiz içecekler vardır ki, hesabını ancak Hak Taala bilir.

Cennetlerin genişliği, yani sekiz sûrundan her iki sûrun arası, yer ve gök arası kadar farz olunup, cennetlerin uzunluğu hudutsuz ve sınırsız sayılmıştır. Fakat cennetlerin derecelerinin tümü, altıbin altı yüz altmışyedi derece bilinmiştir; Kur'an âyetleri sayısınca hesaplanmıştır. Her iki derecenin arası, beşyüz yıllık mesafe bulunmuştur. Çünkü cennetlikler, ezberledikleri Kur'an ayetleri adedince derecelere nail olmuşlardır. O halde Kur'an hâfızları, cennetlerin en üstününü bulmuşlardır ve adın cennetinin ortasına ulaşmışlardır

SuFi
04-03-2009, 16:11
İkinci Madde


Cennet nimetlerinin çeşitlerini ve cennetlerde bulunan huri ve gılmanları, Rahman'a kavuşmayı ve görmeyi bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak üzere beyan etmişlerdir ki: Cennetlikler için olan nimetler, her durumda hazır olup, arzu ettiklerinde önlerine gelir. Yüksek ağaçların sarkan meyveleri, işaretleriyle ellerine gelir ve her anca çeşitli meyvelerle lezzetlenirler. Her ne yiyecek ve içecek isterlerse hazır bulurlar. Kazanmaya ve pişirmeye hacet yoktur. Zira cennette zahmet ve ateş olmaz.

Cennet ağaçlarının en büyüğü tuba ağacıdır ki, kökü sidrede, dalları ve meyveleri cennet saraylarının içindedir. Tıpkı dünyada güneşin yukarıda bulunup, ışığı bütün evlere girdiği gibi. Tubanın aslı, cennetin yukarısında olan sidrede bulunup, sayısız dalları cennet saraylarına inmiştir. Cennetlikler, onun çeşitli meyvelerinden meyvelenip, her demde nice lezzet bulmuşlardır.

Müminler için renkli döşeklerle süslü saraylarda ve şatolarda, yastıklar üzerinde aner saçlı, hilal kaşlı, kara gölü, güneş yüzlü, şirin sözlü, işveli ve nazlı, inci dişli, mercan dudaklı, gül yanaklı, selvi boylu, güzel huylu, gülden taze ve taravetli huri kızları vardır. Bunlar cennetliklerin temiz eşleridir. Her birisi yetmiş kat elbise giymiştir. Renkleri çeşitli, ölçüleri hafiftir. Her hurinin taravetli teni cam gibi şeffaftır. Başlarına nur renkleriyle ışıldayan taçlar koymuşlardır. Çeşitli cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerinde oturup, müminlere bakarlar. Karşılarında hizmet için nice bin çocuk ve gılman saf saf dizilmişlerdir.

Cennetlere giren müminler ebedî orada kalırlar,r asla çıkmazlar. Selamla şirin sohbetler edip, boş sözle asla hatır yıkmazlar. Cennetlikler için asla ihtiyarlama yoktur. Elbiseleri eskimez. Gönülleri zengin, gözleri toktur. Yerler, içerler fakat ayak yoluna gitmezler. Yiyip içtikleri latif bir buhar gibi olup, gül suyu gibi bedenlerinden sızar, asla küçük su dökmezler. Oradaki huriler ve kadınlar, hayızdan, nifasdan ve buna benzer şeylerden uzak ve pak olmuşlardır. Cennetlikler her an ve her zaman emniyet içindedirler. Üzüntüden, gamdan, bir şeyler tedarik etmekten kurtulmuşlardır. Hastalıklardan ve sakatlıklardan selamet bulmuşlardır. Sıhhat ve âfiyette ebedî sevinçlidirler. Saadetleri sonsuzdur. Müminler için Rahman'ın melekleri, her hafta bir kere mücevherle donatılmış buraklar getirip, Hak Taalanın selam ve davetini tebliğ ederler, müjdelerler. Onlar da, buraklara binip, adn cennetine yükselip giderler. Hak Taalanın misafirhanesine varıp, ikram ve izzetlerini görüp, çeşitli nimetlerini yiyip, selam ve kelamını işitip, Hak'kın cemalini gözleriyle müşahede ederler. Görüntüsünün lezzetinden mest olup, cennet nimetlerini unutup giderler. Oradan Hak'kın izniyle yine kendi makamlarına dönerler.

Bütün cennetleri bekçisi ve hâkimi, sevimli ve büyük bir melektir. Şekli insan, ismi Rıdvan'dır. Cennetler içinde gece ve gündüz olmaz. Bütün cennetler bir an ışıksız kalmazlar. Çünkü cennetlerin gökyüzü Rahman'ın arşıdır. Her an arşın nurları onları ışıklandırır.

SuFi
04-03-2009, 16:13
Üçüncü Madde


Cennet nimetlerinin hülasası ve o devlete nail olanı bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, Hak Taala kutsî hadiste azametle şöyle buyurmuştur: "Ey insanoğlu! Sen dünyaya nice rağbet ve iltifat edersin ki, o fanidir. Nimetleri geçicidir, hayatı sınırlıdır. Gerçekten benim katımda, bana itaat eden insan için sekiz cennet hazırlamışımdır. Kapıları dahi sekizdir. Her bir cennette zaferandan yetmiş bin bahçe vardır. Her bir bahçede inci ve mercandan yetmiş bin belde vardır. Her bir belde içinde kırmızı yakutta yetmişbin saray vardır. Her bir sarayda zebercetten yetmişbin daire vardır. Her bir dairede sarı altından yetmişbin oda vardır. Her bir oda içinde sarı yakuttan yetmiş bin yatak vardır. Her bir yatak üzerinde süslü ipekten yetmiş bin döşek döşenmiştir. Her bir döşek üzerinde bir huri kızı ve her bir hurinin önünde sarı altından bir sini vardır. Her bir sinide renkli cevherlerde yitmişbin tabak vardır. Her bir tabakta başka çeşit yemek vardır. Her bir saray altında akan dört nehir vardır. Bunlardan biri su, biri süt, biri şarap, biri saf baldır. Her bir nehrin kenarında yetmiş bin ağaç vardır. Her bir ağacın yetmişbin çeşit meyvesi ve yetmişbin renk yaprağı vardır. Her bir ağaç üzerinde renkli kuşlardan yetmişbin çeşit kuş vardır. Her bir kuş yetmişbin çeşit sada ile bana tesbih eder. Benim itaatkar kullarıma bunlardan başka her bir saatte yetmişbin çeşit hediye bahşederim ki, ne gözler görmüş, ne kulaklar işitmiş ve ne gönüllerden geçmiştir. Cennetliklerin elbiseleri yetmiş kat cennet elbisesidir. Bunlar, incelik ve zerafetlerinden dolayı biribirini gizlemeyip, alttaki elbiselerin renkler pırıl pırıl olup, üsttekilerin renkleriyle karışarak ortaya çıkar. Cennetlikler, cennetlerden ne çıkarlar, ne de ölüm görürler; ne ihtiyarlar, ne gam yerler. Ne korku, ne hüzün çekerler. Ne namaz kılarlar, ne oruç tutarlar. Ne hastalanırlar, ne ağlarlar. Ne küçük su dökerler, ne büyük su; ancak gül suyu gibi ter dökerler. O halde, kim ki benim rızamı ve cennetimi isterse, dünyadan az ile kanaat edip, dünyanın gâni olan izzet ve lezzetlerini terk etsin. Habibime uyarak, onun yolunda gitsin."

Beyt

Ebedî cennet nimetleri helaldir o kimseye

Elini dudağını sürmez cihan nimetlerine

SuFi
04-03-2009, 16:14
Dördüncü Madde


Liva-yı hamd ve Beyt-i mamuru bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak Taala, Habib-i Ekrem sallallahü taala aleyhi vesellem hazretlerine bahşeylediği Liva-yı hamd ismiyle adlandırılan sancak-ı şerifdir ki; mahşer gününde Muhammed ümmeti onun altında toplanıp o ümmetinnin şefaatçisi olan Peygamber, kendisine vaad edilen makam-ı mahmuda erip, liva-yı hamd altında bulunan ümmetine şafaat eylese gerektir. Halen o Liva-yı hamd, cennetin en yüksek yerinde, sonsuz bir sahrada hamd dağı üzerinde dikilmiş büyük bir alemdir. Uzunluğu bin yıllık mesafedir. Gönderi beyaz gümüştendir, yeşil zebercettendir; alemi kırmızı yakuttandır. Onun üç köşesi vardır ki, her iki köşesinin arası beşyüz yıllık mesafedir. Üzerinde nurdan üç satır yazılmıştır. Her bir satırın uzunluğu beşyüz yıllık mesafedir. Birinci satır: "Bismillahirrahmanirrahim," ikinci satır: "La ilahe illallah Muhammedün resulüllah", üçüncü satır: "Elhamdü lillahi Rabbilalemin." büyük livanın altına yetmiş bin liva daha vardır. Her birinin altıda yetmişbin melek safı vardır. Her bir safta yetmişbin melek durup, Hak Tealaya tesbih ederler.

Beyt-i mamur, firdevs cennetinde kırmızı yakuttan bir yüksek kubbe idi. Hak Taala, Adem aleyhisselaı cennetten yeryüzüne indirdiğinde, tevbesini kabul eylemişti. Ona ikram içi Beyt-i mamuru yüksek cennetten bu dünyaya indirip, Kâbe'nin yerine koymuştu. Ta ki bu, Adem aleyhisselam içi cennet yadigârı olup, onu tavaf ve ziyaret kıla. Beyt-i mamurun iki kapısı vardı. Biri doğuya, biri batıya açılmıştı. Beyt-i mamurun içinde nurdan üç kandil vardı. Onların ışığı, ne kadar yeri aydınlatmışsa, o arazi halen Kabe4nin haremi olmuştur. Hak'kın emriyle, yedi gökte sakin melekler, nöbetle inip, hazreti Adem aleyhisselamla Beyt-i mamuru tavaf ederlerdi. Beyt-i mamur, hazreti Adem aleyhisselamdan sonra hazreti Nuh aleyhisselamın zamanına değin yeryüzündeydi. Buradan, tufandan önce dünya göğüne kaldırılmıştır. Kıyamete kadar orada kalıp, sonra yine cenette yolan mekanına kaldırılsa gerektir.

Beyt-i mamurun yeryüzünde olan mekanında, hazreti İbrahim aleyhisselam, Hak'kın emriyle Kâbe'yi bina etmiştir. Eğer Beyt-i mamur, gökten düşse, Kabe'nin üzerine iner. Yerdeki Kabe ile gökteki Beyt-i mamurun arası haram-ı şeriftir. Halen Kabe'nin duvarında bulunan ve öpülen hacer-i es'ad, beyt-i mamurdan yadigâr kalmıştır. Bu taş, kırmızı yakut iken, tufanda Hak'kın emri ile hacer-i esved (siyah taş) olmuştur. Beyt-i mamurun dünya semasında bulunuşu odur ki; her gün ona yetmiş bin melek girip, onda namaz kılarlar. Onlar bir sınıf melektir ki, onlara "cin" dahi derler, zira ki "iblis) onlardandır. Onların sayıları o kadar çoktur ki, onlardan beyt-i mamura bir kere girene kıyamete değin bir dahi sıra gelmez.

SuFi
04-03-2009, 16:19
3-BÖLÜM:



ÜÇÜNCÜ BÖLÜM


Cennet altında olan perde melekleri, denizleri, hazineleri, yedi göğü ve her gökte olan melekleri, güneş, ay ve yıldızların hareketlerini, kâinatın durumu ve atmosferi dört madde ile açıklar.

Birinci Madde


Yüksek cennetlerin altında olan perde meleklerin çeşitlerini, denizleri, Hak'kın hazinelerini, yedi göğün keyfiyetini ve he birinde sakin olan melekleri ve onların şekillerini ve tesbihlerini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak üzere demişlerdir ki: Hak Teâlâ yüksek cennetlerin altında güneş ışığından yetmişbin perde icat etmiştir. Onların altında ay ışığından yetmişbin perde ortaya çıkarmıştır. Onların altında karanlıktan yetmişbin perde yaratmıştır. Bütün bu perdeler çeşitli meleklerden ibarettir. Onların altında taksim edilmiş rızıklar denizi vardır. Onun altında nimetler denizi vardır. Onun altında su denizi vardır. Onun altında hayat denizi vardır. Bütün bu denizler, Hak'kın nimetlerinden kinayedir.

Bu denizlerin altında yedi gök vardır. Bu, çiçekli nurdandır. Bir rivayette, kırmızı yakuttandır. Bunun izmi ariba'dır. Meleklerle doludur. Buradaki melekler adam suretindedir. Tesbihleri daima: "Sübhanallah ve bi hamdihi adade halkihi ve zineti arşihi ve midadi kelimatihi"3 dir. Onlar Hak Teâlâ'dan gayri kimseyi bilmezler. Birbirlerine dahi bakmazlar. Allah korkusundan ayakta durup, kıyamete kadar ağlarlar. Bunlara mukarrabin melekler, ruhaniyyin melekler, derler. Onların reislerinin ismi: Rakyail'dir. Bu, yedi göğün bekçisidir. Bunların altında altıncı gök vardır. Taze incidendir. Buranın ismi: Raka'dır. Buradaki melekler oğlan suretinde, yüzleri gülden tazedir. Hepsi Allah korkusundan rükûa gitmişlerdir. "Sübhane Rabbi külli şeyin"4 tesbihini dillerine vird etmişlerdir. Reislerinin adı: Kemhail'dir. Bu, altıncı göğün bekçisidir. Bunun altında beşinci gök vardır. Kırmızı altındandır. Bunun ismi: Dineka'dır. Buranın melekleri huri suretindedir. Bunların hepsi Allah korkusundan oturup kalmışlardır. Tesbihleri: "Sübhane hâlikunnur ve bi hamdihi"5 olmuştur. Reislerinin ismi: Semhail'dir. Bu, beşinci göğün bekçisidir. Bunun altında dördüncü gök vardır ki, beyaz gümüştendir. İsmi: Erkalun'dur. Buranın melekleri at suretindedir. Tesbihleri: "Sübhane melikil kuddüsi Rabbena ve Rabbil melaiketi ver ruh"6 olmuştur. Reislerinin ismi: Kakail'dir. Bu dördüncü göğün bekçisidir. Bunun altında üçüncü gök vardır ki, sarı yakuttandır. İsmi: Mâun'dur. Bunun melekleri kartal suretindedir. Tesbihleri: Sübhane'l-melik'el-hayyi'llezi ve lâ yemût"7 kelimesidir. Reislerinin ismi: Safdail'dir Bu, üçüncü göğün bekçisidir. Bunun altında ikinci gök vardıry ki, kırmızı yakuttandır. ismi: Kaydum'dur. Buranın melekleri deve suretindedir. Tesbihleri: "Sübhane zil izzeti vel ceberut"8 olmuştur. Reislerinin ismi: Mihail'dir. Bu, ikinci göğün bekçisidir. Bunun altında birici gök vardır ki, yeşil zebercettendir. İsmi: Berkia'dır. Buranın melekleri öküz suretindedir. Tesbihleri: "Sübhane zil mülki vel melekut"9 olmuştur. Buradakilerin reisinin ismi: İsmail'dir. Dünya göğünün bekçisidir. Bu, büyük ve güzel bir melektir ki, Mikail'in vekilidir. Yağmuru her yere taksim eden odur. Yağmur damlaları onun hesabıyle iner ve bulutlar onun sevkeylediği yere gider.

Yedi göğün kırmızı altından hesapsız kapıları vardır. Hepsi kilitlidir ve anahtarlarının ismi: Allahü ekber'dir. Her göğün reisinin desturuyle kapılarını kapıcıları açarlar. Yedi gökten her birinin kalınlığı ve yüksekliği beşyüz yıllık mesafedir. Her iki göğün arası beşyüz yıllık yoldur. Unutmamalıdır ki, yukarıda işaret olunduğu üzere yedi göğün tasnifini tekrarlamaktan murat, sayı ve mesafelerinin tayini değildir. Belki Allah'ın kudretinin büyüklüğünü beyandan kinayedir. Zira Allah'ın kudreti nihayetsizdir. Yedi göğün toplulukları ve şekilleri sahih rivayetler üzere çadırlar misali olup, yerin çevresinde bulunan ekiz kaf dağının yedisi üzerinde karar etmişlerdir. Sekizinci kaf dağı, dünya göğünün içinde yeri kuşatmıştır. Göklerin alt kısımları bu dağlar üzere nihayet bulmuştur.

SuFi
04-03-2009, 16:21
İkinci Madde


Yedi göğün altında, dünya göğüne bitişik olan denizin içinde güneş, ay ve yıldızların doğuş ve batışını ve bazı durumlarını bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, bazı müfessirler ve muhaddisler demişlerdir ki: Hak Taâlâ, dünya göğü altında ve ona bitişik bir su denizi yaratmıştır ki, bu deniz, dünya göğünün içini kaplar. Bunun dalgaları, hava üzerinde Hak'kın emriyle karar ve sükûnet bulmuştur; bir damlası havaya düşmez. Allah, güneşi, ayı ve yıldızları kendi arşının nurundan yaratıp, bu su denizinin içinde balıklar gibi yüzücü eylemiştir. Bütün yıldızlardan, güneşi daha büyük ve nurlu edip, bundan sonra da ayı büyük ve nurlu etmiştir. Sonra Cibril aleyhisselâm kanadıyla ayın yüzünü mesh edip, ışığını yoketmiştir ki, nuru sönük olup, gece gündüzden fark ola. Onunla senelerin sayısı ve ayların hesabı malûm ola. Nitekim Hak Taâlâ Kelam-ı Kadim'inde buyurmuştur: "Bir delil olan geceyi, kaldırıp, yine bir delil olan gündüzü aydınlık kıldık." (17/12) Bunun içindir ki, ayın yüzünde çizgiler gibi görünen siyah belirtiler nurunun mahvolmasındandır. Hak Taâlâ bu deniz içinde, güneş için üçyüz altmış kulplu elmas cevherinden bir araba yaratıp, güneşi üzerine koymuştur. Her kulpu tutan bir elek yaratmıştır. Ta ki onlar, güneşi arabasıyle o denizde doğudan batıya çekip götüreler.

Hak Taâlâ ay için de üçyüz kulplu, sarı yakuttan bir araba yaratmıştır. Ayı onun üzerine koymuştur. Her bir kulpu kavramak için bir melek tayin etmiştir. Ta ki onlar, ayı arabasıyla doğudan batıya götüreler. Yine ay için lacivert cevherden altmış kulplu bir mahfaza yaratmıştır ki, ona altmış melek tayin etmiştir. Ay, arabasını yöneten melekler tarafından güneşten gün gün uzaklaştırıldıkça, mahfazasını tutan melekler de, aydan mahfazasını azar azar yaklaştırdıkça, mahfazasını dahi öte taraftan gün gün yaklaştırıp, ay güneşe yakın oldukta, mahfazasını tamamıyla ona giydirirler. Bu minval üzere kıyamete kadar gider. Bunun içindir ki, ay bazan kaybolur, bazan hilâl, bazan yarım, bazan da dolunay olur.

Yıldızların büyüklerine onar melek, küçüklerine birer melek tayin olunmuştur. Ta ki, hakim ve güçlü olan Allah'ın takdiri üzere onları, o denizde hareket ettirip, belirli vakitlerinde doğdurup batırırlar. Kaf dağının gerisindeki o deniz içinde, yıldızların her birini yine kendi doğuş yerlerine götürürler. Gökte kayan ateş parçalarıyla, oralarda kulak misafiri olan şeytanları taşlarlar ve yakarlar.

Hak Taâlâ kudretiyle güneş, ay ve yıldızlardan ancak beşi için yerin iki tarafında müteaddit doğuş ve batış yerleri yaratmıştır. Bunun içindir ki, bunlara yedi gezegen derler. Bunlar, her gün başka bir yerden doğup, başka bir yere batarlar. Güneş için doğu tarafında kaynayan siyah balçıktan yüz seksen ateş çıkartıp, batı tarafında da siyah balçıktan çıkan yüz eksen kaynak var etmiştir ki şiddetli ateş üzerinde kaynayan kazanlar misali kaynarlar.

Güneş, aziz ve alim olan Allah'ın takdiriyle, altı ay boyunca her gün yeni bir doğuş yerinden doğup, yeni bir batış yeri içinde batar, Altı ay sonunda yine önceki doğuş ve batış yerlerine döner. Senenin bitiminde tekrarına gelir. Seni boyunca güneyden kuzeye, kuzeyden güneye kayarak hareket eder. Bunun için, kışın güneşin doğuş ve batış yerleri güneyde olup, yaz günlerinde kuzey yönünde doğar ve batar. Ta kıyamete dek bu minval üzere gider. Eğer bu yakıcı güneş ışınları, o deniz içinden süzülmeyip doğrudan havaya gelseydi; o bize yakın olup, yeryüzünde bulunan yaratıklar tümden yanarlardı. Eğer güzel ayın nurlu yüzü, o denizle örtülü olmayıp, açıktan müşahede olunsaydı; cihan halkı, ayın güzelliğine meftun ve hayran olup, onu Tanrı edinirlerdi diye haber ve vârit olmuştur.

SuFi
04-03-2009, 16:23
Üçüncü Madde

Geceyi, gündüzü, güneşin secdelerini, ay ve güneş tutulmalarını bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, müfessirlerin ve muhaddislerin büyük çoğunluğu demişlerdir ki: Her gün, güneşin batma vakti olduğunda gece için tayin olunan melek, gecenin siyah cevherini, gökten doğu tarafına asıp; tedricen ufuklardan gündüzün beyaz cevherini kaldırır. Ta ki, gecenin cevheri ufukları kuşatıp, gece karanlığı olur. Güneşin nuru battıkta; ona vekil olan melekler, onun gökten göğe süratle kaldırıp, iki saat miktarı zaman içinde arş-ı azam altına götürürler. Burada güneş, cihanın Rahman'ına secde edip, melekler dahi onunla secdeye giderler. Cibril-i emin aleyhisselam, arşın nurundan, güneşe, bir günlük nurdan elbisesini giydirir. Bundan sonra gecenin saatleri tamam oldukta; güneşin doğuşundan iki saat önce, gündüz için tayin olunan melek, gündüzün beyaz cevherini göklerden doğu tarafına asıp, yavaş yavaş ufuklara gönderip, yaydıkça, gecenin meleği de, gecenin siyah cevherini yavaş yavaş göğe kaldırır. Ta ki, gündüzün cevheri, ufukları kuşatıp, cihan aydınlık olur. Güneş melekleri dahi, güneşi, gökten göğe süratle indirip, iki saatte önceki doğma yerine getirirler. güneş doğdukta; tayin edilmiş olan üçyüz altmış güneş meleği, tesbih ve tehlil ederek doğup, kanatlarını yayarlar. Güneşi, o günün saat ve dakikaları miktarınca hareket ettirip, batıya götürüp giderler. Bu minval üzere güneş, batış yerinde batıp, doğuş yerinden doğarak, kıyamet oluncaya değin böyle gelip gider. Kıyamet gününde üç gün miktarı durup, dördüncü gün battığı yerden doğsa gerektir. Bu durum, kıyamet şartlarının en meşhuru ve kıyamet alâmetlerinin en büyüğüdür ki, bundan sonra tevbeler kabul olmaz, küfür ve isyandan pişmanlık yarar sağlamaz.

Hak Taâlâ, güneş ve ay tutulmaları için belirli vakitler tayin etmiştir ki, yeryüzünde bulunan kulları, ayın ve güneşin değişmesini görüp, uyanarak, kendisine tevbe edeler ve yöneleler. Güneş tutulması vakti geldikte; güneş, arabasından düşüp, göğe doğru denizin derinliklerine gider. Eğer tamamıyle düşerse, güneş tam tutulup, yıldızları örten ışığı kalmayıp, büyük yıldızlar meydana çıkar. Eğer yarısı denize düşerse, düştüğü kadarı tutulur. Güneş tutulması durumunda güneş melekleri iki fırka olur. Bir fırykası, tesbih ederek, onu arabasından yana çekerler. Bir fırkası dahi tesbih ederek, arabayı güneşten yana yaklaştırırlar. Bu esnada yine güneşi batı tarafına alıp giderler. Ta ki, iki üç saat miktarı zamanda, önceki gibi arabası üzerine koyarlar. Böylece güneşi, âleme ışık vererek battığı yere yederler. Aynen bunun gibi, ay tutulması vakti geldikte; ay, arabasından denize ya tamamı, ya yarısı düşüp, bu olay süresince ay tutulması hasıl olur. Onun melekleri de iki fırka olup, tıpkı güneş tutulması vaktindeki minval üzere hareket ederek, ayı arabasına koyarlar; ay tekrar parlayıp, karanlık geceyi ışıklandırır. Melekler onu alıp, battığı yere götürürler.

Ay ve güneş tutulmasının faideleri vardır. Biri budur ki, güneş ve ayı tanrı edinenlerin sözlerinin çürüklüğü ortaya çıkar. Zira, değişikliğe uğrayan nesne, tanrı olamaz. Biri dahi budur ki, ay, ayın son üç gününde güneşin ışığından kurtuldukta; görünmez olduğu ve tam dolunay halindeyken tutulduğu; bunun da kemale ermenin noksana yakınlaşmak olduğunu gösterdiği, çünkü her kemalin bir zevali olduğunun kaçınılmazlığıdır.

Şu hale emniyette bulunan kemal sahiplerine, belâdan emniyet olmayıp, hazreti Hak'ka yönelmek lâzımdır. Nitekim Habib-i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem: "Emniyeti bekleyerek belâda olmayı, emniyetteyken belâdan sakınmaktan daha çok severim. Çünkü Allah bir kuluna ancak belâ için emniyet verir," buyurmuştur.

Güneş ve ay tutulmasının bir faideleri dahi budur ki; kıyamet gününde yüzlerin beyaz ve siyah omalarıı hatırlayıp, kulun tedarikli olması her dem Hak'kın rızasını gözetmesidir.

Güneş ve ay tutulmalarını görenlerin, tevbe ve istiğfarla Allah'a yönelmeleri lâzım olur.

SuFi
04-03-2009, 16:26
Dördüncü Madde


Kâinatı bazı durumlarını ve atmosferi bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler demişlerdir ki: Hak Taâlâ, yukarıda anlatılan denizin altında olan hava denizinin ortasında, yerle gök arasında bir su denizi daha yaratmıştır. Ona yasak deniz, derler. Onda, balıklar gibi çeşitli yaratıklar yüzüp, gezerler. Bu denizin suyuyla Nuh Tufanı olmuştur. Nuh kavmi onunla helâk bulmuştur. Hak Taâlâ, yağmur indirmek murat eyledikte; gökler üzerinde ola rızıklar denizinden belli vakitlerde, taksim edilmiş rızıkları göğe indirir ve yasaklanmış denize ulaştırır. Ondan rüzgâra yükleyip, bulutlara bildirir. Ta ki rızıklarla donatılan suyu, kalbur misali eleyip, yağmur damlaları eyleye. Ondan hem damlayı, Hak'kı emriyle bir melek indirip, kendi mevziine koyar. Çünkü melekler, nurdan yaratılmıştır, onun için yağmur indirmek gibi işlerde birbiri üzerine yığılmayıp, ışık şuaları gibi birbirinden geçerler. Gökten yere inen her yağmur damlası, ölçülü, tartılıdır; karaya ve denize yararı çoktur. Eğer, yağmur damlası rızık ile donanmış ise, ondan kara nebatlar hasıl olur, denizde incilere ulaşır. O halde rızıklar, denizden yağmur denizine, orada bulutlara, onlardan da karaya ve denize iner. Hak Taâlâ, atmosferde, yani hava denizinin içinde kardan ve doludan nice yüzbin dağlar yaratmıştır. Yerin bir tarafına kar, bir tarafına dolu gönderecek oldukta; bunlara vekil olan Mikail aleyhisselama emreder. O dahi vekili olan İsmail adlı meleğe emredip, murat eylediği yere, istediği kadar her tanesini bir melek koyar. Nitekim Hak Taâlâ: "Görmedin mi ki Allah, bulutları sürüklüyor; sonra bulutların arasını topluyor, sonra onu bir yığın haline getiriyor. İşte görüyorsun ki, yağmur bunların arasından çıkıyor. Allah, gökte dağlar halindeki birikintilerden dolu indiriyor da, dilediği kimseye bununla musibet veriyor, dilediğinden de onu bertaraf ediyor. Şimşeğin parıltısı neredeyse gözleri alıverecek." (24/43), buyurmuştur.

Hak Taâlâ, yeşil cevherden suyu yarattıkta; onun buharından rüzgârı yaratmıştır. Yer ve gök arasında olan rüzgâr üç kısımdır. Birisi kısır rüzgârdır ki, Ad kavmine gönderilmiştir. Birisi kara rüzgârdır ki, yıldızlar denizini, yağmurlar denizini, kar ve dolu dağlarını yüklenip, atmosferde tutmuştur. Üçüncü rüzgâr, yerdekilerin rüzgârıdır ki, doğu-batı, güney-kuzey yönlerinden hareket eden havadır. O, bulutları ve buharları birleştirip ayırır, yağmur ve kar inecek yerlere akıp gider. Şu halde rüzgâr esmesi de Mikail aleyhisselamın tedbirine uygundur ve onun hareket ettirmesine bağlıdır: Onun izniyle esip, izniyle kesilir.

Hak Taâlâ, bu havayı yaratıklarının ruhlarına nefes etmiştir. Bu rüzgârı, fera ve sürûr; eşyanın ve işlerin düzenleyicisi etmiştir. Çünkü rüzgâr olmasa, her şey kokar ve bozulurdu, bütün canlılar yerde helâk bulurdu. Rüzgârın yağmuru ve bitkileri beslemesi gibi faydaları çoktur. Yüzleri güzelleştirme, hayatı koruma ve hayata nefes verme gibi özelliklerinin nihayeti yoktur.

Hak Taâlâ, bulutları, içleri boş ve latif biçimde yaratmıştır. onları, Mikail aleyhisselamın yardımcıları havada toplayıp, yere yakın getirdikte; gökyüzünü örtüp, kesif bir bulut olurlar. Hak Taâlâ, bulutların sevki için Ra'd adlı bir küçük melek yaratıp, onu, Mikail aleyhisselama tâbi kılmıştır. Onun demirden bir kırbacı vardır ki, kamçıyla bulutları develer gibi sevk eder. Vuruşunun şiddetiyle kırbacından ateş çıkar ki, ona şimşek derler. Eğer o ateşin kıvılcımı yere düşerse, ona yıldırım derler. O korkutucu gök gürültüsü, küçücük bir melek olan Ra'd'ın sadasıdır ki, Hak'kı hamd ile tesbih eder. O, bulutları yerlerine sevkedip gider. Nitekim Hak Taâlâ Kelam-ı Kadim'inde: "*ök gürültüsü, Allah'ı hamd ile tesbih eder; melekler de Allah'dan korkarak tesbih ederler," (13/13), buyurmuştur.

Hadis-i şerifte vârif olmuştur ki, havada ortaya çıka yeşil ve kırmızı kavis Kuzah kavsi değildir, zira Kuzah şeytanın namıdır. Belki o Allah'ın kavsidir ki, rahmet alâmeti, kudret belirtisi ve bereket habercisidir.

Hak Taâlâ, yeryüzüne komşu olan havayı, lâtif yaratmıştır. Ta ki yeryüzünde bulunan yaratıklar onu, koklayarak teneffüs edip, hayat bularak yaşayalar. Bu havanın üstünde duman, onun üstünde beyaz bulutlar, onun üstünde yağmur bulutları, onun üstünde uça kuşlar yaratmıştır ki, kuşların ne yasaklanmış denizde yuvaları vardır, ne yeryüzünde yuvaları vardır. Onlar ancak hava yerler, hava içerler; havada uyurlar, havada çiftleşirler. Yumurtaları havadan düşerken, ruh bulup yavru olur ve kanatları tamamlanana kadar, kuş olup uçana dek düşerler. Bundan sonra da yukarı doğru uçup, hemcinslerine giderler. Bunların bulunduğu havanın üstünde, kar ve dolu dağları, bunun üstünde yasaklanmış deniz, bunun üstünde lâtif hava ve bunun üstünde yıldızlar denizini yaratmıştır. Güneş, ay ve yıldızların nurları büyük ve şiddetli olup, onlarla bizim aramızda bulunan lâtif hava, saf deniz, kar ve bulutlar az olduğundan büyük bir engel teşkil etmez. Eğer, güneş ile yer arasıda bütün bunlar, bu kadarcık engel teşkil etmeseydi, güneşin sıcağına asla tahammül olunmazdı.

SuFi
04-03-2009, 16:31
4-BÖLÜM



DÖRDÜNCÜ BÖLÜM


Yedi denizin, sekiz kaf dağının, yedi yerin ve her tabakanın sakinlerini, cehennemi ve şedi tabakasını ve her bir tabakasında bulunanların, kıyamet şartlarının ve kıyamet hallerinin, âlemin yokoluşunun ve mahşerin durumlarının yaratılış keyfiyetini; beş madde ile beyan eder.


Birinci Madde


Yedi denizi, dağları, yerleri ve cehennemi özet olarak bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak Taâlâ yerleri ve gökleri yaratmak murat eyledikte; daha önce anlattığımız yeşil cevherlerin suyundan, cennetler ve hazineler altında kalan artığının saf ve lâtifinden yedi göğü yaratıp, ondan kalan bulanık suyu ve tortuyu birbirine vurmuştur. O zaman, bunun özü yüzüne çıkıp, dalgaları yükseldikte; o öz ve dalgalarını dondurmuştur: Yerler ve dağlar olmuştur. Dağlar dahi yerin direkleri olmuştur. Sonra Hak Taâlâ, bütün dağların damarını, yeri kuşatmış olan kaf dağına bağlamıştır. Bir büyük meleği, zelzeleye müvekkel edip, dağların damarlarını onun eline vermiştir. Şu halde Hak Taâlâ, bir yein halkını isyanlardan men ve yasak etmek murat eyledikte; o melek, Hak'kın emriyle o yerin damarını hareket ettirir. Ta ki oranın halkı, o zelzeleden korkuyla kendilerine gelip, Hak Taâlâya yöneleler ve itaatkâr olalar.

Bundan sonra yedi denizi yaratmıştır ki, en küçüğü yerin çevresini, kaf dağının ötesinden kuşatır. Onun nâmı bahr-i muhit olmuştur. Onun gerisindeki ikinci denizdir ki, namı: Kaynes'tir. Onun ötesindeki üçüncü denizdir ki, nâmı: Esam'dır. Onun ötesindeki dördüncü denizdir ki, nâmı: Muzlem'dir. onun ötesindeki beşinci denizdir ki, nâmı: Mırmas'dır. Dnun ötesindeki altıncı denizdir ki, nâmı: Sâkin'dir. Onun ötesindeki yedinci denizdir ki, nâmı: Bâki'dir. Yedi denizin sonuncusu odur. Bütün bu denizler, birbirini kuşatmıştır. her birinin eni beşyüz yıllık yoldur. Hak Taâlâ, yeşil cevherin artığından her iki deniz arasında, ilk denizle yerin çevresi arasında ve yedinci denizin ötesinde birer yeşil kaf dağı yaratmıştır ki, sayıları sekize yetmiştir. Bu dağların her birinin eni beşyüz yıllık yoldur. Bundan sonra Hak Taâlâ, kudretiyle, çadırla misali yedi dağı üzerine yedi göğün kenarlarını kubbeler gibi kuymuştur. Sekizinci kaf dağı ise, dünya göğünün içinde, bahr-i muhit ile yer arasında hepsinden mücerre ve sade kalmıştır. Hak Taâlâ o yeşil dağı, göğün içinden güneş ışığı, ay e yıldızların nuruyla aydınlatıp, şuaları kaf dağından havaya aksettiğinden, renksiz hava yeşil renk gösterip, halk bunu göğün rengi zannederler.

Hak Taâlâ, yedi göğün her birisini, balıklar gibi binlerce çeşit yaratıkla dopdolu etmiştir. Yedi göğün duvarı olan kaf dağının ötesinde bir büyük yılan yaratmıştır. Yılan, büyük dağı halkı gibi kuşatıp, başını kuyruğu üzerine koymuştur. Kıyamete dek Hak Taâlâ'ya yüksek savtıyle tesbih eder. Bu denizler ortasında yedi yer, bir gemi gibi hareketli ve huzursuz iken, Hak Taâlâ bir büyük melek tayin etmiştir ki, yerlerin etrafını kavrayıp, bir omuzu üzerinde sâki kılmıştı. Sonra Hak Taâlâ, o meleğin ayağı sağlam dursun için yeşil yakuttan bir büyük kare biçiminde kaya yaratmıştır ki; onun en üst düzeyinde bin vâdi yaratıp, her birini bir deniz ile ve her denizi binlerce çeşit yaratıkla doldurmuştur. Daha sonra Hak Taâlâ, o kayayı sabit tutmak içi bir büyük kırmızı öküz yaratmıştır ki, onun kırkbin başı, kırkbin boynuzu, kırkbin ayağı vardır. Her iki ayağı arası bir yıllık yoldur. Kayayı, boynuzları ve sırtı üzerine yüklenmiştir. Bu öküzün adı: Liyunan'dır. Sonra Hak Taâlâ, onun ayaklarını sabitleştirmek için bir büyük balık yaratmıştır ki, yedi deniz onun ağzında bir damla gibidir. Sonra Hak Taâlâ, o balığın altında bir büyük deniz yaratmıştır ki, büyük alık, bu büyük denizde sükûn ve karar etmiştir. Sonra Hak Taâlâ, o denizi altıda, yedi tabaka cehennem yaratmıştır. O büyük deniz, cehennem üzerinde sâkin olmuştur. Sonra Hak Taâlâ, yedi cehennemin altında sert rüzgâr yaratmıştır ki, sair ve sakar (cehennemin iki tabakası) onun üzerinde karar kılmıştır. Daha sonra Hak Taâlâ, o rüzgârın altında karanlık ve onun altında pere yaratmıştır. Yaratıkların ilmi o perdeye dek yetmiştir. Mülkünü ve mülkünde olanları Allah daha iyi bilir.

SuFi
04-03-2009, 16:36
İkinci Madde


Yedi yerin durumlarını ve her tabakanın sâkinlerini, cehennemin yedi tabakasını ve her birinin isimlerini ve oralarda bulunanları ayrıntılarıyla bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak Taâlâ, kudretiyle yerleri birbirinin altında yedi tabaka yaratmıştır. Her yerin genişliği ve her iki yerin ara mesafesini beşyüz yıllık yol edip, hava ile dolu eylemiştir. İlk tabakanın nâmı: Dimka'dır. Kısır rüzgâr gibi havası nâhoştur. Onda bi çeşit yaratık vardır ki, Berşem nâmıyle meşhurdur. onlara hem hesap, hem azap vardır. İkinci tabakanın adı: Celde'dir. Onda cehennemlikler için azabın he türlüsü hazırdır. Buranın kavminin ismi: Tamas'ıdr. Birbirlerini yerler. Üçüncü tabakanın adı: Celde'dir. Onda cehennemlikler için azabın her türlüsü hazırdır. Buranın kavminin ismi: Tamas'dır. Birbirlerini yerler. Üçüncü tabakanın ismi: Arka'dır. Onda katır gibi akrepler vardır ki, kuyrukları mızraklar benzeridir. Her birinin kuyruğunda üçyüz boğum vardır ki, öldürücü zehir ile dolmuştur. Onun sakinleri bir hasis taifedir ki onlara: Kabes derler. Onların yiyeceği toprak, içeceği rutubettir. Dördüncü tabakanın adı: Harba'dır. Onda dağlar gibi ejderhalar vardır ki, kuyrukları uzun hurma ağacı gibidir. eğer birinin zehiri bahr-i muhite karışsa, denizdeki yaratıkların cümlesi helak olurlardı. Onun sâkinlerine: Cülhan deler. Onların ne gözleri, ne ayakları vardır, ancak iki kanatları vardır ki, uçarlar. Beşinci tabakanın adı: melsa'dır. kavminin adı: Muhtat'dır. Sayıları hesaba gelmez. Biribirlerini yerler. Orada kükürtten dağlar gibi taşlar vardır ki, kâfirlerin boyunlarına bağlayıp, cehenneme bırakırlar. Altıncı tabakanın adı: Siccin'dir. Cehennemliklerin amel defterleri oradadır. Sakinlerine: Kutata derler. Cümlesi kuş şeklindedir. Lâkin elleri adam eli gibi, kulakları öküz kulağı gibi, ayakları koyun ayağı gibidir. Onlar, melekle gibidir; yemezler, içmezler, uyumazlar ve cinsî ilişkide bulunmazlar. Daima Hak Taâlâ'ya ibadet ederler. Bir rivayette, ateşliklerin ruhları, kıyamete kadar orada hapsolmuşlardır. Yedinci tabakanın adı: Ucba'dır. Kavminin adı: Cüsum'dur. Cümlesi kısa boylu, siyah habeşli gibidir. Elleri ve ayakları, yırtıcı hayvan pençesi gibidir. Ye'cüc ve Me'cüc'ü onlar helak etseler gerektir. Halen, lânetlenmiş İblis, taraftarlarıyla onda sâkindir. Kendisi bir taht üzerinde oturur. Yandaşları etrafında saf saf durup, her biri yeryüzünde insanoğlunu sapıtmakla ettikleri fesat ve fitneleri, İblis'e arz ederler. Onlardan her kimin şer ve fesadı çok ve büyük ise; İblis onu yanına alıp, sahte övgüler düzüp, iltifat ederek yakınlarından sayar. Hak Taâlâ, Ümmet-i Muhammed'i onların şerlerinden korusun. Amin. Anlatılan bu yerin ortasında karanlıktan bir perde vardır.

Bu yedi tabaka yer, büyük bir meleğin omuzunda karar kılmıştır. Hak Taâlâ, yedi yer altında bulunan yeşil kaya, kırmızı öküz, büyük balık ve büyük denizden aşağıda kendi haşmetinden yedi tabaka cehennem yaratmıştır ki, birbirinden aşağıdadır. Her tabakanın arası beşyüz yıllık mesafedir. Cehennemin yedi kapısı vardır ki, her birinin içinde ateşten yetmişbin dağ vardır. Her dağda ateşten yetmişbin vâdi vardır. Her bir vâdide ateşten yetmişbin kale vardır. Her kalede ateşten yetmişbin ev vardır. Her ev içinde ipler, sandıklar, tokmaklar, topuzlar, zincirler, bukağılar, köpekler, yılanlar, zehirli akrepler, kaynar ve irinli sular, zehir ve zakkum emsali bin türlü azap vardır. Onda kara yüzlü, gök gözlü zebani melekleri vardır ki, cümlesi sağırdır ve onlarda merhamet duygusu yaratılmamıştır. Öyle çoktur ki hesabı yoktur. Hak Taâlâ, zebanilere bir büyük ve heybetli melek vekil etmiştir ki, ona Mâlik derler. Yedi cehennemin hâkimi ve kapıcısı odur.

İlk cehennemin adına: Cehennem derler ve azabı, ötekilerinden hafif, daha zariftir. Bu, Muhammed Ümmetinin âsileri için yapılmıştır. İkinci tabakanın adı: Sair'dir. Hıristiyanlar onda eserdir. Üçüncü tabakanın adı: sakar'dır. Yahudiler için kararlaştırılmış ebedî duraktır. Dördüncü tabakanın adı: Cahim'dir. Mürtedler ve şeytanlar için azabı elimdir. Beşinci tabakanın adı: Hutame'dir. Gayya kuyusu ondadır. Ye'cüc, Me'cüc ve kâfirlerin yeridir. altıncı tabakanın adı: Leza'dir. Puta tapanlar, ateşe tapanlar ve sihirbazlar için hazırdır. Yedinci tabaka ki, ta diptedir ve adı: Haviye'dir. O, mülhitleri, zındıkları, yalancıları ve münafıkları kucaklayıcıdır. onun ateşi, harareti, azap ve şiddeti hepsinden üstündür. Cehennemin tabakalarının tümü, yedibin tabakadan ziyadedir. (Allahım, bizi cehennem azabından koru; affınla ey bağışlayıcı!)

SuFi
04-03-2009, 16:38
Üçüncü Madde



Alem ağacının meyvesi olan Adem aleyhisselâmın ruhu, cümleden önceyken, cümleden sonra ortaya çıkmasını ve cennete çıkmasını ve oradan inmesini; zürriyetiyle yeryüzünün imaratını ve onun neslinden Habib-i Ekrem Muhammed sallallahü taâlâ aleyhi ve sellem hazretlerinin doğuşunu, onun şeriat ve efendiliğinin bâkî olduğunu bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak ile demişlerdir ki: Hak Taâlâ, ruhlar âlemini yaratıp, ikibin yıl kadar müddetten sonra cesetler âlemini dahi icat eyleyip, altı günde arş-ı âlâdan karanlık ve perdeye varıncaya dek cümlenin tamamiyle nizamını vermiştir. Sonra kendisine yakın melekleri arş-ı azamın ayağında iskân edip, korkan ve saf tutan melekler için arşın çevresini mekan eylemiştir. Diğer kerim meleklerin mertebelerince her zümresine belirli bir makam ihsan edip; bir sınıfını kürsüde, bir sınıfını sidrede, bir sınıfını liva-yı hamd altında ve daha birçok sınıflarını cennette huri ve gılmanlar ile iskân eylemiştir. Meleklerin nice bin sınıflarıyle gökler, yerler, denizler ve cehennemler dolmuştur. Onları, yerlerde ve denizlerde olan yaratıklarına hizmetçi kılmıştır. Cehenneme dolan melekler zebaniler olmuştur. Mücerret ruhlar, bölük bölük askerler olup, gökleri ve yerleri kuşatmış olan İsrafil'in surunun içinde, her zümre mertebesince makamını bulmuştur. Çünkü Hak Taâlâ, gökleri ve yeri yarattığı gün, cisimler âleminin her semtini arş-ı âlâdan en aşağı perdeye varıncaya dek melekler, ruhlar, cisimler, yaratıklar ile dopdolu kılmıştır.

Bu dünyayı dahi yani yeryüzünü hem çeşitli yaratıklardan hâli koymayıp, o vakitte çıplak zeminin bütün vâdilerinde ve dağlarında darı bitirip, bütün yeryüzünü iyice doldurdukta; kudretiyle bir tavus kuşu yaratıp, dünya dolusu darıyı ona rızık etmiştir. Bundan sonra tavus kuşu, kendisine verilen rızkı yıllarca yiyip, on adet vâdide darı kaldıkta; korkusundan günde on tanesini yerinden kaldırırdı. Bir zaman sonra bir vâdi darı kalmıştır. Bu durumda kuş, günde bir tane ile kanaat etmiştir. Ta ki, kendisine ayrılan rızık bittikte; kuşun eceli gelmiştir. Bir kere fikrolunsa ki, bu köhne dünya ne zamandan beri bu nizamı bulmuştur. Ve nelerden geri kalmıştır; akıl sahiplerine son derece ibret tevhası olmuştur. Bundan sonra Hak Taâlâ, hikmetiyle bu yeryüzünde renksiz ve dumansız ateşten cinleri yaratıp, Mearic ismiyle dahi isimlendirmiştir. Mearic, cinlerin babasıdır. Ondan eşini yaratıp, Mearice nâmıyle ad vermiştir. Onların evlenmesinden cin taifesi doğup, nice yüzbin kabile vücuda gelmiştir. Lanetlenmiş İblis, onlardan peyda olmuştur. Cin taifesi o derece çoğalmıştır ki, yeryüzünü doldurmuştur. Onların aslî suretleri insan suretindedir. Melekler gibi lâtif cisimli olduklarından, murat ettikleri suretlerde teşekkül ederler. Onların zürriyeti çok olduğundan yeryüzüne sığmayıp, lânetlenmiş İblis, çocuklarıyla dünya göğüne çıkıp, onda sakin olmuştur. Bütün cinler, gece ve gündüz Allah Taâlâ'ya ibadet edip, asla âsi olmazlardı. Böylece yedibin sene geçtikten sonra yeryüzünde kalanları, türlü bozgunculuklara ve kan dökmeye başladılar. İtaatı terk edip, isyan işlediler. Bundan sonra Hak Taâlâ, her yüz yılda bir kere kendilerinden peygamber gönderdikçe; onu helâk edip onikibin senede yüzyirmi peygamber katletmiş8lerdir. Bundan sonra Hak Taâlâ, onlara hışmedip, dünya göğünde sakin olan iblis'i çocuklarıyla yeryüzüne gönderip, yerde olan cinleri bir yere topladıkta; gökten bir ateş inip; cümlesini yakmıştır. "Gökten gönderdiği iblis soyunu denizlerdeki adalarda iskân edip, İblis, Allah'a gayet itaatkar ve boyun eğici olduğundan, onu yedinci göğe kaldırmıştır. İblis, ilahî dergahta makbul olmuş, allah onu cennete sokmuştur. Yeryüzü boş kalmasın için, dünya göğünden melekler indirip, iskân etmiştir. Onlar da, hak Taâlâ'ya ibadetle meşgul olup, bin yıl dahi bu minval üzere gitmiştir ki, cinlerin babası Mearic yaratılalıdan beri yılların sayısı yirmibin yıla yetmiştir.

Bundan sonra Hak Taâlâ, âlemin efendisi, insanların babası olan Hazreti Adem aleyhisselamı yaratmak murat eyledikte; Azrail aleyhisselamı gönderip, yeryüzündeki yedi iklimden toprak aldırmıştır. Cebrail aleyhisselamı gönderip, o, kuru toprağı kırk gün yoğurmuştur. Bundan sonra Hak Taâlâ, o çamuru en güzel biçim üzere Numan vâdisinin içinde şekillendirmiştir. Kendi ruhundan onun başına üfleyip, yeryüzünde onu meleklerin secde yönü ve insanlara peygamber etmiştir. Bütün melekler ona secde eyledikte; İblis, buna "hayır" deyip, secde etmediği için lânetlenmişlerden ve kovulmuşlardan olmuştur. Kıyamete kadar da mühlet almıştır. Sayısız zürriyetiyle Adem'in zürriyetine tasalluta fırsat bulmuştur. İnsanoğlunun bedeninin her yerinden girip, damarlar içinde kan gibi akıp, yoldan çıkarmaya çalışır. Lâkin hiç kimseyi cebren âsi ve kâfir edemez. Ancak ibadetleri acı ve zor, günahları lezzetli ve kolay göstermekle vesvese eder. Hak Taâlâ, cümlemizi onun şerrinden korusun. Amin!

Hak Taâlâ, Adem peygamber aleyhisselamı yeryüzünde yarattıktan kırk yıl sonra onu göklere kaldırıp, firdevs cennetine sokup, cennet elbiseleri giydirip, çok nimetler ihsan etmiştir. Ona, bir nimeti verdikçe: "Bu nimetle kanaat eder misin?" deyip, Adem aleyhisselama hitap etmiştir. O dahi: "Kâni değilim ya Rabbi!" diye cevap vermiştir. Ta ki, Adem aleyhisselama bir gaflet verip, sol kaburga kemiğinden Hazreti Havva anamızı yarattıkta; Adem, gözünü açıp, görmüştür ki, yanında kendi benzeri bir sevimli insan oturmuştur. Böylece onunla sohbet, ülfet ve vuslat hâsıl oldukta; Hak Taâlâ, yine hitap edip buyurmuştur ki "Ey Adem! Bu nimetimle nicesin?" O dahi cevap vermiştir ki: "Ya Rabbi! Hesapsız ynimetinin denizine batmışımdır. Bu nimetini, cümleden büyük bulmuşumdur. Bununla kanaat kılmışımdır. Çünkü Havva ile sükûnet bulup, ülfetiyle ünsiyet kılıp, ondan kâm almışımdır. Bundan gayri ikrama hacet kalmayıp, bu ihsanının şükür ve sürûruyla dolmuşumdur." Bundan sonra Hak Taâlâ, ona: "Ey Adem! Havva ile cennetimde sâkin olup, her nimetten lezzet alasınız. Ancak buğday ağacına yakın gelmeyesiniz. Ondan yiyip, bana âsi olmayasınız," diye tenbih buyurmuştur. Bu minval üzere hazreti Adem, Havva ile bin yıl kadar cennet safalarını sürmüşlerdir. Bundan sonra Adem babamız, Havva anamızın sözüne uyup, buğday ağacından alıp, ikisi de yedikte; Hak Taâlâ aleyhisselam, Hindistan'da yüksek bir dağ üzerine inmiştir. İkiyüz yıl o dağda ağlayıp, tevbeye meşgul oldukta; tevbesi kabule yetmiştir. Havva anamız dahi, adem babamızı isteyip ikiyüz yıllık hasretle Arafat dağı üzerinde kavuşmak müyesser olmuştur.
NAZM
İki canibden ol iki müştak

İkisi bile mübtela-yı firak

Birbirine heman eriştiler

Ağlaşıp, sarmaşıp, görüştüler.

Bundan sonra Şam'a gelip, onda kalıp, Habil ve Kabil orada dünyaya gelip, yine Hindistan'a gitmişlerdir. Ömürlerinin süresi ikibin sene oldukta; hazreti Adem aleyhisselam Serendib adasında; ondan kırk yıl sonra hazreti Havva Cidde'de vefat etmişlerdir.

Bundan sonra Adem ile Havva'nın zürriyetleri yeryüzünü meskûn ve mamur etmişlerdir. Hazreti Adem aleyhisselamın neslinden ice bin kimseler nübüvvete ermişlerdir. Hazreti Adem'den altıbin sene geçtikte; Mekke-i Mükerreme'de hazreti İsmail evladından, Kureyş Kabilesinden, Haşim Oğullarından Abdullahl'ın sulbünden Muhammed Mustafa sallallahü taâlâ aleyhi ve sellem hazretleri dünyaya gelip, kırk sene velayet zevkiyle safalar sürmüştür. Kırkbir yaşında bütün insanlara ve cinlere peygamber olup, onüç sene Mekke'de kâfirlerden cefalar görmüştür. Mekke'de mağlûp iken, Medine'ye hicret etmiştir. Hicretin onuncu senesi Mekke4ye galip gelip fethederek, yine Medine'ye gitmiştir. O seni Medine'de yaşı altmışüç yıla yetmiştir. O sene de Medine'de vefat etmiştir. Bizim Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem odur ki: Peygamberlerin sonuncusudur, ondan sonra peygamber gelmez, şeriatı kıyamete dek bâkidir; ortadan kaldırılmaz, değiştirilmez, hükümleri bozulmaz. Hicretten bu zamana gelinceye dek ay senesine göre tarih, binyüz yetmişe, yetmiştir. (H. 1170 / M. 1756). Şu halde zamanın sonu olup, dünyanın ömrü geçip gitmiştir. Kıyamet yakın olup; edep, haya, sevgi, vefa, doğruluk ve safa yitmiş ve batmıştır. Zira ki Peygamberimiz sallallahü taâlâ aleyhi ve sellem hazretlerinin haber verdiği kıyamet şartlarının nicesi zuhur etmiştir. (Ey Allahım! Ahirzamanın fitnesinden bizi koru. Bizi şehadet ve iman ile dünyadan çıkar; rahmetinle ey Rahman ve Rahim olan Allah!)

SuFi
04-03-2009, 16:42
Dördüncü Madde


Kıyametin şartlarını, kıyametin alâmetlerini, surun üfürülüşünü, zelzele ve insanların perişanlığını, yaratıkların helakini ve göklerin harap olmasını bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, sadece muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Kıyametin şartları ve kıyametin alâmetleri iki çeşittir. Biri gizli alâmetler, biri de açık alâmetlerdir.

Gizli alâmetler: İnsandan izzet, hürmet, muhabbet, şefkat, edep, haya, cömertlik, ahde vefa, doğruluk, safa, dostluk, takva, şeriatın yürürlükten kalkması gibi. Şehirlerde mescitlerin çoğalması ve cemaatin azalması, binaların yüksek olması, elbiselerin incelmesi, kadınların ve çocukların hakimiyeti ele geçirmesi, kadınların erkekler, erkeklerin kadınlara benzemesi, homoseksüelliğin ve kadınlar arasında seviciliğin yaygınlaşması, eşyanın bereketinin azalması, akraba ziyaretinin ve şeriata uygun alış-verişin kesilmesi, kötülerin hürmet görmesi, iyilerin hakir görülmesi, cariyelerin efendilerini doğurması, kan dökülmesi, fisk ve fücurun artması ve kabirlerin süslenmesi gibi işlerdir ki, bunlara kıyametin şartları dahi derler.

Açık alâmetler: Kıyametin açık alâmetleri ondur.


1- Deccalın çıkışı.

2- Üç gece üstüste ay tutulması.

3- Üç sene boyunca yedi iklimde kıtlık olması.

4- Büyük bir dumanın her tarafı kaplaması.

5- İsa aleyhisselamın Şam'daki beyaz minare üzerine inip, Deccal'ı öldürerek, Şeriat-ı Muhammediyye ile amel etmesi.

6- Resul-ü Ekrem'in soyundan Mehdi çıkıp, kırk yıl adâlet üzere gidip, Hazreti İsa aleyhisselamı bulması.

7- Dâbbe-tül-Arz'ın vücuda gelmesi.

8- Ye'cüc ve Me'cüc'ün İskender seddinden çıkarak, yedi iklimi istilâ etmesi.

9- Hazreti İsa aleyhisselamın Mekke-i Mükerreme'ye gelip, buradan ahirete gitmesi; bundan sonra da Kâbe'nin yıkılması.

10- Güneşin batıdan doğup, orada dolanması.

Bu şartların ve alâmetlerin ortaya çıkmasından sonra misk ve anber kokusu gibi serin ve temiz rüzgâr esip, müminlerin ruhları bu rüzgârın tatlılığıyla çıkar. Bundan sonra Kur'an-ı Kerim'in hükümleri yeryüzünden kalkıp, halkın cümlesi cehalette kalır. Yüz yıl dahi öyle gider.

Müfessirle dahi ittifak etmişlerdir ki: Bütün bunlardan sonra Hak Taâlâ, İsrafil aleyhisselama suru üfürmekle emreder. Hemen o an surun narasının heybetinden yedi gökte ola meleklerin ve yedi yerde olan yaratıkların cümlesi, kıyamet koptu sanıp, yüzleri üzere düşüp, kendilerinden geçerler. Gökler ve yerler titreyiş ve sarsıntıyla düşüp, yıldızlar dökülür. Saçlar, sakallar ağarıp, hamileler doğurup, insanların cümlesi kendinden gidip, sarhoşlar misali kalırlar. Bu, surun ilk üfürülüşüdür ki, ondan bu heybetleri alırlar. Kırk yıl dahi bu minval üzere gider. Bundan sonra Hak Taâlâ, İsrafil aleyhisselama yine sura üfürmekle emreder. Bunun üzerine o dahi ikinci üfleyişte suru öyle güçlü üfler ki, şiddetinden bütün dağlar o demde düzlenerek yerlerinden kopup, havaya çıkıp, atılmış pamuk gibi bulut olurlar. Yedi gök, pare pare olup, yeryüzüne su gibi eriyip dökülürler. Denizlerin suyu kupkuru olup, güneş ve ayın ışığı gidip, kapkara olurlar. Cihanı karanlık kaplayıp, arş-ı âlâdan aşağıların aşağısına belki perde altına dek, her ne kadar yaratık ve melek varsa cümleten helâk olup, fena bulurlar. Ancak Allah'a yakın meleklerden sekiz melek kalırlar. Onlar; Cebrail, Mikail, Rıdvan ve Azrail'dir. Öteki dördü; arşın taşıyıcılarıdır ki, birisi İsrafildir. Bundan sonra Azrail aleyhisselam, o yedi meleğin dahi ruhlarını kabzeder. En son kendi ruhunu kabzederken bir çığlık atar ki, narasının sadası gökleri geçip, yerlere gider.
Şu halde her can, ölümü tadıp, yok olur. İki âlemde bir kimse kalmayıp, ancak Celal ve ikram sahibi olan Allah Taâlâ kalır. Bu âlem, harap, boş, tenha virane gibi, kırk yıl daha bu durum üzere kalır. Ve kimse olmadığından yine kendisi: "Her şeye galip olan tek Allah'ın!" (40/16) deyip, kendi kendisine cevap eder.

SuFi
04-03-2009, 16:47
Beşinci Madde

Surun üçüncü üfürülüşünü, ölülerin diriltilişini, cesetlerin haşrini, amel defterlerini, hesabı, mizanı, sırat köprüsünü, arafı özet olarak bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, müfessirler ve muhaddisler ittifak etmişlerdir ki: Hak Taâlâ, yeryüzünü şiddetli bir rüzgâr ile dümdüz edip, Şam sahrasının hizasında mahşer yerini yüzbin yeryüzü kadar geniş eder. Arş altındaki hayat denizinden kırk gün devamlı olarak insan menisi gibi bu dünyaya yağmur iner. Bütün yeryüzü deniz gibi doldukta; çamur tabakasında toprak olan insan ve hayvan bedenlerinin tümü, o yağmuru çekip, bütün parçaları bir yere gelip, her ceset evvelki görünümünde olup, yeryüzünde bakla gibi biter. Her beden, kendi olgunluğuna yeter. Sonra Hak Taâlâ, en son ölen sekiz meleği diriltip, İsrafil aleyhisselama: "Suru üfle!" diye emreder. O dahi, üçüncü üfleyişi öyle zarif ve lâtif üfler ki, surun içinde sakin olan ruhlar, o demde ufuklara yayılıp, her can kendi kafesini bulur. Nasıl ki, koyun sürüsü içinde her kuzu kendi anasını bilir; bunun gibi her can kendi cismini bilip ve bulup onunla kalır. İlk ve son yaratıklar, melekler, huriler, insanlar, cinler, şeytanlar, deniz hayvanları ve her hayvanları, bütün haşereler, kıyametin bir anında tamamen ruh bulurlar ve mahşer yerine her taraftan toplanırlar. Peygamberlere, velilere, âlimlere ve salihlere cennetten elbiseler ve buraklar gelip; giyip ve binip, arşın gölgesine gidip, minber ve kürsüler üzerinde rahat ve selametle otururlar. Geri kalan yaratıkların cümlesi, aç, susuz, başları açık, çıplak, yalınayak yürüyerek, düşe kalka arasat meydanına gelip, mahşer yerinde haşrolurlar. Sıklaşıp, ayak üzerinde dururlar. Tepelerine güneş, bir mil miktarı yakın olup, hararetten çok ter dökerler. Kimi topuğuna, kimi dizine, kimi göğsüne, kimi boğazına dek ter içinde kalırlar. Niceleri ter denizinde gömülürler.

Cehennemi, yeraltından mahşer meydanına yetmişbin saf zebaniler getirirler. Mahşer halknı, halka gibi kuşatırlar. Mahşer halkı, ellibin yıl kadar hesabı beklemekle o halde sıkıntı içinde kalırlar. Dünyada, Kiramen kâtibin; yazdığı amel defterlerini sahiplerine verirler. Müminlee ve itaatli olanlara sağdan, kâfirlere ve bozgunculara soldan verirleri. Hak Taâlâ, bütün yaratıklarına orada vasıtasız kelam söyler. Kıyametin bir anında hepsinin hesabını görüp; kimine hitap, kimine itap eyler. Hak Taâlâ, mazlumun hakkını zâlimden alıp, zâlimin hasenâtı varsa mazluma verir; yoksa, mazlumun günahlarını zâlime yükler. Hesaptan sonra hayvanları toprak eder. Kâfirer, hayvanlara gıpta edip, keşke biz de toprak olaydık, derler.

Mahşer yerinde, iki direk üzerinde, bir büyük terazi kurulur ki, her bir direğinin uzunluğu beşyüz yıllık yoldur. Her kefesi yeryüzü kadar boldur. Bu terazi ile mahşer gününde iyilikleri ve kötülükleri ölçerler. İyilikleri ağır gelenler cennete, kötülükleri ağır gelenler cehenneme giderler. Meğer ki, Hak Taâlâ keremiyle kulunu affeyleye veya peygamberlerden, veya velilerden, veya âlimlerden, veya salihlerden şefaat erişe: Eğer imanla vefat eylemiş ise... Zira ki dünyadan imansız gidenlere cennet, mağfiret ve şefaat olmaz ve hiç bir şekilde cehennemden kurtuluş bulmaz. Eğer iman ile gidip, günahları ağır gelip, mağfiret veya şefaat erişmedi ise; o, günahı kadar cehennemde yanıp, ondan sonra cennete gider. Zerre kadar iman ile giden elbette cehennemden çıkıp huzura erer.

Sırat köprüsü, kıldan ince kılıçtan keskindir. Uzunluğu üçbin yıllık yoldur. Bin yıl yokuş, bin yıl düz, bin yıl iniş yoldur. O, cehennem üzerine kurulup, mahşer halkının cümlesi onun üzerinden geçip giderler. Kimi şimşek gibi, kimi ok gibi, kimi seğirtir at gibi, geçerler. Kimi günahlarını yüklenmiş yürür, kimi cehenneme düşüp yanar. Cehennem ise feryat eder ki: "Ey mümin! Tez geç ki hakikatte senin nurun, benim ateşimi söndürmüştür." Şu halde müminler selametle sıratı geçerler. Kevser havuzundan içerler. Onda yıkanıp, ayıp ve noksanlarını tekmil ederler. Cennete girip, herkes mertebesince makamını bulur. Ebediyyen onda zevk ve safa ile kalır. Zira ki cennetlikler, çeşitli nimetlerden zevk alırlar. Mevla'ya kavuşmakla mest ve hayran olurlar. Gözler görmeyip, kulaklar işitmeyip, hatırlara gelmeyen devletler bulurlar.

Cennetle cehennemin arasında kale duvarı misali burç ve mazgalları yüksek bir büyük sur vardır ki, yüksekliği beşyüz yıllık mesafedir. Genişliği nihayetsiz, yapısı renkli cevherlere süslüdür. Ona araf adı verirler. Deliler, müşriklerin çocukları onun üzerinde kalırlar. Cennet semtine bakıp, oradakileri nimetlenmiş gördükte; arzu ile mahzun olurlar. Cehennem semtine bakıp, oradakileri azapta gördükçe, kendi selametleriyle mesrur ve şükredici olurlar. Araftakiler, bir rivayette ebediyyen onda karar edip, kâh mahzun, kâh sevinç ile kalırlar. (Ey Allahım! Ey günahları örtücü! Bizi cehennem ateşinden koru. Bizi, iyilerle beraber cennete koy, âhirette cemalini görmeyi nasip eyle. Seçilmiş Habib'inin hürmetine bizi orada karar kıldır. Amin. Ey affedici!)

Tenbih

Unutulmamalı ki, buraya gelinceye değin yazılan satırların cümlesi, dini işlerden olmakla; bunların hepsini kesin tasdik ve iman ile inanmak, hepimize çok mühim ve çok gereklidir. Zira ki, bunlar din işlerinden, din usulündendir. Bunları, aklî delillerle kıyas etmek caiz değildir. Zira ki, insan aklı, bunları idrak etmekten yoksun ve âcizdir.

Ancak bizim en yüksek arzumuz olan Mevla'ya kavuşmak için kudretinin büyüklüğünü fikretmeye ve düşünmeye işaret ve müjde olan Kur'an âyetleri ve Peygamber hadisleri ölçüsünce; âlemin tasviri, bu miktarca açıklama ile bunda yetinilmiştir. Lâkin âlimlerin ileri gelenlerinden ve velilerin büyüklerinden olan araştırıcıların lideri, tedkikçilerin senedi Mevlana Seyyid Şerif (Allah'ın rahmeti onun üzerine olsun) hazretleri: "Astronomi ilmi, göklerin ve yerin yaratılışını düşünenler için en büyük Sanatkâr olan allah'ı tanımakta ne güzel yardımcıdır!" buyurduğu için ve bütün ilimleri kendisinde toplayan, bitmeyen feyz kaynağı İmam-ı Gazali (Allah'ın rahmeti ona olsun) hazretleri: "Astronomi ve anatomi ilimlerini bilmeyen, allah'ı tanımakta acze düşer," buyurup, anatomi ve astronomi bilginlerini duyurduğu için bir miktar âlemin astronomik yapısından ve bir miktar insan anatomisinden dahi yazılıp, açıklanmak münasip görülmüştür. Ta ki, mütalaasıyla acze düşme durumundan uzaklaşıp, cehalet zindanından çıkasın. İlim ve hikmet mahfeline girip, bilginler zümresine giresin. Hikmetin özüne hulül edip, hakikatın zirvesine yükselesin. Eşyanın hakikatına vâkıf olup, mânânın inceliklerini bilesin. Cihanın sırlarına muttali olup, âlemin durumlarını olduğu gibi bilesin. Kendini tanıma olgunluğuna erip, ondan Allah'ı tanıma devletini bulasın.

(Ey vacib'ül-vücud olan Allah'ım! Ey hayırlar verici! Rahmetinin nurlarını üzerimize saç! Seni kemaliyle tanımakta bize kolaylık ver. Sen münezzehsin ey Allah'ım! Senin öğrettiğinden başkasını biz bilemeyiz, senin anlattığından başkasını anlayamayız. Senin ilham ettiğinden başka marifetimiz yoktur. Sen, alimsin, hakimsin, vecedsin, kerimsin, raufsun, rahimsin. Amin! Ey rahmetiyle yardımcı, ey bağışlayıcıların en bağışlayıcısı!)

ALEM-İ LAHUT LA HALA VELA MELA

1- Yerin altı

2- Arş-ı azam

3- Arşın taşıyıcılarının makamı

4- Arş-ı azamın sütunlarının sonu

5- Kürsünün sütunlarının sonu

6- Ceberût âlemi

7- Kürsü

8- Ruhlar âlemi

9- Melekler âlemi

10- İsrafil'in suru

11- Sidre-i münteha

12- Kalem

13- Tuba ağacı

14- Levh-i mahfuz

15- Liva-yı hamd

16- Cennetin kapıları

17- Melek perdeleri

18- Alevli deniz

19- Yayılmış deniz

20- Taksim edilmiş rızıklar denizi

21- Nimetler denizi

22- Kamkam denizi

23- Hayat denizi

24- Yedi gök

25- Gündüz cevheri

26- Gece cevheri

27- Beyt-i mamur

28- Yasaklanmış deniz

29- Dolu ve kar dağlar

30- Bulutlar

31- Kâbe

32- Kaf dağı

33- Yedi yerin taşıyıcısı meleğin mekânı

34- Yeşil kaya

35- Kırmızı öküz

36- Balık ve deniz

37- Sırat köprüsü

38- Surun içinde ikinci berzah

39- Cehennemin kapıları

40- Katran kazanı

41- Zakkum ağacı

42- Birinci berzahın dibi

43- İkinci berzahın dibi

44- Veyl vâdisi

45- Karanlık ve perde

ALEM-İ LAHUT LA HALA VELA MELA

1- Yerin altı

2- Arş-ı azam

3- Arşın taşıyıcılarının makamı

4- Arş-ı azamın sütunlarının sonu

5- Kürsünün sütunlarının sonu

6- Ceberût âlemi

7- Kürsü

8- Ruhlar âlemi

9- Melekler âlemi

10- İsrafil'in sonu

11- Sidre-i münteha

12- Tuba ağacı

13- Kalem

14- Levh-i mahfuz

15- Hamd dağı

16- Cennetlerin kapıları

17- Arafat suru (delilerin ve müşriklerin çocuklarının yeri)

18- Peygamber aleyhisselamın havzu

19- Cennet yolu

20- Sırat köprüsü

21- Yokuş

22- Düzlük

23- İniş

24- Sırat köprüsünün sonu

25- Cehennem kapıları

26- Zakkum ağacı

27- Katran kazanı

28- Cehennemin tabakaları

29- Gayya kuyusu

30- Veyl vâdisi

31- Güneş

32- Liva-yı hamd

33- Mahşer yeri

34- Makam-ı Mahmud

35- Peygamberlerin minberleri

36- Alimlerin kürsüleri

37- Amellerin terazisi

38- Amel defterleri

39- Sırat köprüsü

SuFi
05-03-2009, 09:12
5-BÖLÜM:



BİRİNCİ KİTAP


Yüzeyleriyle kâinatın aynası olan âlemlerin, yaratılış tertibini; cihanın arazlarının ve cevherlerinin mahiyet ve keyfiyetini; özlerin ve eşyanın şekil ve durumlarını; esaslar ve cisimler âleminin görüntü ve hikmetini; canlıların, bileşiklerin ve unsurların bozuşum ve oluşumunu, hakimane üç babla belirtir ve beyan eder.


BİRİNCİ BAHİS


Alemlerin yaratılış tertibini; cihanın cevher ve arazlarının mahiyet ve keyfiyetini, İslâm filozoflarının aklî delillerle buldukları üzere üç bölüm ile tafsil eder.


BİRİNCİ BÖLÜM


Vacib'ül-vücud olan Allah'ı ispat edip, varlıkları mümkün olan cevherleri ve arazları kısaca üç madde ile açıklar.

Birinci Madde


Vacib'ül-vücud Allah Taâlâ hazretlerini aklî delillerle ispat edip onun eşyaya yakın olup; onlara ürünmüş olmadığını âlimlerin bulduklarını bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Allah'dan başka bütün varlıklara âlem adı verilir. Allah'ın zatı ümleden ayrı ve mücerrettir. Nitekim Hak Taâlâ, Kelam-ı Kadim'indi buyurmuştur: "Allah, göklerin ve yerin nurudur. Müminin kalbinde nurunun sıfatı: Sanki bmir hücre ki, içinde bir lamba var; lamba da cam bir mahfaza içinde, o cam mahfaza sanki incimsi bir yıldız. Bu lamba, güneşin doğuşunda ve batışında gölgeye düşmeyen mübarek bir zeytin ağacının yağından tutuşturulur. Bu öyle bir yağdır ki, neredeyse ateş dokunmaz da aydınlık verecek. Bu aydınlık, nur üstüne nurdur. Allah dilediği kimseyi nuruna kavuşturur. Allah insanlara böyle misaller verir. Allah, her şeyi bilir." (24/35)

Özlerin keyfiyeti ve eşyanın mahiyeti inceden inceye araştırılıp, düşünülse; varlıkların durumları, kâinatın hal ve hareketleri basiret gözüyle mütalaa kılınsa, âlemin bütün parçalarının Allah'ın sanatıyle sonradan olduğuna sağlam bir aklın delillerinin şehadet etmesi kaçınılmaz bir iştir. Nitekim Hak Taâlâ buyurmuştur: "Allah, gökleri ve yeri üstün ir hikmetle yarattı. Size şekil verdi ve şekillerinizi güzel yaptı. Nihayet dönüş O'nadır." (64/3) O varlığı mutlak olanın cömertliğiyle varlığı mümkün olanlar varolmuş, onunla ayaktadır. Her nesne fâni, o, bâki ve ayaktadır. Nitekim kendi Kitab'ında buyurmuştur: "Onun zatından başka her şey yokluğa mahkûmdur. Hüküm ancak onundur; hep ona döndürüleceksiniz." (28/88). O kâdir, ve hakîm olan Allah'ın hikmet ve kudretinin eserleri, âlemin ufuklarında ve nefislerde, görecek gözü olanların gözüne cihanı aydınlatan güneşten daha parlak olarak çarpar. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de buyurmuştur: "İleride biz, onlara, hem yeryüzü etrafında, hem bizzat nefislerinde âyetlerimizi öyle göstereceğiz ki, nihayet peygamberin söylediği şeyin hak olduğu kendilerine zahir olacaktır. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?" (41/53). O benzersiz sanatkârın sanat ve icadının sırlarını görünen ve görünmeyen âlemde müşahede, âriflere gün gibi ortadadır, apaçıktır. Nitekim Hak Taâlâ, Kelam-I Kadim'inde buyurmuştur: "Yeryüzünde de gerçekten tasdik edenler için birçok ibretler var. Nefislerinizde de birçok âlametler var. Hâlâ görmeyecek misiniz?" (51/20-21)

Havadaki zerreler, dağlar, taşlar, yağmur damlaları, denizler ve ırmaklar, belki dönen feleklerin her parçası, gezegenler, unsurlar, bileşikler ve her ne ki var, cümlesi, gece ve gündüzün her anında, o tek, bağışlayıcı, affedici olan Hak Taâlâ hazretlerine senâ edici olup, onun birliğini açığa çıkarmak ve bildirmek için her biri bir lisandır. Nitekim Hak Taâlâ, Nazm-ı Kerim'inde buyurmuştur: "Yedi gök ve yer, bunların içinde bulunanlar, Allah'ı tesbih ederler. Hiç bir varlık yoktur ki, onu hamd ile tesbih etmesin. Fakat siz, onların tesbihini anlamazsınız. O, gerçekten halîmdir, yargılayıcıdır." (17/44). Belki cihanın zerreleri, o parlak güneşin varlığının gölgesinde varolmak için hisselerini almışlardır. Cümlesi, Allah'ın cemalinin nurunu göstermek için basiret sahiplerine saf ve parlak aynalardır. Nitekim Allah, Furkan-ı Mübin'inde buyurmuştur ki: "Doğu da, batı da Allah'ındır. Hangi tarafa yönelirseniz, orası Allah'a ibadet yönüdür. Şüphesiz ki Allah'ın mağfireti geniştir, o her şeyi bilendir." (2/115)

İslâm filozoflarının hepsinin, din âlimlerinin de çoğunun kesin ve isabetli görüşleri böyledir ki: O bir şey ki varlığı gereklidir, ona "vacib'ül-vücud" derler. Her ne ki yok olması lâzımdır, ona "münteni'ül-vücut / olamazdı" derler. Her nesne ki ne varlığı lâzım olur, ne yokluğu lüzum bulur, ona "mümkün'ül-vücut / varlığı lâzım olur, ne yokluğu lüzum bulur, ona "mümkün'ül vücu / varlığı mümkün" adı verirler. O halde her şey ki mevcuttur: Ya varlığı lüzumludur veya varlığı mümkündür. Zira ki, var olan, var olduğu için vardır; kendi varlığı için ya başkasına muhtaçtır ya muhtaç değildir. Eğer başkasına muhtaç değilse; o, varlığı mutlak olandır ki, bu Allah'dır. Eğer muhtaç ise; o, varlığı mümkün olandır ki, bu âlemdir. O nesne ki mevcut değildir, Allah Taâlâ'nın ortağıdır ki, yoktur. Zira ki filozoflar demişlerdir ki: Mümkün değildir ki var olan yok ola. Belki var olan sürekli vardır, yok olan sürekli yoktur. Lâkin mümkündür ki var olan bir mertebeden bir mertebeye; bir nitelikten bir niteliğe dönüşür ve değişir: Basit cisimlerin bileşik, bileşik cisimlerin basit olduğu gibi. Halk, bu değişimleri seyrettikte; zannederler ki yok olan var olur, var olan yok olur. Şimdi vacib'ül-vücudun ispatı ortadadır. Şu delil ile ki: Mümkün olanlara mevcut derler, halbuki mümkünlerin var olması başkasındandır. elbette o başkası varlığı gerekli ve mutlak olana gider. Zira ki, varlığı gerekli olan olmadıkça, varlığı mümkün olan da olmaz. Yani önce kendisine muhtaç olunan varlık gereklidir ki, filan nesneye filan nesne muhtaçtır demek doğru ola. O halde, bütün bu deliller ile varlığı lüzumlu olan Allah Taâlâ hazretleri, sâbit ve âyân olmuştur.

SuFi
05-03-2009, 09:15
İkinci Madde


Varlığı mümkün olan beş cevheri özet olarak bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Varlığı mümkün olan nesne, eğer varlığının devamında değişikliğe uğramazsa; ona, cevher derler. Eğer değişikliğe uğrarsa; ona, araz derler. Zira ki, varlık başkadır, varlığın devamı başkadır. Nitekim görürsün ki, iki şahıs var olmakta müşterektir derler. Lâkin birinin bekâsı yüzyıla dek varır, irinin bekâsı on yıldan ziyade kalmaz. O halde varlığın devamı, varlıktan başkadır, bunlar aynı olmaz. Bütün olabilirler ya cevherdir veya arazdır. Zira ki, bir nesne bir nesneye ya karışıp ona geçer ya geçmez. Eğer karışır ve geçerse o, araz, öteki cevher adını alır. Eğer her ikisi de birbirine muhtaç olurlar karışmazlarsa, bu duruma kaos ve bu hale cismî benzerlik veya nevî benzerlik derler. Eğer ihtiyaç bir taraftan olup, ancak araz cevhere muhtaç olursa, o cevhere mevzu (yapıntı), ötekine de araz (ilinek) derler. O halde araz, mevzuda var olan nesnedir: Renkler gibi. Eğer araz ve cevher bileşimine uğrarsa ona: Tabii cisim derler Eğer araz ve cevher birleşmeyip, isimlere tedbir ve tasarrufla bağlı olmazlarsa, ona: İnsanî nefs veya atmosferik nefs derler.

Cevherler beş kısımdır ki; biri heyula (kaos), biri cismî suret, biri tabii cisimdir. Bu üç cevher birbirine yakındır. Öteki ikisi dahi birbirinden farklıdır ki: Biri nefs ve biri akıldır. Eğer akıl, onunla zatı gerekli olanın arasında vâsıta olmadıysa ona: İlk akıl derler ve külli akıl dahi derler. Eğer aklın altında başka akıl olmadıysa ona: Aşır akıl, fakat akıl derler. Eğer aklın iki yönünde akıllar olduysa ona: Mutavassıt (aracı) akıl derler. Akılların en şereflisi ve en lâtifi küllî akıldır ve ona yakın olan akıllardır.

Eğer nefs, basit cisimlerde mutasarrıf olduysa ona: Feleki (atmosferik) nefs, unsurî nefs derler. Eğer nefs, bileşik cisimlerde mutasarrıf olup, onlara gelişme ve büyüme sağlamıyorsa, o cisimlere: maden derler. Altın, gümüş, la'l ve taş gibi. Eğer nefs, bileşik cisimlerde büyüme ve gelişme sağladıysa, lâkim hareket vermedi ise, o cisimlere: bitki derler. Otlar, çiçekler, ağaçlar, meyveler gibi. Eğer nefs, bileşik cisimlere hem büyüme ve gelişme, hem his ve hareket bahşedip, konuşma vermediyse, ona: Konuşmayan hayvan derler. Davarlar, atlar, vahşi hayvanlar ve kuşlar gibi. Eğer konuşma dahi bahşederse, ona: İnsan derler ki, varlığın zübdesi, her mevcudun hülasası odur. Cihan ağacının meyvesi ve kâinatın tamamlayıcısı odur. Şu halde nefs, her mertebede başka bir isimle isimlendirilir. Cansız cisimlerde ona: Tabii nefs, bitkilerde: Nebatî nefs, hayvanlarda: Hayvanî nefs, insanda: İnsâni nefs ve konuşan nefs derler. Nefs, bu mertebelerde cümleye tamamıyle tasallut edip, tamamıyle mutasarrıf olur.

Cisim, tabii bir cevherdir ki, onun zatında cisimlerin boyutları, yani uzunluk, genişlik ve derinlik, dik açılar üzere bölmek şartıyla farz olunarak ölçmek mümkün ola. Cisim ise, ya basit olar veya bileşik olur. Basit cisim odur ki, onun parçalarıyle aslı benzer olur. Yani suretleri ve tabiatları muhtelif olan cisimler bölünmeyip, onun tabiatı bir ola ki, o tabiattan çıkan şey, tek yol üzere çıka. Basit cisim, ya ulvidir veya süflidir. Ulvi dahi ya ışıklıdır veya ışıksızdır. Eğer ışıklı ise yıldızlardır. Eğer ışıksız ise feleklerdir ki, onlara: Esirî cisimler ve ulvî âlem dahi derler. Basit süflî cisim, dört unsurdu ki, onlara dört esas dahi derler. Onlar: Ateş, hava, su ve topraktır. Bu dördüne ve bunların zımnında bulunan bileşik cisimlere: Süflî âlem ve oluşum ve bozuşum âlemi dahi derler. Bileşik cisim odur ki, onun parçalarıyle tabiatı benzer olmayıp; şekil ve tabiatları muhtelif olan cisimlere bölünüp, dört unsurdan oluşmuş ola. Madenler, bitkiler, hayvanlar gibi. Bunlara üç bileşik derler ki, babaları esîrî cisimler, anaları dört unsurdur. Bileşik cisim dahi iki kısımdır ki, biri tam, biri tam olmayandır. Tam bileşik odur ki, değişik zamanlarda kendi bileşiğinin suretini koruya. Üç bileşik gibi. Tam olmayan bileşik bunun tersi olup, kendi bileşiminin suretini korumaz. Duman ve bulut gibi. Atmosfer gibi diğer basit cisimler, bileşiklerinden ayrılarak, kendi tabiatlarıyle kalsalar, onların şekli küreye benzerdir. Yani dönen top görünümündedirler. O halde bütün felekler, yıldızlar, unsurlar küre şeklindedir. Anlatılan beş cevher ki, akıl, nefs, kaos, suret ve cisimdir. Bunların tümünü bu rubaimiz toplamıştır ve bunlarla iki âlem, ayaktadır ve süreklidir.

RUBAİ

Bil ol kâinatı akl ve candır

Bu hissolunan nüh felek-i gerdandır

Pes nar ü hava ve hab ü hâk erkândır

Madenle nebat ve hayvan ve insandır

SuFi
05-03-2009, 09:16
Üçüncü Madde



Varlığı mümkün olan arazların dokuz kısmını kısaca bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Mevzuda (yapıntı) mevcut olan arazlar dokuz kısımdır. Kem, keyfe, eyne, metâ, izafet, malk, va', fiil ve infialdir.

1- Kem (nicelik): O nesnedir ki, zatında eşitliği ve eşitsizliği kabul ede. Bu, ya ayrıdır ki; nokta ve sayıdır. Veya zatı karar eden bitişiktir ki; çizgi, yüzey ve hacimdir. Veya zatı karar etmeyen bitişiktir ki; zamandır.

2- Keyfe (nitelik), eşyada heyettir ki, zatına bölünme ve nispet iktiza etmeyip duygusal niteliklere ve kuvvetlere bölünür. Balın tatlılığı, deniz suyunun tuzluluğu gibi. Veya kuvvetli olmayanlara bölünür. Utanmanın kızartısı, korkmanın sarartısı gibi. Keyfiyetler, nefsanîden yana bölünür. İlk yaratılışta ilim ve yazmak gibi Keyfiyetler, istidadiyeden yana bölünür. Sertlik ve yumuşaklık gibi. Kemmiyetlere özgü olan keyfiyetten yana bölünür. Üçgen ve dörtgen gibi. Satıhtan yana bölünür. teklik ve çiftlik gibi. Adedten yana bölünür.

3- Metâ (ne zaman), bir keyfiyettir ki, eşyaya zamanda bulundukları için hasıl olur.

4- Eyne (nerede), bir keyfiyettir ki, eşyaya mekânda bulunmaları sebebiyle hasıl olur.

5- İzafet (bağlılık), bir keyfiyettir ki, nispette tekrar edilmiştir. Babalar ve oğullar gibi.

6- Mülk, bir keyfiyettir ki, eşyaya hasıl olur; onları bir nesne kuşatıp, intikalleri müntakil olmak sebebiyle bu keyfiyet bulunur. İnsanın sarıklı ve gömlekli olduğu gibi.

7- Vaz', bir heyettir ki, eşyaya hasıl olur. Bir nesne parçalarının bazısını bazısına nispeti sebebiyle ve dış işlere nispetleri sebebiyle o heyet bulunur. Kalkmak ve oturmak gibi.

8- Fiil, bir keyfiyettir ki, eşyanın tesirleri sebebiyle onlara o keyfiyet hasıl olur. Kesici gibi, madem ki keser.

9- İnfial; bir keyfiyettir ki, eşyaya hasıl olur, onlar başkasından etkilenmemeleriyle o keyfiyet bulunur. Isıtıcı gibi, madem ki ısıtır.

Beş cevheri, bir cevher sayıp, dokuz araza eklemişler ve böylece toplamına "on makulât" demişler. Cevher, kendi zatıyle kaim ve sabittir. Araz ise cevher ile kaim ve onu sıfatlandırandır. Bütün âlem, parçalarının tümüyle on makulâttan bileşik tek bir cisimdir. Cümlesi lisan-ı halle Allah Taâlâ'nın birliğine ve varlığına nâtık ve şâhittir. On makulâtı, bu beytimiz içine almaktadır ve hep buna aittir.

Cevheri bil kem ve keyfe ondan izafetle metâ

Vaz' ve eyne ve mülk ve yefalü yenfaildir ey fetâ

SuFi
05-03-2009, 09:20
6-BÖLÜM:



İKİNCİ BÖLÜM



Feleklerin, nefslerin ve akılların ortaya çıkmasındaki tertibi; tabiatların mertebelerini; özlerin değişimini; ateş, hava, su ve toprağın dönüşümlerinin delillerini; maden, bitki, hayvan ve insanın doğuşunu ve bunların arasında aracı olanı; ruhların geldikleri ve gittikleri yeri; bedenlerin devranının keyfiyetini dört madde ile hakîmâne beyan eder.


Birinci Madde


Feleklerin, nefslerin ve akılların ortaya çıkışındaki tertibi; dört unsurdan çıkan dört keyfiyeti bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Hak Taâlâ bütün eşyalardan önce küllî aklı icat ve mevcut etmiştir. Buna: İlk akıl, ilk cevher dahi derler. Hak Taâlâ, bütün eşyalardan önce küllî aklı icat ve mevcut etmiştir. Buna: İl akıl, ilk cevher dahi derler. Hak Taâlâ bu akla üç bilgi bahşetmiştir ki; biri Hak'kı tanımaktır, biri kendini (nefsini) bilmektir, biri ihtiyacını bilmektir, ki bununla mevla'sına muhtaç olduğunu bilmiştir. Bu üç bilginin her birinden başka bir nesne vücuda gelmiştir. Zira ki, tekten tek çıkagelmiştir. Hak'kı tanımaktan bir akıl dahi peyda olmuştur ki, ona: İkinci akıl derler. Nefsi bilmekten bir nefs dahi mevcut olmuştur ki, ona: Külli nefs derler. İhtiyacı bilmekten bir cisim ortaya çıkmıştır ki, ona: En büyük felek, atlas feleği, feleklerin feleği, yönlerin sınırlayıcısı ve külli cisim dahi derler. Bu feleğin aklı, ikinci akıldır; nefsi, külli nefstir. Ama ikinci akıldan dahi şu üç bilgi ortaya çıkmıştır ki; Hak'kı tanımak, nefsi bilmek, ihtiyacı bilmek... Hak'kı tanımaktan bir üçüncü akıl, nefsi bilmekten ikinci nefs, ihtiyacı bilmekten ikinci bir felek sâdır olmuştur. Buna burçların feleği, sabit yıldızların feleği dahi derler. Bu feleğin aklı üçüncü akıl, nefi ikinci nefstir. Fakat üçüncü akıldan hem bu üç bilgi vücuda gelip, yine bu tertip üzere, başka bir akıl, başka bir nefs ve başka bir cisim ortaya çıkmıştır ki, ta dokuz mertebeye dek bu ilk akıldan dokuz akıl, dokuz nefs ve dokuz felek sâdır olmuştur ki: Bu dokuz akıl feleklerin akıllarıdır, bu dokuz nefs feleklerin nefsleridir.

Yedi felekten her bir feleğin bir aklı, bir nefsi ve bir cismi vardır. Ama büyük felek hepsinden yüksek ve hepsini kuşatmış bir basit cisimdir. Onun içinde burçlar feleğidir ki, bütün sabit yıldızlar ondadır. Onun içinde zühaldir (satürn) ki onda zühalden başka yıldız yoktur. Onun içinde müşteri (jüpiter) feleğidir ki buna mahsustur. Onun altında merih feleğidir ki, onda bir odur. Onun altında güneş feleğidir ki, onda bir o sultandır. Onun altında zühre (venüs) feleğidir ki onda bir odur. Onun altında utarit (merkür) feleğidir ki o felekte, bu o yıldızdır. Onun içinde ay feleğidir ki, onda aydan başka bir nesne yoktur. Ona, dünya göğü adını verirler. Onun aklına: Aşır akıl, faal akıl, feyyaz akıl derler. Onun nefsine: Vahib'ül-sur, tabiat-ı mutlaka derler. Bunların kaynaşmasından, ay feleğinin altında dört unsur -ki ateş, hava, su ve topraktır- bu tertip üzere hasıl olmuştur. Unsurlar da, dört keyfiyet -ki sıcaklık, soğukluk, yaşlık, kuruluktur- vücut bulmuştur. Unsurların kaynaşmasından dahi üç bileşik -ki maden, bitki, hayvandır- vücuda gelmiştir. Hayvan cinsinin en şereflisi insan nevî olmuştur. Kâinatın ortaya çıkışı insanda son bulmuştur, varlık dairesi onunla tamam olmuştur. İnsan, cihan ağacının meyvesi olduğu için hepsinden sonra vücuda gelmiştir. O halde devranın hülasası insan olmuştur.

SuFi
05-03-2009, 09:26
İkinci Madde



Dört unsurun mertebe ve tabiatlerini ve birbirine çevrilmelerini ve dönüşmelerini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar ve astronomlar söz birliği etmişlerdir ki: Ay feleğinin altında, ateş küresidir. Onun altında hava küresidir. Onun altıda su küresidir. Onun altında toprak küresidir ki, hepsinden aşağı ve sudan ağırdır.

Ateş tabakasının havanın üstünde olduğuna delil odur ki, ateş dumanıyle yukarılara gidip müşahede olunduğu gibi aslında meyl eder ve döner. Hava tabakasının suyun üstünde olduğuna delil odur ki, eğer bir hava dolu balonu su havuzunun dibine götürseler, suyun altında durmayıp, üstüne çıkar. Su tabakasının toprağın üstünde olduğuna delil odur ki, eğer bir taşı veya bir demiri suyun üstüne koysalar, suyun üstünde durmayıp aslına meyl ile dibine iner. Çünkü toprak suyun altındadır. Bütün eşyanın da altındadır.

Kendi tabakalarında duran dört unsur, birbirine yavaş yavaş değişirler. Nitekim ateş, günlerin geçmesiyle ateş suretini terk edip, hava suretine girerek, ateş havaya çevrilir. Hava dahi, yavaş yavaş hava suretini terk edip su suretine girer, hava su olur. Su dahi yavaş yavaş toprak suretini tutup, su toprak olur. Toprak dahi ateş suretine girip, toprak ateş olur. Bu yolla ve tersiyle dört unsur, bir suretten bir surete döner, sonunda yine kendi suretlerine geçerler. Bu unsurların suret değiştirmesine istihale (başkalaşım) derler.

Ateşin tabiatı kuru ve sıcaktır. Havanın tabiatı sıcak ve rutubetlidir. Suyun tabiatı yaş ve soğuktur. Toprağın tabiatı soğuk ve urudur. Şüphe yoktur ki, ateş hava ile sıcaklıkta müşterektir. Hava su ile rutubette müşterektir. Su toprak ile soğuklukta müşterektir. Toprak ateş ile kurulukta müşterektir. O halde ateşin kuruluğu, havanın rutubetine dönse, ateş sıcak ve rutubetli olup havaya çevrilir. Havanın sıcaklığı suyun soğukluğuna bürünse hava rutubetli ve soğuk olup suya döner. Suyun rutubeti toprağın kuruluğuna bürünse, su soğuk ve kuru olup toprağa döner. Toprağın soğukluğu ateşi sıcaklığına bürünse, toprak kuru ve sıcak olup ateşe döner. Yani ateş hava olur, hava su olur, su toprak olur, toprak ateş olur ki, bu başkalaşıma başlangıç yolu derler ve öyle olur ki, dört unsur bu başkalaşımı aksi üzere kabul edip; toprağın kuruluğu suyun rutubetine bürünüp, toprak su olur, suyun soğukluğu havanın sıcaklığına bürünüp, su hava olur; havanın rutubeti ateşin kuruluğuna dönüşüp, hava ateş olur; ateşin sıcaklığı toprağın soğukluğuna bürünüp, ateş toprak olur. Bu başkalaşıma da sonuç yolu derler.

SuFi
05-03-2009, 11:21
Üçüncü Madde



Dört unsurun başkalaşımın delillerini; maden, bitki, hayvan ve insanın doğuşunu ve bunların arasındaki aracıyı bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Unsurların başkalaşımının delilleri açıktır. Ateşin havaya dönüştüğüne açık delil budur ki; mumlar yandıkta; alevleri yükseğe meyl ile gidip, havaya karışırlar. Eğer ateş havaya çevrilmeseydi her mumun alevi bitişik bir aydınlık çizgi olup, hava küresinin ortasında hatlar gibi yukarıya gidip, ateş küresine bitişirlerdi. Lâkin bu şulelerin kuruluğu, havanın rutubetine nispetle azdır. Onun için, o anda ateşi kuruluğu havanın rutubetine bürünüp, o şuleler hava olurlar. Havanın suya dönüştüğüne delil budur ki, bahar ve güz mevsimleri sabahında, bitkiler üzerinde olan rutubet ki -ona şebnem ve çiğ derler,- o havadır ki seher vakti soğuk olup, suya çevrilmiştir. Zira ki, havanın sıcaklığı, suyun soğukluğuna bürünse hava su olur. Suyun toprağa dönüştüğüne delil: Yağmur damlaları indikte; ilk damlalar ki toprağa erişir, o damlalar toprak olup gözden yiterler. Nitekim müşahede olunur. Zira ki o damlaların rutubeti, toprağın kuruluğuna nispetle azdır. Bu durumda damlaların rutubeti toprağın kuruluğuna bürünüp, su toprak olur. Bundan sonra damlalar çoğalıp, rutubet galip oldukta; toprak olmayıp çamur olur. Toprağın ateş olduğuna açık delil odur ki: Bitkiler ve ağaçlar, unsurların parçalarından bilenmiş olup, toprak parçası onlarda ziyade bulunmuş iken odun ateş ile yandıkta; parçaları ateşe dönüşüp, toprağın hissesinden az bir kül kalır. Bazı yererde odun yerine taş kömürü yakarlar, onun külü çok az kalır.

Hak Taâlâ'nın tesiriyle felekler, yıldızlar, dönüp ve hareket eyleyip; dört unsuru anlatılan başkalaşım üzere birbirine kaynaştırıp, hamur etmişlerdir. Ta ki unsurların kaynaşmasından, önce madenler hasıl olup, ondan bitkiler peyda olup, ondan hayvanlar vücuda gelmiştir. Hayvan kemalini buldukta; insan ortaya çıkmıştır. Bu dört bileşik cismin bileşik aracısı da vardır.

Madenler ile bitkiler arasında aracı mercandır. Zira ki salabette taş gibidir ve bitki gibi zerre zerre denizin dibinde bitip, suyun yüzünden yukarı gelip, kuruldukta; sert olur. Bitkiler ile hayvanlar arasında aracı hurma ağacıdır. Zira ki o, bitki iken hayvan gibi erkeğine yakın olmadıkça; neticesi hurma olmaz. Başını kesseler helak olup, kuru ve yapraksız, meyvesiz kalır. Hayvanlar ile insan arasında aracıların en belirgini maymundur. Zira ki, cümle azası, kıl ve kuyruğundan başka, dışı ve içi insana benzer.

Bu aracıların vücudunda hikmet budur ki, her biri kendi mertebesi altından son yükseklik mertebesine ulaşıp; varlıkların mertebeleri tek silsileyle bileşik ola ve insanlık mertebesinde nihayet bula. Şu halde zaman devrinin tamamlayıcısı, cihanın parçalarının zübdesi, yedi yüksek babanın ve dört aşağı ananın ve üç bileşiğin son hülasaları insan bedenidir. Belki her iki cihandan gaye ancak hazreti insandır. Bu feleklerin, unsurların, bileşiklerin kabuğu, zarfı ve kabıdır. O, cümlesinin iliği ve özünün özüdür. Bütün eşya, insana hizmetçidir O, hizmet ve ikram edilendir. Aziz, şerif ve muhteremdir. Zira ki o, cümleden güzel ve yücedir.

SuFi
05-03-2009, 11:22
Dördüncü Madde

Ruhların çıkış ve dönüş yerini; vücutlarda devrinin keyfiyetini bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Umumun feyzi ve onlardan dokuz feleğe ve onlardan dört tabiata ve onlardan dört unsura ta toprağa gelinceye dek yolların tümü başlangıçtır. Topraktan madene ve ondan bitkiye ve ondan hayvana v ondan olgun insana gelinceye dek bunların cümlesi sonuç yoludur. İlahî nur ve sonsuz feyz, teklik mertebesinden akıllar üzere ve onlardan unsurlar ve toprak üzere iner ve feyz verir ki, buna: Başlangıç ve iniş kavsi dahi derler. Bundan sonra topraktan madene, ondan bitkiye ve ondan hayvana ve ondan insana ve ondan kâmil insana yükselip dönerek; kâmil insandan hazreti Hak'ka vâsıl olur. Bu hemen o ilâhî nurdur ki, başlangıçta o makamdan gelip, bu makamları geçip yine kendi makamına gidip, devresini tamam eyler. (Her şey aslına döner) düsturunca, o nur, aslına gider. O ki: "İşin başlangıcı ondandır, sonucu onadır," buyurmuştur. Bu geçici vücudun işinin devretmek olduğunu duyurmuştur. Bu dönüşe: Dönüş yeri, çıkış kavsi dahi derler. Şu halde aslî muhabbed hükmüyle ve oluş hakikatlerinin yönelişleriyle, geçici olan umumî vücut, tavır ve mazharların her birine ulaştıkça; o tavrın rengiyle renklenip, o mazharın özelliğiyle nitelenir. Bu geçişler, o umumî vücudun düşüşlerinden ibarettir.

O vücut ki, dünyada kâmil olsa gerektir. Onun seyri; akıllar, nefsler, felekler ve unsurlardan toprağa gelinceye dek süratle olup, inişlerde duraklama olmaz. Topraktan, maden, bitki, hayvan ve kâmil insana gelinceye dek yükselişinde süratle gelir, birinde takılıp kalmaz. Fakat o vücut ki, onun kemâle ermeye liyakati olmaz Onun seyri, iniş ve çıkış mertebelerinde duraklama olup, kemâlini bulmaz. O, iniş mertebelerinde kâh ateş suretinde, kâh hava suretinde, kâh su suretinde, kâh toprak suretinde nice gecikmelere uğrayıp duraklar. Çıkış mertebelerinde kâh maden suretinde, kâh bitki suretinde, kâh hayvan suretinde, insan suretine gelip kemâle erinceye değin türlü tutkularla haps olup kalır. Meselâ o geçici vücut, bitkiler âlemine girerken bazı âfetler ârız olup, bitki olamaz. Yahut bitki olur lâkin kemâline ermezden önce bozulup, yerden tekrar bitmeye muhtaç olur. Kâh olur ki, itidalden uzak olan bitkiye dönüşüp, hayvan yeygisine layık olmaz. Kâh olur ki, hayvan yeygisi olmaya kabiliyeti olur da, yenmeden önce zail olur. Bu yolla nice yıllar gecikir. Kâh olur ki, itidalden uzak olan bitkiye dönüşüp, hayvan yeygisine layık olmaz. Kâh olur ki, hayvan yeygisi olmaya kabiliyeti olur da, yenmeden önce zail olur. Bu yolla nice yıllar gecikir. Kâh olur ki, bir hayvan, eti yenenlerden olmuşken, İnsanlar tarafından yenmeden bozulur ve hayvanı insan mertebesine naklettiremez. Kâh olur ki, insan mertebesine geçer, lâkin kemâl mertebesine ulaşamaz. Külli aklı bulamaz; dünyaya hayvan gelir nâdân gider. Kâh olur ki, yükseliş mertebesini kısaltıp, topraktan ağaçlara gelir ve meyve suretine girip, insan gıdası olup, meni suretini bulup, insan suretine gelir; akıllı ve ârif olur. Lâkin ilk akla ulaşamaz ve kemâlini bulamaz. Kâh olur ki, süratle buğday, arpa, darı şekline girip, insan yiyeceği olup, meni suretini bulup, ana rahmine dolup, kan pıhtısı ve et parçası olup, insan şekline gelip; akıllı, olgun ve ârif olur ve ilk akla ulaşır ve çıkışı tam hasıl olur.

Bu şerefli vücudun yükseliş başlangıcı madenler olmuştur ki, onların başlangıcı kaygan çamurdur. Sonra ondan taşlar mertebesine yükselmiştir. Ondan eriyen cevherler mertebesine ulaşmıştır; demir, kalay, bakır, gümüş ve altın gibi madenlerdir. Bundan sonra la'l, yakut ve zümrüt gibi cevherlerin mertebesine yükselmiştir. Ta mercana varıp, bitkisel belirtilerle gelişip, o mertebeden dahi yükselip, tohumsuz biten bitkiler mertebesine gitmiştir. Bundan sonra tohumla biten bitkiler mertebesine ve ondan ağaç suretine varıp, ta hurma ağacı olmaya yetmiştir. Hurma mertebesinden, hayvan mertebesine yükselip yıllarca o mertebede yaşamıştır. Ta iş ve surette insana benzeyen goril ve maymun mertebesini bulmuştur. O mertebeden dahi yükselip, insan suretine gelmiştir. O insan ki, kemâl mertebelerinin suret ve sîretinde ilerleyip, kâmil insan mertebesine gidip, İlâhî ahlâk ile dolmuştur. O, bilginin olgunluğuna erip, külli akla ulaşmıştır. Bu mertebede varlık dairesi birleşip, nihayet bulmuştur. Zira ki, umumî vücut işinin devri böylece bulunmuştur ve bu geçici vücut, bir daire şeklinde resmolonmuştur. Onun başlangıcı ilk akıl, sonucu kâmil insan kılınmıştır. Böylece vücut dairesinin sonu öne gelip, kâmil insanda birleşip, tamam bilinmiştir.

Rabbanî feyz, bütün varlıklara beraber ulaşır. Bütün varlıklar, o semte yönelik ve bakıcıdır. Herkes kabiliyeti kadar feyiz verici Allah'ın feyzine naildir. Çünkü geçici varlık olan Rabbanî feyz, çeşitli görünüşlerde ortaya çıkıp, çok mertebelere yakın olmuştur. O halde her ortaya çıkış ve suretin boyasıyla boyanıp, ona uygun parıltı almıştır. Bir varlık iken çeşitli suretler ile ortaya çıkmıştır. Her nesnenin bir ismi vardır ki, o isim ona rab olmuştur. Her kim ki, kendi bağlı olduğu rabbin terbiyesinde kalmıştır; o kimse hakkı unutup kendine tapar olmuştur. Bütün vakitlerinde âlelem halkıyle kavga ve münakaşa edip, kendini inkâr ve itiraz ateşine salmıştı. İşlerinde gam ve keder denizine dalmıştır. Kim ki, kendi rabbinin terbiyesinden çıkıp Rabler Rabbinin dairesine girmiştir; yani kendi tabiatının zindanından ruhun fezasına gelmiştir: O kimse nefsin putunu kırıp, Allah'a tapar olmuştur. Bütün vakitlerinde halkın tümüyle barış ve iyilik içinde olup, üzüntülerden kurtularak, ebedî saadeti bulmuştur. Zira ki, kamil insan olup, külli akla ulaşmıştır. Devresini tamam edip, muradı hasıl olmuştur. Bu varlık dairesini bir filozof ilahi şekline getirip, yükseliş kavsini beş beyit ile işaret edip belirtmiştir. Filozofun farsça mesnevisini, kamil bir insan kendi halini beyan ile şöyle mânalandırmıştır:

Devredip geldim cihanı yine bir devran ola

Ben girem bütün sarayı yıkıp virân ola

Beher can tuğyan edip cismim gemisin dağıda

Yerler altında bu cismim hâk ile yeksân ola

Dört yanımdan nâr ve bâd ve âb ve hâk edip hücum

Benliğim onlar alıp bu varlığım tâlân ola

Dağılıp terkibim otuz iki harf ola tamam

Nokta-i ruhum kamunun gevherine kân ola

Bu vücudum dağı kalkıp itile yükler gibi

Şeş cihâtım âçılıp bir haddi yok meydan ola

Cümle efkâr ve havâssım haşr olup ol arsada

Kalkalar hep yeniden sankim bahiristan ola

Yevm-i tübladır o gün her mânâ bir sûret giyip

Hem kimi sebze kimi hayvan kimi insan ola

Kabrime yârân gelip fikredeler anvâlimi

Her biri bilmekte hâlim vâleh-i hayran ola

Her kim ister bu niyâz-ı derdmendi ol zaman

Sözlerini okusun kim sırrına mihman ola

(Dolanıp geldim cihanı yine bir dolanma ola. Ben bütün sarayı yıkıp gidem, virân ola. Her can, taşkınlık edip, cismin gemisini dağıda. Bu cismim, yerler altında toprakla bir ola. Ateş, su, hava ve toprak, dört yanımdan hücum edip; benliğimi onlar alıp, bu varlığım tâlan ola. Bileşiğim dağılıp, tamam otuz iki harf ola. Ruhumun noktası, kamunun gevherine maden ola. Bu vücudumun dağı kalkıp, yükler gibi itile. Altı yönüm açılıp, sınırı yok bir meydan ola. Bütün fikir ve duygularım o arsada haşrolup; halkalar hep yeniden, sanki baharistan ola. O gün karışıklık günüdür, her mâna bir suret giyip; kimi insan, kimi sebze, kimi hayvan ola. Dostlar kabrime gelip, durumlarımı fikredeler; her biri halimi bildiğinde, şaşkın ve hayran ola. O zaman her kim bu dertli niyazı ister; sözlerini okusun ki sırrına konuk ola.)

Mümkündür ki, varlığı gerekli olan ile varlığı mümkün olanı bir daire farz edesin. Bir doğru çizgi onu iki eşit parçaya böler. Ona hayalî çizgi ve dairenin çapı derler. Şimdi bu çizgi ile bir daire, ki kavis şeklinde görünür. Çünkü bu hayalî sayıdan ibaret olan hayalî çizgi, dönüş vaktinde asla ulaşmak ile aradan kaldırılır. Bu durumda varlık dairesi olduğu gibi bir görünür. İki kaş arası veya daha yakın olma sırrı onda bilinir. Şimdi filozofların yöntemi üzere, varlığın devranını bu miktar beyan ile, bu bölüm bitip, astronomi ilmine vasıta ve mukaddime olan matematik ve hendeseden birer bölüm yazılmak münasip görülmüştür.

SuFi
05-03-2009, 11:25
7-BÖLÜM



ÜÇÜNCÜ BÖLÜM



Maddede ve zihinde hasıl olan eşyanın sayılarını beyan eden matematiğin, çok önemli ve çok lüzumlu olan kaidelerini, on kolay yöntem üzere, on madde ile açıklar.


Birinci Madde


Sayının tarifini, sahih sayıları, tam sayıları, dokuz kesiri, mutlak sayıyı, yarım sayıyı, tam sayıyı ve artık sayıyı özet olarak bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Matematik ile özel bilgilerden, bilinmeyen sayı ortaya çıkar. Sayı bir kemmiyettir ki, bir'e ve ondan türeyene denir. Ama sayı eğer mutlak ise, yani başka bir sayıya bağlı değilse ona: Sahib (tam) sayı derler. Eğer farz olunun bir ybaşka sayıya bağlı olduysa ona: Kesir derler. Yarım gibi 1/2. burada (1) pay, (2) paydadır. Dokuz kesir şunlardır: 1/2 (yarım), 1/3) (üçte bir), 1/4 (dörtte bir), 1/5 (beşte bir), 1/6 (altıda bir), 1/7 (yedide bir), 1/8 (sekizde bir), 1/9 (dokuzda bir) 1/10 (onda bir).

Eğer tam sayının, saydığımız dokuz kesirinden bir kesiri varsa yahut kökü varsa ona: Temil sayı derler. Bu durumda olmayanlara asal sayı derler. (4)'ün kökü (2), (9)'un kökü (3)'tür. Fakat asal sayı (11) gibi olur ki, ne kesiri ne kökü vardır. Eğer temel sayı, kendi kesirlerinden olan parçalarıyle eşit olursa ona: Tam sayı derer. (6) gibi. zira ki, (6)'nın yarısı (3), üçtebiri (2), altıda biri (1)'dir, ki toplamı tamam (6)'dır. Eğer temel sayı, kendi parçalarından eksik olursa ona: Artık sayı derler. (12) gibi. Zira ki (12)'in yarısı (6), üçte biri (4), dörtte biri (3), altıda biri (2)'dir ki, bunların toplamı (15)'tir. (15), (12)'den fazla olduğundan ona: Artık sayı derler. Eğer temel sayı, kendi parçalarından fazla olursa ona: Eksik sayı derler. (8) gibi. Zira ki (8)'i yarısı (4), dörtte biri (2), sekizde biri 51)'dir ki toplamı (7)'dir. Bunun için payda olan (8)'e eksik sayı derler.

SuFi
05-03-2009, 11:27
İkinci Madde



Sayıların usul ve füruunu, basamaklarını; toplamanın, iki kat almanın, ikiye bölmenin, çarpmanın, çıkarmanın, bölmenin, kök almanın, kare kök almanın tariflerini; çarpım ve bölümün sonuçlarını bildirir.


Ey aziz, malum olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Sayıların basamaklarının usulü üçtür: Birler, onlar, yüzler. Füruu da altı olup, toplamı dokuz basamağa ulaşmıştır. İlk başta birler basamağıdır. Bundan sonra sırasıyla: Onalr, yüzler, binler, onbinler, yüzbinler, milyonlar, onmilyonlar, yüzmilyonlar, basamakları vardır. Bu tertibin tablosu şu şekildedir:

Birler Onlar Yüzler Binler Onbinler Yüzbinler Milyonlar Onmilyonlar Yüzmilyonlar.

Özet olarak tarifler: Toplama bir sayıyı, başka bir sayı üzerine eklemektir. Üç ile beşin toplamı sekiz ettiği gibi. Bir sayıdan, diğer bir sayıyı çıkarmaya: çıkarma derler. Beşten iki eksilse üç kaldığı gibi. Bir sayıyı bir kere tekrar etmeye: İki kat alma derler. Birin tekrarı iki olduğu gibi. Bir ayıyı, diğer sayıyla çarpmaya: Çarpma derler. Üçü, beşe çarpmaktan, beş kere üç: onbeş olduğu gibi. Bir sayıyı ikiye bölmeye: Yarısını alma derle. Dördün yarısı, iki; beşin yarısı, ikibuçuk olduğu gibi. Bir sayıyı, diğer bir sayıya bölmeye: Bölme derler. Üçü, ikiye bölünce, birbuçuk, üçe bölünce, bir; altıya bölünce yarım ulunduğu gibi. Bir ayıyı, kendisiyle çarpmaya: Karesini alma derler. Bulunan sayıya ise: Karesi derler. Asıl çarpılan sayıya da: Kök derler. Üçün karesinin alınmasından, dokuz elde edilip, o sayının kökünün üç olduğu gibi. Çarpım, öyle bir sayı elde etmektir ki, iki çarpılandan birin ona nispeti, birin diğer çarpılana nispeti gibidir. Mesela dördü, beşe ya beşi dörde çarpmaktan yirmi sayısı elde edildikte; dört sayısı, yirmi sayısının beşte biridir. Bir sayısı, beşin beşte biri olduğu gibi. Beş sayısı, yirmi sayısının dörtte biridir. Bir sayısı, beşin, beşte biri olduğu gibi. Bölme ise çarpmanın tersidir. Zira ki, bölüm, bir sayı istemektir ki; onun bire nispeti, bölenin bölünene nispeti gibidir. Mesela oniki, dörde bölündükte; istenen sayı üçtür ki, o, birin üç mislidir. Oniki, dördün üç misli olduğu gibi.

SuFi
05-03-2009, 11:29
Üçüncü Madde



Toplamanın en kolay yolunu bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Toplamanın en kolay yolu budur ki, iki veya daha fazla sayıyı toplamak murat eyledikte; birler basamaklarını biribirinin altına, onlar basamaklarını, yüzler basamaklarını aynı şekilde biribirlerinin altına yazıp, altı bir çizgi çekersin ki, ona toplama çizgisi derler. Bundan sonra sağdan başlayarak, her basamakta bulunan sayıları, altlarındakiler üzerine ekleyip, her bir basamak tamam oldukça bakarsın. Eğer ondan az ise, onu, toplama çizgisi altına, o basamağın altına yazarsın. Eğer toplam, ona ulaşırsa, buna karşılık alta bir sıfır yazıp, o on sayısını bir sayarsın ve solunda olan onlar basamağındaki sayı üzerine eklersin. Eğer bu basamaktakilerin de toplamı, on'dan fazla olursa, fazlayı, toplama çizgisinin altına ve o basamağın hizasına yazıp, on'u bir itibar ederek yüzler basamağına nakledersin. Her on için bir sayısını tutup, solda bulunan basamağın sayısına eklersin. Zira ki, sağdaki her basamağın on'u, solunda olan basamağın bir'idir. Eğer soldaki basamakta sayı yoksa, tutulan sayıyı, toplama çizgisi altında sayısız basamağın hizasına yazarsın. Her basamağınki yerinde sayı bulunmaz, o basamağı yani o sayıyı aynıyle toplama çizgisi altında toplam satırına geçirirsin. Eğer toplanacak sayılar, üçten ya dörtten fazla olursa: Her dört sayıyı bir çizgi altında toplayıp, toplama çizgisinin üzerinde kalan rakamlara itibar etmeyip, toplamı, kendi altında bulunan sayılara eklersin. Ta sayılar bitinceye dek bu minval üzere gidersin. Her sayının ismini yani her kıymetin metaının adını, sol tarafta kendi mukabilinde belirtirsin. Bu belirtmenin kanunu budur ki, toplanacak sayıların eşyasının isimlerini bir uzun kâğıdın sol tarafına biribirinin altına yazdıkça, her bir ismin sayısını rakamlarla onun sağında hizalarında birler, onlar, yüzler basamaklarında bulunan rakamlarını kendi basamaklarında yazarsın ve sayı bulunmayan basamağa sıfır koyup, işlemi tamamlamak için anlatılan tarz üzere gidersin. Sureti budur:

00373 Mushaf-ı şerif 0032

02318 Tefsir-i mealim 0654

73514 sağlama: 2/2 Tefsir-i gâzi 0710

_______ Tefsir-i kebir

76205 _____

Toplam 2287 Sağlaması: 4/4

Cami-i buhari 0921

Lugat-ı kamus 0567

_____

3775

Üzerinde toplama yapılan kâğıda: Dilli defter; bu rakamlara: Kara cümle derler.

Toplamanın sağlamasını yapmak için her sayıdaki rakamlar toplamında dokuz ve katları çıkarılır. Eğer toplanan sayıların rakamları toplamından dokuz ve katları çıkarılınca bulunan sayı, toplamdaki rakamların toplamından dokuz ve katları çıkarılınca elde edilen sayıya eşitse, yapılan toplama işlemi doğrudur; yoksa yanlıştır

SuFi
05-03-2009, 11:32
Dördüncü Madde



Çıkarmanın kolay yolunu bildirir.



Ey aziz, matematikçiler demişlerdir ki: Çıkarmanın kolay yolu budur ki, alınan iki sayıyı, toplamada yazıldığı gibi, yazıp sağdan başlarsın. Her basamağı kendi hizalarından çıkarıp, kalanını çıkarma çizgisi altında yazarsın. Eğer bir şey kalmadıysa sıfır yazarsın. Eğer çıkarılacaksa işlemi yapıp, kalanını çizginin altına yazarsın. Eğer onlar basamağında sayı kalmadıysa, yüzler basamağından bir alırsın ki, o bir, onlar basamağına nispetle on'dur. Bu durumda öteki basamaklarda da aynı işlemi sürdürürsün.

Çıkarmanın sağlaması; çıkarılan sayılarla çıkan sayıların toplamı, üstteki yani kendisinden çıkarılan sayılar dizisine eşitse, işlem doğrudur. Değilse yanlıştır.

270753

029872

______

240881

SuFi
05-03-2009, 11:35
Beşinci Madde



İki kat almanın kolay yolunu bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Hakikatte iki kat alma, iki misli toplamaktır. İşlemi gereksizdir. Belki her basamağı kendi misliyle toplarsın. Misali budur:

320573

______

641146

Sağlaması: Üstteki sayı dizisinin toplamından (9) lar atılınca, geride 2 kalır. Bunun iki katı dörttür. Alttaki sayıların toplamından dokuzlar atılınca (4) kalır. O halde işlem doğrudur.

SuFi
05-03-2009, 11:36
Altıncı Madde



Yarıya bölmenin kolay yolunu bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Yarıya bölmenin kolay yolu budur ki, sayıları yukarıda geçen minval üzere yazarsın. Yatay çizgiyi çekersin ve solundan başlayarak, her basamağın yarısını kendi hizasına, çizgi altına yazarsın. Sayı çift ise tam yarısını yazarsın. Tek ise o kesir için beş sayı tutup, onu önceki basamakta bulunan sayının yarısı üzerine eklersin. Orada bir'den gayri sayı varsa o tuttuğun beşi, önceki basamağın altına yazarsın. Orada bir veya sıfır varsa, o bir için yine beş sayı tutup, bu minval üzere basamakların sonuna gidersin. Bu durumda basamaklar tamam oldukta; kesir kalırsa, çizginin sağında elif (1) şeklinde başka çizgi çekersin. Şu şekil üzere:

8730313

_______ Sağlama: 7/7

4365156

Yarıya bölmenin sağlaması, yarılayanın toplamı alarak olur. Eğer yarılananın yarısı, yarılayanın yarısı sağlamasıyla uyuşuyorsa işlem doğrudur, yoksa yanlıştır.

SuFi
05-03-2009, 11:38
Yedinci Madde

Çarpma çeşitlerinin en kolay yolunu bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Çarpma üç çeşittir. Birincisi, tek sayıyı bileşik sayıya çarpmaktır. Üçüncüsü bileşik sayıyı bileşik sayıya çarpmaktır.

Birincisi üç kısımdır. Birincisi, tek sayıyı tek sayıya çarpmaktır. İkincisi tek sayıyı; birer, onlar, yüzler, binler basamakları olan sayıya çarpmaktır. Bu iki kısımı çarpmakta kolay yol budur ki: Bu iki kısımda bulunan birlerin gayrisini birlerden olan tarafa verirsin. Birleri birlere çarparsın, elde edileni tutarsın. Bundan sonra iki çarpılanın basamaklarını toplarsın, tutulanı öteki basamağın önceki cinsinden kabul edersin. İkincisinde; meselâ dört sayısını elli sayısına veya üç sayısına dörtyüz sayısına çarpmak murat eyledikte; önceki gibi yirmiyi onlar itibar edersin. Zira ki, basamaklar üçtür ki ikincisi yüzler basamağıdır. Üçüncü kısımda; mesela otuz sayısı kırk sayısına veya kırk sayısı beşyüz sayısına çarpmak gerekse; önceki surette onikiyi yüzler itibar edersin. Zira ki basamaklar dörttür ki o üçüncüsü yüzler basamağıdır. İkinci surette yirmiyi binler kabul edersin. Zira ki basamaklar beştir ki dördüncüsü yüzler basamağıdır. Ama ikinci ve üçüncü çeşitte bileşik sayı, tekine indirilse, önceki çeşide dönersin. O halde tek sayıları birbirine çarpıp, iki çarpımı toplarsın: Üçyüz yirmi dört olur. İkinci surette yirmiyi, her birine başka çarpıp, iki çarpımı toplarsın: Binüçyüz seksene ulaşır. Ama üçüncü çeşitte; mesela ondördü yirmibeş'e çarpmak murat eyledikte; bu surette önce dördü beşe, sonra yirmiye çarparsın, bundan sonra onu, beşe, sonra da yirmiye çarparsın. Bu sonucu toplarsın: Üçyüz elli olur.

Kaide: Eğer iki çarpılanın birini, bir kere ya ziyade katlayıp, son çarpılanı dahi onun sayısı kadar eşit parçaya bölersen, katlama ve parçalamadan sonra her ne miktar sayıya ulaşırsa, birbirine çarparsın. O çarpmanın sonucu cevap olur. Mesela yirmibeş'i, onaltı'ya çarpmak gerektiğinde birinciyi iki kere katlar, ikinciyi iki defa bölersin. Dört sayısını yüz sayısına çarpmağa döndürme olup, dörtyüz olur. Bu kaide çok önemlidir. Bunu bilen, hesabını tez bilir.

Eğer sayıların basamakları çok olur ve işlem zor olursa kalemle kolay olur. Vakta ki teki bileşiğe çarpmak murat edersin. İkisini dahi anlatılan şekilde yazarsın. Bundan sonra teki, önceki basamakta bulunan kendi suretine çarpıp, çarpımın birlerini, birler basamağının altına yazarsın. Onlar için sayılarınca birler tutup, sonrasında sayı varsa, onun çarpım sonucu üzerine eklersin. Eğer sonrasında sıfıra varsa, o onlar sayısını sıfırın altına koyarsın. Eğer onlar bulunup, birler bulunmadıysa altına sıfır koyarsın. Her on için bir tutup, yukarıdaki minval üzere işlemi tamamlarsın. Eğer birleri, sıfıra çarparsan, o sıfırın altına sıfır koyarsın. Eğer birler ile sıfırlar olursa, onarı satırın sağının dışına yazarsın. Mesela beş, ki tek sayıdır, altmışüç bin kırküç sayısına çarpılsa: İşlemin sureti şöyle yazılır:

63043

5

______

315215

Eğer çarpan elli sayısı olursa, çarpım satırında önce bir sıfır koyarsın. Eğer çarpan beşyüz sayısı olursa, iki sıfır koyarsın. Şu şekilde:

63043

500

______ Sağlama: 8/8

31521500

Çarpmanın sağlaması: Çarpanın sağlamasını, çarpılanın sağlamasına çarpmakla olur. Bu durumda çarpımın sağlaması ötekilerinkine uygun geldiyse işlem doğrudur, değilse yanlıştır.

Latife: Eğer ayın günlerini, yılın aylarıyla çarparsak, elde edilen üçyüzaltmış günü, haftanın günlerine çarparsan, dokuz kesirin paydası elde edilir ki: İkibin beşyüz yirmidir. Nitekim Hazreti Ali kerremullahü vecheye, kesirlerin paydasından soruldukta: "Haftanın günlerini çarp seninin günlerine," buyurmuştur. Eğer harf-i ayn olan kesirlerin paydalarını birbirine çarparsan yine dokuz kesirin paydasını bulma yoluna gidersin. Zira ki, ayn sahibi dört, yedi, dokuz ve ondur." Eğer önce dördü yediye, sonra çarpımı dokuza sonra da ona çarparsan: İkibinbeşyüzyirmi elde edilir ki, dokuz kesirin paydalarıdır.

SuFi
05-03-2009, 11:40
Sekizinci Madde



Bölmenin kolay yolunu bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Bölmenin kolay yolu budur ki, öyle bir sayı istersin ki, onu bölene çarpasın ve onun sonucu bölünene eşit ola. Veya bölenden az ve eksik gele. O halde eğer ona eşit olursa, o istenen bölümdür. Eğer o sonuç bölünenden az geldiyse ve bölenden eksik olduysa, o eksik sayıyı bölene nispet edersin. O halde o nispetin sonucu, elde edilen bu sayı ile bölümdür. Mesela: Onüçü, dörde bölmek murat eyledikte; aranan sayı üç olur. Onu bölen sayı olan dörde çarparsan, onun sonucu bölünenden az olur. O bölüm, bölenden eksik olur. Zira ki, o sonuç onikidir. Bu, bölünenden bir sayı eksiktir. Bölüm, bölenden eksiktir. Şimdi o eksik olan bir sayıyı bölen olan dörde, dörtte birle nispet edersen, bölüm üçbuçuk olur. Eğer bölünen ondört olursa, bölüm üçbuçuk olur. Aranan sayının çarpım sonucunun bölünen ile eşit olduğuna misal: Onikiyi dörde bölmek gibidir. Bu surette bölüm üç sayısıdır.

Fazla sayıları bölmek için matematikçiler arasında makbul ve meşhur olan şekil, dört yoldur. Birincisi, bölüneni yazıp, altına bir çizgi çekersin. Bu çizgiyi bölenin altına kadar uzatırsın. Bundan sonra bölüneni bu çizginin üzerinde ve bölenin solunda yazarsın. Sonra bölenin iki katını alıp, altına koyarsın. Ondan onu iki kat alıp yine altına yazarsın. Bundan sonra ikinci bölümü dahi iki kat alıp, sonucu altına kaydedersin. Şimdi buna: Dört ev derler, ki; ilk ev bölendir, ikincisi onun katlamasıdır, üçüncüsü katlamanın katlamasıdır, dördüncüsü onun katlamasıdır. Bundan sonra soldan bölünenin sonundan başlayıp, son basamağa bakarsın. Ondan dört evin mümkün olan fazlasını o basamaktan çıkarırsın. Eğer bir sayı kalırsa, onun üzerine yazıp, o basamağı yok edersin. Onun hizasında çizginin altında çıkarılan evin aynı sayısını yazarsın. Eğer öteki basamaktan çıkarmak mümkün değilse, onun sağında olan basamağı ona ekleyip bu minval üzere işlem yaparsın. Eğer bir basamak eklemekle çıkarmak mümkün olmadıysa, bir başka basamak daha eklersin. Bu ekleme üzere gidersin. Ta o basamaktan dört evin birini çıkarmak mümkün oluncaya dek ve evin sayısını, o basamakların sağında olan önceki basamağın altına koyarsın. Ta bölünenin basamaklarının evveline ulaşınca dek işlemi tamamlarsın. Eğer bölünenden birşey kaldıysa ki ondan böleni eksiltmek mümkün olmaz. Bu durumda o sayı kesirdir ki, onun paydası bölendir. Eğer çizgi altında bölünenin basamaklarından birinin hizasında, evlerin sayılarının biri vaki olmadıysa, oraya bir sıfır koyarsın. Bundan sonra çizginin altında yazılan sayıları toplarsın ki, toplam olur. Mesela dokuzbin yediyüz seksendokuz sayısını, ondörde böldükte; bölüm altıyüz doksandokuz olup, üç artar. O, artık bir kesirdir ki onun paydası ondörttür. Dört ev işleminin sureti böyledir:

11 kesir

_____

121

_____

2323

_____

4167

_____

9789 bölünen

___________

evler

1 014 bölen

2 028 0488

4 056 211

8 112 699 bölüm

_____

140

(Tarif eski usule göre olduğundan şekilde de kitaptaki şekil muhafaza edilmiştir.)

Sağlama: Bölünenin sağlamasını, bölenin sağlamasına çarpıp, artık kesir varsa, onun dahi sağlamasını sonucun üzerine eklemekle olur. Şimdi toplamanın sağlaması, bölünenin sağlamasına uygun olduysa işlem doğrudur. Uygun değilse unutma ve yanlışlık olmuştur, tekrarlamak gerekir.

SuFi
05-03-2009, 11:46
Dokuzuncu Madde



Sayıların kökünü, kesirlerini ve bayağı kesirlerin hesabının kolay yolunu bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Eğer istenen sayı küçük ve tam sayı olursa onun kökünü almak kolay olur. Mesela dördün kökü ikidir. Dokuzun kökü üçtür. Onaltının kökü dörttür. Yirmibeşin kökü beştir. Otuzaltının kökü altıdır. Kırkdokuzun kökü yedidir. Altmışdördü kökü sekizdir. Seksenbirin kökü dokuzdur. Yüzün kökü ondur. Bunların hepsi tam sayıdır. Kökleri de tamsayıdır. Eğer istenen asal sayı olsa, kökü tamsayı olmasa onun kökünü çıkarmakta kolay yol budur ki: O asal sayının küçüğü, kökü tam olan en yakın sayı ile bu sayının farkını alırsın. Tam kökün iki katını alıp, bir ilave edersin. Şimdi bu, takriben o asal sayının köküdür. Mesela beşin kökü alınmak istense, onun altında en yakın ve kökü tam olan dördü, beşten çıkarırsın. Bir kalır. Ona tam kök olan ikiyi katları ve bir eklersen beş olur. Bu durumda beşin kökü iki ve 1/5 olur. Altının en yakın kökü alınan sayısı dörttür. Altıdan dördü çıkarırsan iki kalır. Bu durumda altının kökü iki ve beşte ikidir. Yedinin kökü iki ve beşte üçtür. sekizin kökü iki ve beşte dörttür. Zira ki, bu asal sayılara en yakın kökü alınabilen sayı örttür. Ama onun kökü murat olunsa, onun en yakın kökü alınabilir sayısı dokuzdur. Dokuzu ondan çıkarırsan bir kalır. Dokuzun tam kökünü ikiye katlar ve bir eklersen yedi olur. O halde onun kökü üç tam ve altı bölü yedidir. Onaltının kökü üç tam yedi bölü yedi olur ki, yedi bölü yedi bir ettiğinden onaltının kökü dört olur ve tam sayı olur. Diğer sayıların kökleri de bunlara kıyas ile ortaya çıkıp bilinir.

Bayağı Kesirler

Bayağı kesir, birden başka iki sayıdır. Eğer iki sayı eşitse mütemasildir (benzerdir). Eğer küçüğünü büyüğü götürürse mütedahildir (geçişlidir). Eğer her ikisini bir üçünü sayı götürürse mütevakıftır (bağımlıdır). O kesir ki, üçüncü sayı onun paydasıdır, o kesir iki sayının vakfıdır (uygunudur). Eğer iki sayıyı bir başka sayı götürmezse mütebayindir (uyuşmazdır). Mütemasil açıktır. Fakat ötekilerin çoklarını azına bölersin. Eğer tam bölünürse, o iki sayı mütedahildir. Eğer kaldıysa; böleni; bölünenden kalan sayıya bölersin ta kalmayıncaya değin gidersin. Bu iki sayı da mütevakıftır. Eğer sonunda bir kalırsa o iki sayı mütebayindir.

Kesir, paydası ya tam sayıdır ki ikiden ona kadar dokuz kesirdir. Veya paydası asaldır ki, ona cüz denmiştir. Bu ikisinden her biri ya tek sayıdır ki üçtebir gibi onbirden bir cüz gibi. Veya mükerrerdir ki üçte bir gibi onbirden iki cüz gibi. Veya muzaftır ki altıdabirin yarısı gibi onüçten bir cüzün onbirden bir cüz gibi ve onbirden bir cüz ve onüçten bir cüz gibi.

Kaçan kesiri yazarsan, eğer onunla tam sayı olduysa, onu kesirin üstünde ve kesiri onun altında ve paydanın üstünde yazarsın. Eğer kesir ile tam olmadıysa onun yerine sıfır koyarsın. Bağlı kesirlerde araya ve (+) yazarsın. Muzaf asal kesirlerde araya min (=) yazarsın.

1 2 1

O halde bir tam iki bölü üçü böyle yazarsın: 2 (1 ____) bir tam bir bölü üçü böyle =1

1 0 1 3 0 1 3 (1__) bir bölü üçü böyle = 1 (___) yarımın altıda birini böyle ___ (___) beşte iki ve

3 3 3 1 12

2

0 0 2 3 6 1 1

dörtte üçü böyle = 2 ve 3 (___ ___ onüçte birin onbirde birini böyle __ min __

5 4 5 4 11 13

1 1

(_____ = ____)

13.11 143

Kesirlerin paydasına: Mahrec, mükam, ünam derler. Müfret ve mükerrer kesirlerin paydası aynıdır. Mesela bir bölü dördün paydası dörttür. İki ybölü dört, üç bölü dört gibi mükerrer kesirlerin de paydaları dörttür. Muzaf kesirin paydası, birbirlerine izafe edilen kesirlerin tek tek paydalarının çarpımına eşittir. Bu paydalar ister mütebayin, ister mütevakıf, ister ymütedahil olsunlar. Yine hepsi birbiriyle çarpılır. Beşte birin altıda biri muzaf kesirinin paydası otuzdur. Sekizde birin altıda biri muzaf kesirinin paydası kırksekizdir. Sekizde birin dörtte biri muzaf kesirinin paydası otuzikidir. Matuf kesirin paydalarını ybulmak için iki payda alırsın. Bunlar mütebadiyen ise birbiriyle çarparsın, mütedahil ise büyüğünü alırsın: bu çarpımları üçüncü bir kesirin paydası olarak yazarsın. Kesirler çok ise aynı işleme devam edersin. Matuf kesirler bittiği zaman bulduğun sayı, o kesirlerin paydası olur.

Paydaları ikiden ona kadar olan dokuz bayağı kesirin paydalarını bulmak için, mütehayin olan iki ile üçü çarparsın altı olur. Altı ile dört mütevakıf sayılar olup, ortak bölenleri ikidir. O halde dördü ikiye böler altı ile çarparsın. Elde ettiğin oniki ile mütebayin olan beşi çarparsın. Altı ise elde ettiğin altmış ile mütedahildir, bir ile toplarsın yedi olur. Yedi ile altmış mütebayin oldukları için çarpar, dörtyüzyirmi bulursun.

Tecnis, tam sayılı kesiri bileşik kesir yapmaktır. Bunun için tam sayı, kesirin paydasıyla çarpılır ve paya eklenir. Bulunan sayı bileşik kesirin payı olur ve payda değişmez. Mesela iki tam bir bölü dört, bileşik kesire çevrilse payda dokuz olur. Altı tam üç bölü beş için otuzüç ve dört tam üçte birin yedide biri için seksenbeş olur. Bileşik kesiri, tam sayılı kesire çevirmeye ref' denir. Bunun için büyük sayı olan payı, küçüğü olan paydasına bölersin. Bölüm, tam sayı kısmı olur. Kalan da kesirin payı olur. Mesela onbeş bölü dört kesirinin ref'i, üç tam üç bölü dört olur.

Bayağı kesirleri toplamak ve iki kat almak: Verilen kesirlerin ortak paydasını bulursun. Sonra paydalarını eşitlersin. Bulduğun kesirin payını, paydasına bölersin. Payı büyük olursa tam sayılı kesir olur; payı paydasına eşitse bir olur; payı küçükse aynı kalır. Mesela bir bölü iki, bir bölü üç, bir bölü dört toplanırsa, bir tam altıda birin yarısı olur. Bir bölü altı ve bir bölü üç toplanırsa bir bölü iki olur. Bir bölü iki, bir bölü üç, bir bölü altı toplanırsa bir tam olur. Üç tane bir bölü beşin iki katı alınırsa, bir tam bir bölü beş olur.

1 1 1 6 4 3 13 1

___ + ___ + ___ = ___ + ___ + ___ = ___ = ___

2 3 4 12 12 12 12 2

1 1 1 2 3 1

___ + ___ = ___ + ___ = ___ = ___

6 3 6 6 6 2

1 1 1 3 2 1 6

___ + ___ + ___ = ___ + ___ + ___ = ___ = 1

2 3 6 6 6 6 6

1 3 3 6 1

3 x ___ = ___ -- 2 x ___ = ___ = 1___

5 5 5 5 5

Kesirleri ikiye bölmek için payı çift ise, payın yarısını alırsın. Tek ise paydayı ikiye katlarsın, payı olduğu gibi bırakırsın.

4 2 3 3

___ in yarısı ___ ; ___ in yarısı ___ dur.

5 5 5 10

Çıkarma yapmak için iki kesiri ortak payda cinsinden yazarsın ve birini diğerinden çıkarırsın. Artanı, ortak paydaya pay alırsın. Mesela dörtte bir, üçte birden çıkarsa üçte birin yarısı olur. Çünkü üçte bir ile dörtte birin ortak paydası onikidir. Onikinin üçte biri olan dörtten, dörtte biri olan üçü çıkarırsan bir kalır. Bu ise onikinin altıda birinin yarısıdır.

Bayağı kesirlerin çarpımı:

Tam sayı ile kesiri çarpmak için tam sayı ile kesirin payını çarpar, paydayı aynen yazarsın. Kesir tam sayılı olursa, çarpmadan önce kesiri bileşik kesir haline getirirsin. Elde edilen kesirin payı büyükse paydasına böler ve tam sayılı olarak yazarsın. Mesela iki tam üç bölü beş ile dört tamı çarpmak için iki tam üç bölü beş bileşik hale getirilir ve onüç bölü beş olur. Dört ile çarparsan elliiki bölü beş bulursun ki, on tam iki bölü beş eder. Üç bölü dördü yediyle çarparsan yirmibir bölü dört olur. Kesirin paydası dört olduğundan dörde bölersin ve beş tam bir bölü dört olur. İki kesiri çarpmak için payları ve paydaları çarparsın. Önce elde ettiğini ikiye bölersin. Önce elde edilen büyükse, kesir tam sayılı olur. Çarpılacak kesirler tam sayılı ise, önce onları bileşik kesir haline çevirir sonra çarparsın. Mesela: İki tam bir bölü iki, üç tam bir bölü üç ile çarpılırsa sekiz tam bir bölü üç olur. Üç tam bir bölü dördü beş tam bir bölü yedi ile çarparsan; onaltı tam beş bölü yedi bulursun.

1 1 5 10 50 2 1

2 ___ 3 ___ = ___ + ___ = ___ = ___ = 8 ___

2 3 2 3 8 6 3

1 1 13 36 468 20 5

3 ___ x 5 ___ = ___ x ___ = ___ = 16 ___ = 16 ___

4 7 4 7 28 28 7

Bayağı kesirlerin bölmesi:

Kesirlerin bölmesi sekiz kısımdır. Zira ki, bölünen ya kesir, ya tam veya bileşiktir. Bölen dahi ya tam ya kesir veya tam sayılı kesirdir. Önce tam sayılı kesirler, bileşik kesire çevrilir. Kesiri kesre bölerken, paydalar ortak olacak şekilde çarpma işlemi yapılır. Bulunan paylar bölünür. Bölünen veya bölenden biri tam sayı olursa, tam sayı payda ile çarpılır. Mesela: Beş tam bir bölü dördü, üçe bölersen, bir tam üç bölü dört bulursun. Üçü, beş tam bir bölü dörde bölersen, dört bölü yedi bulursun. Öteki misalleri bunlara kıyas ederek yapabilirsin.

1 21 21 7 3

5 ___ : 3 = ___ : 3 = ___ = ___ = 1 ___

4 4 12 4 4

1 21 12 4

3 : 5 ___ = 3 : ___ = ___ = ___

4 4 21 7

SuFi
05-03-2009, 11:48
Onuncu Madde



Bilinmeyen sayının bulunmasının kolay yolunu bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, matematikçiler demişlerdir ki: Bilinmeyen sayıyı bulmak için kurulmuş olan dörtlü orantı kaidesi, her yerde uygulanabilen, kullanışlı, yanlışsız, her zaman doğru ve hesabın esasıdır. Zira bütün bilinmeyenli problemler, bu dörtlü orantı yoluyla çözülebilir. Dörtlü orantı öyle bir dört sayıdır ki, birincinin ikinciye oranı, üçüncünün dördüncüye oranına eşittir. Bu orantıda yanlar ve ortalar çarpımı birbirine eşittir. Eğer yanlardan biri bilinmeyen olursa, iki ortayı çarpar, bilinen tarafa bölersin; bilinmeyen bulunmuş olur. Eğer iki ortanın biri bilinmezse iki tarafı çarpar bilinene bölersin. Çıkan sonuç bilinmeyendir. Mesela: İki, dört, üç ve altı sayıları arasında; ikinin dörde oranı üçün altı'ya oranına eşittir şeklinde bi dörtlü orantı kurulabilir. İki ile altının çarpımı, üç ile dördün çarpımına eşittir. Bu dört sayının biri bilinmezse diğer üç sayının yardımı ile bulunur. Eğer bilinmeyen iki ise ortalar olan üç ile dördü çarparsın. Elde ettiğin onikiyi; bilinen taraf olan altıya bölersin. Bölüm, istenen ikidir. Bilinmeyen altı olsa onikiyi ikiye böler aradığın altıyı bulursun. Eğer ortalardan biri olan dört bilinmezse, iki ve altıdan ibaret olan yanları çarpar, bilinen orta olan dörde bölersin. Aranan üç bulunur. Bu anlatılan usûl, dörtlü orantının çarpma yoludur.

Dörtlü orantının bölme yolu ise şudur ki: İki ortadan biri bilinmese ortalardan birini, belli olan ortaya bölersin. Elde ettiğin bölümü diğer taraf ile çarparsın. İstenen orta bulunur. İki taraftan yanlardan beri bilinmese, iki ortadan birini bilinen tarafa bölersin. Elde ettiğin bölümü diğer orta ile çarparsın ve istenen tarafı bulursun. Meselâ:

2 6

___ = ___ dörtlü orantısını düşün. Burada iki ile dokuza taraflar, üç ile altıya ortalar

3 9 denir. Ortalardan biri olan altı bilinmese, taraflardan biri olan dokuzu üçe böler, diğer taraf olan iki ile çarparsan istenen altı bulunur. Eğer taraflardan biri olan dokuz bilinmese, ortalardan biri olan altıyı diğer taraf olan ikiye böler, diğer orta olan üç ile çarparsın. İstenen dokuz bulunur. Eğer iki bilinmese, üçü, dokuza bölersin. Bulduğun bir bölü üç ile altıyı çarparsan istenen iki bulunur. Eğer üç bilinmese, dokuzu, altıya bölersin. Bulduğun bir tam bir bölü iki ile ikiyi çarparsın, istenen üç bulunur.

Problemler: Gaflet olunmasın ki probmlemler ya fazlaya, ya eksiğe, ya muamelâta, ya toplamaya veya çarpmaya ilişkin olur. Fazlaya bağlı olan soruya misal budur ki: Hangi sayı dörtte biri ile toplandığında üç olur: Bunu dörtlü orantı ile çözmek için verilen kesirin paydası olan dört sayısını alır mehaz dersin. Mehazda soruya göre işlem yaparsın. Yani soruda ekleme yapılmışsa eklersin, eksiltme yapılmışsa eksiltirsin. Bulduğun sayıya orta dersin. Böylece üç bilinen bulunmuş olur ki biri mehaz, biri orta, biri de soruda verilen sayıdır. Bu problemde mehaz dört, orta bir eklenerek beş, verilen sayı da üçtür. Mehazın vasıtaya oranı, bilinmeyenin soruda verilene oranla eşittir. Mehaz ile bilineni çarpıp, ortaya bölersen isteneni bulursun. Misali budur:

4 x 12 2

___ = ___ 5 . x = 12 x = ___ = 2 ___

5 3 5 5

O halde kendisi ile dörtte birinin toplamı üç olan sayı, iki tam iki bölü beştir.

Eksiğe ilişkin olan soruya misal: Kendisinden üçtebiri çıkarılınca altı olan sayıyı bulunuz? Kesrin paydası olan mehaz üçtür. Bir çıkarınca orta iki olur. Bilinen sayı altıdır.

Me'haz Bilinmeyen 3 x

______ = _________ orantısına göre ___ = ___ yazılır.

Orta Bilinen 2 6

Üç ile altıyı çarparsan, elde ettiğin onsekizi ikiye bölerek istenen dokuz sayısını bulursun.

Muamelâta ait soruya misal: Beş rıtlın fiatı üç dirhem olsa, iki rıtlın fiatı kaç dirhemdir?

5 2 5 rıtl 2 dirhem ederse

___ = ___ veya 3 rıtl x dirhem eder

3 x

Bilinmeyen dördüncü ortadır. İki ile üçü çarpıp beşe bölersen, bir dirhem ve bir bölü beş dirhem bulursun. Eğer soru üç dirheme beş rıtl gelirse iki dirheme kaç rıtıl gelir diye sorulsaydı: İki ile beşi zarpar üçe bölerdim; netice üç rıtıl ve bir bölü üç rıtıl olurdu. Çünkü soruların değeri farklı cinsi ile çarpılıp, elde edileni, aynı cinsine bölünür.

Toplamaya bağlı soruya misal: Hangi sayının üçte biri ile dörtte birinin toplamı ondur? Buna benzer sorularda, ortak paydayı bulur ve soruya göre hareket edersin. Ortak payda onikiye, mehaz dersin. Onikinin üçte biri ile dörtte biri toplamı yedi olduğundan orta yedi olur. Soruda verilen on olduğuna göre:

Me'haz Bilinmeyen 12 2

______ = _________ kaidesine göre ___ = ___

Orta Bilinen 7 10

O halde oniki ile onu çarpar, yediye bölersen istenen sayı olarak onyedi tam bir bölü yediyi bulursun.

Çarpma ile ilgili soruya misal: Hangi sayının dörtte biri ile altıda birinin çarpımı, kendisinin iki katına eşittir? Dörtte bir ile altıda birin paydaları dört ve altı olup ortak payda onikidir. O halde mehaz onikidir. Onikinin dörtte biri üç, üçte biri iki olup, çarpımları altı olduğundan orta altı olur. Soruda verilen iki kat olduğu için yirmi dört olur.

Me'haz Bilinmeyen 12 x

______ = _________ kaidesine göre ___ = ___

Orta Bilinen 6 24

O halde oniki ile yirmidördü çarparsın, bulduğun ikiyüz seksensekizi altıya bölersin ve istenen kırk sekiz sayısını bulursun.

Dörtlü orantıda üç sayı bulunup ortalar eşit olursa, meselâ birincinin ikiciye oranı, ikincinin üçüncüye oranına eşit olsa, yanlardan biri de bilinmeyen olsa, ortanın karesini bilinen yana bölersin ve bilinmeyen yanı bulursun. Eğer ortalar bilinmeyen olsa, yanları birbiri ile çarpar ve kare kökünü alırsın, bilinmeyen orta bulunur. Meselâ: İkinin beşe oranı, beşin hangi sayıya oranına eşittir? denilse: Beşin karesini ikiye bölersin. İstenen sayı oniki tam bir bölü iki olur. Yahut da dördün hangi sayıya oranı, o sayının dokuza oranı gibidir? denilse: Yanların çarpımı olan otuzaltının kare kökünü alırsın. İstenen altı sayısı bulunur.

Allah'ı tanımakta yardımcı olan astronomi ilminin tahsilini kolaylaştıran matematik ilminin özetinden bu kadarla yetinilip, astronominin başlangıcı olan geometriye de sıra gelmiştir.

SuFi
05-03-2009, 11:54
8-BÖLÜM:



DÖRDÜNCÜ BÖLÜM



Cisimlerin miktarlarını, boyutlarını beyan eden geometrinin, astronomi için önemli ve lüzumlu olan şekillerini kolay bir yöntem üzere dört madde ile beyan eder.



Birinci Madde


Nokta, çizgi, yüzey ve cismin tariflerini; çizgi ve yüzeyin kısımlarını ve özelliklerini özet olarak bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, geometriciler demişlerdir ki: Arazın kısımlarından her nesne ki, ancak duyularla işareti kabul olup, hiçbir cihetle bölünme kabul etmese, ona: Nokta derler ki, hakikatte yer tutup, cüzü olmayan nesnedir. Bu

nesne, çizginin son iki ucudur. Arazların kısımlarından bir nesne ki, ancak duyularla işaretlenip ancak bir cihetle bölünme kabul etse, ona: Çizgi derler ki, noktayla biten, uzunluğu, genişliği ve derinliği olmayan bir nesnedir. arazların kısımlarından her nesne ki, duyularla işareti kabil olup, iki cihetle bölünme kabul etse, yani uzunluk ve genişlik yönünden bölünme kabul etse, ona: Yüzey derler ki, o nesne uzunluk ve genişlikle olup, çizgiyle biter. Arazlardan bir nesne ki, üç cihete göre bölünme kabul etse, yani uzunluk, genişlik ve derinlik bakımından bölünmesi kabul olsa, ona: Cisim derler ki, matematikte bahsolunan cisim bilgisidir. Çizgi, doğru ile eğriye ayrılır. Doğru çizgi odur ki uzunluğu, mesafesi üzere

farz olunan noktalar toplamı birbirinin hizasında ola, yani bazı cüzleri yüksek, bazı cüzleri alçak olmayıp, bir tarafı göze mukabil oldukta; öteki tarafıyle ortasının ve diğer tarafının görünmesine bir engel olmaya. Eğri çizgi, bunun tersi olup, uzunluk mesafesinin cüzleri eğrilik üzere olup, bir tarafı göze mukabil oldukta; öteki tarafıyle ortasının görünüşüne eğri parçalar engel ola. Doğru çizgiler dahi ya paraleldir ya paralel değildir. Paralel çizgiler, düz olan iki ya fazla çizgilerdir ki, birbirlerinden uzaklıkları, bütün cüzleri eşit oyup, iki yanlarından doğruluk üzere sonsuza dek uzatılsalar, birbirlerine kavuşmaları mümkün olmaz. Paralel olmayan çizgiler, doğru çizgilerin tersidir. Yüzey ise, ya düzdür, ya değildir. Düz yüzey odur ki, bir ucundan bir ucuna varıncaya dek o yüzey üzerinde farzolunan cüzlerinin çizgileri birbirine karşılıklı ve paralel ola. Düz olmayan yüzey, bunun tersidir ki, düz olmayan yüzeylerin bazısına değirmi deler. Kürenin dış yüzeyinin yumruluğu gibi. Bunların yarımlarına: Yarım değirmi yumru ve yarım değirmi bükey derler. Yüzeylerin paralelleri ve paralel olmayanları; çizgilerin paralelleri ve paralel olmayanlarıyla kıyaslanırsa, bilinir.

SuFi
05-03-2009, 11:55
İkinci Madde



Üçgenlerin kısımlarını, dörtgenlerin çeşitlerini, çokgenlerin açı kısımlarını, dairenin merkez ve çevresini, çap, kiriş, yay, pay ve sintüsü özet olarak bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, geometriciler demişlerdir ki: Her yüzey ki, onu bir çizgi veya ziyade çizgi kuşatır, ona: Yüzey şekli derler. Eğer yüzeyi, üç çizgi kuşatırsa, ona: Üçgen derler. Bu dahi üç kısımdır. Birisine: Eşkenar üçgen denir ki, her üç kenarı birbirine eşittir. Birine: İkizkenar üçgen derler ki, ancak iki kenarı beraberdir. Birine: Çeşitkenar üçgen derler ki, kenarlarının üçü dahi birbirinden farklıdır. Eğer yüzeyi, dört çizgi kuşatırsa, dörtgen derler. Eğer beş çizgi kuşatırsa, beşgen derler. Bu minval üzere on kenara varıncaya kadar ongen derler. Eğer kenarları eşit olursa: Kare, beşgen, altıgen, yedigen, sekizgen, dokuzgen, ongen derler. Ama üçgen ve dörtgen dahi kısımlara ayrılırlar. Üçgende, dik açı

bulundukta; dik üçgen, derler. Geniş açı bulunduğu takdirde; geniş üçgen adı verirler. Geniş ve dar açıların bulunduğu üçgen, dar açılı üçgendir. Aynen bunun gibi, dört kenarı olan şeklin, dört kenarı eşit olursa ve dört dik açısı olursa, ona: kare derler. Açıları dik olup, kenarları eşit olmayana: Dikdörtgen. Bunun aksine ki, kenarları eşit olup, açıları dik olmayana: Eşkenar dörtgen derler. Kenarları eşit olmayıp, açıları dahi dik olmasa, lakin kenar ve açılarından karşılıklı ikisi eşit olsa, ona eşkenar dörtgen derler. Bunların dışındakilere yamuk derler. Kenarları dörtten fazla olan şekile: Çokgen dahi derler.Açı, iki çizgiyle kuşatılmış bir yüzeydir ki, kenarları bir noktada birleşir ki o iki çizgi bitişik olmaya. Açı iki kısım olup; birine: Doğu açı derler ki, bir noktada bitişmeksizin uzayan iki çizginin arasında yumrusudur. Birine geometrik cisim derler ki, bir veya daha faza yüzeyin kuşatmasından bir cisimde meydana gelir. Mesela koninin üst açısı gibi. Doğru açı dahi üç kısımdır. Birine: Dik açı derler ki, doğru bir çizginin üzerinde, kendi benzeri dik bir çizgi olup, iki tarafında oluşan iki eşit açıların biridir. Dik olan doğru çizgiye: Dikey derler. bir kısmına: Dar açı tabir ederler ki dik açıdan küçüktür. Bir kısmına dahi geniş açı derler ki, dik açıdan büyüktür. Bu iki kısmın kenarları doğru olmak lazım gelmez.Şekil bir uzamdır ki, bir eğri çizgi, düz bir yüzeyi bir yönüyle kuşatır ki, yüzeyin içinde bir nokta farz olunsa, o noktadan çevreye çekilen çizgilerin cümlesi eşit olur. Şimdi o çevrelenen yüzeye daire derler. Onu çevreleyen eğri çizgiye, daire çizgisi ve değirmi çizgi derler. o ortada var sayılan noktaya, dairenin merkezi derler. Merkezden çevreye uzanan çizgilerin her birine, dairenin yarıçapı derler. Merkezi geçip, her iki uca ulaşan doğru çizgiye -ki belirtilen yarıçaplardan her ikisinin tamamıdır dairenin çapı derler. Bu çap ki, o daireyi iki eşit parçaya bölüp, çapın tamamıyle çevrenin bir yarısını kuşatır ve o daireyi iki parça edip, merkezi geçmeyen doğru çizgiye: Veter (kiriş) denir ki, daireyi iki eşit parçaya bölmeyip, biri büyük ve biri küçük olmak üzere iki kısma böler. Bu iki kısmın her birine: Parça adını verirler ve çevrenin her parçasına kavs (yay) adı verirler. Kirişin yarısına: Düz sinüs derler. Kirişin yarısından çıkıp, yayın yarısına ulaşan dikeye: Sinüs eğrisi derler. Dairenin çapının yarısına: mutlak sinüs derler, gaflet olunmaya.

SuFi
05-03-2009, 11:57
Üçüncü Madde


Mücessem şekillerden, küp, silindir, koni, küre şekillerini; merkez ve çevresini, kuşağını, kutbunu; eksen ve hareketini, dairelerle dönencelerini, yavaş ve hızlı hareketlerini özet olarak bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, geometriciler demişlerdir ki: Her cisim ki, ou bir veya daha fazla yüzey kuşatır, ona: Mücessem şekil derler. Eğer bir cismi, altı eşit kare kuşatırsa, ona: Küp derer. Eğer iki eşit paralel daire çevreleri arasını birleştiren düz yüzey ile bir cismi kuşatırlarsa, o cisme: Silindir derler ki, o iki daire onun tabanlarıdır. Merkezlerini birleştiren çizgi, o silindirin payıdır ki, eğer bu pay o tabanlar üzerine dikey olursa, o: Dik silindirdir. Değilse: Eğik silindir derler. Eğer bir daire, merkezden çam kozalağı yüzeyi gibi dar bir noktaya yükselip, bir cismi kuşatırsa, ona: Koni derler ki, o dairenin tabanıdır. Merkezden o noktaya çıkan çizgi, o koninin payıdır. Eğer o pay taban üzere dikey olsa, o: Dik konidir. Değilse eğik konidir. Bir şekil o şekilde olursa ki, onun ortasından bir nokta farz olunup, o noktadan o cismin yüzeyine çekilen çizgilerin cümlesi eşit olsa, o şekile: Küre ve o yüzeye: Kürenin çevresi ve değirmi yüzey derler. O noktaya: Kürenin merkezi ve o çizgilere: Kürenin çaplarının yarıları derler. Bu düz yüzey, bir küreyi iki parça eyledikte; bir daire ortaya çıkar. Eğer o yüzey kürenin merkezini geçerse, o daireye, büyük; ötekilerine küçük daire adı verilir. Kürenin çevresinde her nokta ki farz olunur, bir devrini tamam ettikte; bir daire çizer. Ancak iki karşılıklı nokta ki, onlara küre kutbu, hareket kutbu dahi derler. Bir çap ki, iki kutbun arasını birleştirir, ona: Eksen derler. Anlatılan dairelerden o daire ki, onun kutbu, kürenin kutbunun aynısıdır. Merkezi, kürenin merkezinin aynıdır. Ona: Küre kuşağı derler. O daire, iki kutbun arasını yarıya bölmekle, ona

paralellik eden bütün dairelerin en büyüğüdür. O daireler birbirinden küçüktür ki, onlara: var sayılan devir noktaları denir. İki tarafta bulunup, kuşağa oranla boyutları eşit olan her iki daire eşittir. Kürenin iki kutbu, bu dairelerin dahi kutuplarıdır. o halde şüphe yoktur ki bir küre, kendi yerinde hareketiyle merkezi üzere dönerse, onun kuşağı üzerinde bulunan hareketi, hızlı olup, kuşağa paralel olan küçük daireler üzerinde bulunan hareketi; kuşakta bulunan hareketine kıyasla yavaştır. Kutuplarına yakın olan hareketi, kuşağına en yakın olan haraketinden çok daha yavaştır. Kürenin tamamı kendi yerinde durup, hareketi bu minval üzere iken hareketinin sürat ve yavaşlıkta farklılık göstermesi tabii bir iştir.

Bu işin bizzat kendisine bağlı olan farklılığı, feleklerin hareketinde sabit bir şekilde sürer. Feleğin hareketi, ya basittir veya muhteliftir. Basit olan haraketi ki, ona: Benzerli hareket derler. Odur ki, feleğin yüzeyinde ya içinde var sayılan bir nokta ki, o haraketle hareket eylese; o feleğin çevresinde eşit zamanlarda eşit açılar oluştura. Mesela dokuzuncu felek ki, en büyük felektir; âlemin merkezinin çevresinde doğudan batıya hareketle, bir gün bir geceye yakın bir sürede bir dönüşünü tamam eder. O halde, bu feleğin yüzeyinde farzolunan nokta o hareketle eşit zamanlarda eşit mesafeler kateder. Alemin merkezi çevresinde, eşit zamanlarda, eşit açılar oluşturur. Yani bu feleğin çevresinde kuşak misilli farz olunan daire, üçyüzaltmış eşit dereceye bölünüp; bu kuşak üzerinde farz olunan o feleğin noktası, anlatılan şekilde hareket eyledikçe her

bir yıldız saatinde, onbeş derece mesafe kateder. Önceki saatte kat eylediği onbeş derece kavse, ikinci saatte kat eylediği onbeş derece kavsi eşittir. Bu minval üzere hareketle âlemin merkezi çevresinde, önceki saatte oluşturduğu açı, ikinci saatte oluşturduğu açıya eşittir. Diğer saatleri dahi buna kıyas ile bilinir. Bu harekete, merkez çevresinde benzerli hareket derle. Eğer böyle olmasa benzerli demezler. Muhtelif hareket odur ki, benzerlinin tersi ola. Feleğin hareketi ya tektir ya bileşiktir. Tek hareket odur ki, bir felekten çıka. Bileşik hareket odur ki, birden fazla felekten çıka. Her basit hareket, tektir. Lâkin her tek hareket, basit değildir. Her muhtelif hareket bileşiktir. Lâkin her bileşik hareket, muhtelif değildir.

SuFi
05-03-2009, 11:58
Dördüncü Madde



Yüzeysel şekillerin ölçülerini, mücessem şekillerin miktarlarını ve yüksekliği olan eşyanın yüksekliklerini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, geometriciler demişlerdir ki: Bir yüzeyin miktarı onun ölçümüdür. Yani bir şeklin ölçüm bilimi, onun yüzeyinin miktarını bildirir.Dik açılı olan bir üçgenin ölçümü, dik açısını kuşatan iki kenarının birini, öteki kenarın yarısına çarpmakla elde edilir. Geniş açılı olan üçgenin ölçümü, bu açısından kirişine çıkan dikeyi, kirişin yarısına çarpmakla veya aksiyle elde edilir. Açıları eşit olan üçgen ölçümü, herhangi bir açısından kirişine çıkan dikeyi, kirişin yarısına çarpmakla veya aksiyle elde edilir. Eşkenar olan üçgenin ölçümü, bir kenarının karesinin dörtte birinin iki katını üçe çarpmakla elde edilir. Dikdörtgenin ölçümü, bir kenarını, kendi yarısına çarpmakla elde edilir. Eşkenar dikdörtgenin ölçümü, kenarlarından birini, öteki kenarına çarpmakla elde edilir. Çok kenarın ölçümü, iki çapından birinin yarısını, o çapının tamamına çarpmakla elde edilir. Eşkenar olan çokgenlerin ölçümleri, çaplarının yarısını kenarlarını toplamının yarısına çarpmakla elde edilir.Dairenin ölçümü, çevresine bir ip tatbik edip, bunun yarısını, çapının yarısına çarpmakla elde edilir. Eğer dairenin çapı, üçe ve yediye çarpılsa, çevresinin ölçümü elde edilip, ipe hacet kalmaz. Eğer dairenin çevresi, üçe ve yediye bölünse, çapına gerek kalmaz. Zira ki, her dairenin çevresi, çapının üç ve yedi katıdır. Onun için bir dairenin çapı, yirmi ikiye çarpılıp, çarpım yediye bölünse, bölüm o dairenin çevresi olur. Eğer dairenin çevresi, yediye çarpılıp, çarpım yirmiikiye bölünse, bölüm o dairenin çapı olur. Küpün ölçümü, karenin ölçümünden bilinir. (Karenin ölçümünün altıya çarpımı) Dik silindirin yüzölçümü, bir tabanını çevresine çarpmakla elde edilir. Dik koninin yüzölçümü, tepesiyle tabanı çevresini birleştiren dikeyi, çevresinin yarısına çarpmakla elde edilir. tabanlarnın yüzölçümleri ise, tıpkı dairede olduğu gibidir. Kürenin yüzölçümü, çapını, en büyük dairesinin çevresine çarpmakla elde edilir. Kürenin bütün miktarları, çapının yarısını, üçgeninin yüzeyine çarpmakla elde edilir. Yahut çapı, küpünden yedisini ve yedisinin yarısını atıp, kalandan dahi aynı şekilde kalandan doksanı atmakla, bütün miktarı elde edilir. Bunlara kıyasla bulutların miktarları, feleklerin cisimlerinin ve yıldızların ölçümleri ortaya çıkar.Yüksekteki şeylerin yüksekliklerinin ne miktar olduğunu bilmenin kolay yolu budur ki: düz bir yerde bulunan yüksek nesnenin taşının düşüş yerine ulaşmak mümkün ise; o düz yerde boyundan daha uzun bir mızrak dikip, ondan o kadar uzaklaşırsın ki, görüşün o mızrağın tepesinden geçip, o yüksek şeyin tepesine vara. Bundan sonra durduğun yerden, o yüksek şeyin taşının düşüş yeri olan aslına varıncaya değin, ayak ile, ya başka eşya ile ölçüp, bulduğun toplamı, mızrağın senin boyundan fazla olan kısmına çarparsın. Sonra elde ettiğin sayıyı, durduğun yerle o yüksek şeyin, mızrağın tamamının arasındaki mesafeye bölüp, bölüme kendi boyunu eklersin; ne miktara ulaştıysa, işte o yüksek şeyin yüksekliği odur.Öteki çözüm yolu da budur ki: O yüksek şeyin yakınında olan düz yer üzerinde bir ayna koyup, ondan uzaklaşırsın. O kadar gidersin ki, o aynada yüksek şeyin tepesini seyredesin. Sonra ayna ile yüksek şeyin arasındaki mesafeyi boyuna çarparsın ve çarpımı, durduğun yerle aynanın arasındaki mesafeye bölersin ve işte bölüm o yüksek şeyin yükseklik mesafesidir. Zira ki, boyunun, durduğun yerle aynanın arasındaki oranı; o yüksek şeyin ayna ile kendi aslı arasında olan oranı gibidir. Şu halde bilinmeyen, ortalardan biridir. Çünkü dörtlü orantıdan boyun yüksekliği ilktir ve ayna ile durulan yerin arası mesafesi ikincidir. Yüksek şeyin yüksekliği ise üçüncüdür. Ayna ile yüksek şeyin aslı dördüncüdür. Burada bilinmeyen üçüncüdür. Vakta ki, iki tarafın çarpımını bilinen ortaya bilersin; bilinmeyen bölüm olur.Bir yolu dahi budur ki: Bir asa dikip, gölgesinin sana olan oranını bilirsin. Şu halde yüksek olan şeyin gölge vaktinden, yükse şeyin yüksekliğini bilirsin. Güneş ufuktan kırkbeş derece yükseldikte; her nesnenin gölgesi, kendisi kadar olur. Şimdi, geometriden bu miktarca yazıldıkta; Allah Taâlâ'nın: "Göklerin ve yerin melekûtuna bakmazlar mı?" (7/185) remzi, âlemin yapısından da bir miktarca yazmağa gerektiren sebep olmuştur. Ta ki, en yüze istek olan Mevla'yı tanımaya yardımcı ola.

SuFi
05-03-2009, 12:02
9-BÖLÜM:



İKİNCİ BAHİS



Alemin şeklinin yuvarlak olduğunun isbatını; yıldızların ve feleklerin

durumlarının keyfiyetini, hakîmâne on bölümle tafsil eder.

BİRİNCİ BÖLÜM



Cisimler âleminin biçiminin yuvarlak olduğunu ve âlem küresi üzerinde

çizilen büyük daireleri ve feleklerin tabakalarının tertibini ve cisimlerin

özlerini ve en büyük feleğin şekil ve yapısını altı madde ile beyan eder.

Birinci Madde

Feleklerin yuvarlaklığının kabulünü ve unsurları ve yuvarlaklığa erişkin

olan hayret verici meseleleri bildirir.

Ey azizi, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Unsurların ve

feleklerin yuvarlaklığının inkârı için ileri sürülen delillerden

uzaklaşmak, astronomi ilminde gereklidir ki, cisimler âleminin ve yerin

yuvarlak olması kabul edile. Zira ki, bu ilmin kaideleri hepten bu esas

üzere kurulmuştur. Bundan başkasına imkan yoktur. Bu felsefî görüş, şeriata

aykırı sanılırsa; endişenin atılıp, kalbin yatışması için bitmeyen feyz

kaynağı İmam Muhammed Gazali (Allah ona rahmet etsin) hazretlerinin

"Tehafüt-ü Felasife" adlı kitabında yazdığı arapça ibareleri aynıyle burada

tercüme kılınmıştır ve o büyük imam hazretleri buyurmuştur ki:

"Malûm olsun ki, filozoflar ile halk arasında olan ihtilaf üç kısımdır ki:

Bir kısımda münakaşa, mücerret söze dayanır. Meselâ: Filozoflar, alemin

yaratıcısına cevher deyip; cevheri, mekândan münezzeh, zatıyle kâim varlık

ile tefsir eyledikleri gibi. İkinci kısımdaki çekişmeler, dinden bir esasa

ilişkin olmayan işlerdedir. O halde onlarla münakaşa etmek, peygamberleri

tasdik zaruretinden değildir. Yani o işleri kabul, onları yalanlamayı veya

aksini gerektirmez. Meselâ: Ay tutulması, yerkürenin güneş ile ay arasına

girmesiyle ayın ışığının görünmemesinden ibarettir. Zira ki ay, ışığını

güneşten alır. Yer ise küredir ve gök her taraftan yeri kuşatmıştır. Ne

zaman ay, yerin gölgesinde kalsa, güneşin ışığı ondan kesilir, dedikleri

gibi. Ve dahi güneşin tutulmasının mânâsı, yerden güneşe bakan şahıs ile

güneşin arasında ayın bulunması ve gölge olmasıdır. Bu durum güneşle ayın

baş ve kuyruk düğümlerinde bir anda birleştikleri vakitte olur dedikleri

gibi. Bu görüşleri dahi münakaşa ile çürütmekle durumu değiştirmek mümkün

değildir.

Bu durumda, o kimse ki, söylenmiş bu işleri çürütmekte münazarayı, dinin

gereklerinden zanneder; o kimse dine zarar vermiş olur. Zira ki, bu işlerin

olmasına geometrik ve matematiksel deliller delalet eder. Bir kimse ki, ona

muttali olup, tahkikine gücü yeter, sebebinden ve vaktinden, miktarından ve

süresinden haber verir; ona denilse ki: "Bu şeriata aykırıdır." Buna rağmen

o kimse kesinlikle bildiği bu işte şüphe etmez, beşki şeriatta şüphe eder

ki: "Kesin bilgiye aykırı şeriat nasıl olur?" diye tereddüde başlar. İmdi,

şeriata, yoluyla tan edenlerin zararından, yolsuz yardım edenlerin zararı

daha çoktur. Nitekim "akıllı düşman akılsız dosttan iyidir," demişler.

Bundan sonra İmam Gazali hazretleri, güneş ve ay tutulmaları hususundaki

Hadîs-i Şerifi nakledip, demişlerdir ki: "Hadîs-i Şerifin sonunda

buyurulduğu üzere: "Ay tutulması İlahî tecelli sebebiyle saygıdır," bu

fazlalığın nakli sahih değildir. Sahih olduğu takdirce dahi kesin işlerde,

iddialaşmaktansa te'vili ehvender. Çok açık deliller, kesinlikle bu noktaya

ulaşmayan kati işler karşısında te'vil olunmuştur; nerede kaldı ki nakli

sahih olmayan...

Filozoflarla İslâm âlimleri arasında tartışılan konu: Alemin sonradan

olduğu ve sonradan olmadığı meselesidir. Alemin sonradan olduğu sâbit

olduktan sonra; yuvarlak olsun, düz olsun; felekleri ve unsurları

buldukları gibi, onüç tabaka olsun, daha az veya çok olsun, dine zarar

vermez. Alem her nice olursa olsun, kastolunan şey, onun Allah'ın

kudretiyle vücuda geldiğidir.

Üçüncü kısım odur ki, onda tartışma, din esaslarından birine ilişkin ola:

Alemin sonradan yaratılması, Allah'ın sıfatları, cesetlerin haşri gibi. Bu

maddelerde onlarla gerektiğince tartışmak ve sözlerini çürütmek lazımdır.

Meselâ: Onlar derler ki: "Alem sonradan yaratılmamıştır, kadimdir. Zira ki



kadime dayanır ve her kadime dayanan kadimdir. O halde âlem kadimdir." Biz

bu sözleri çürütüp, deriz ki: "Alem sonradan yaratılmıştır, hâdistir, çünkü

değişicidir. Her değişikliğe uğrayan hâdistir."

İmam Gazali hazretlerinin bu sözleri, burada yazılmıştır. Ta ki dine bağlı

olanlar, anlatılacak şaşırtıcı işleri, şeriate muhaliftir diye reddetmekle

reddolunmuş olur kabilinden zannetmeyeler ve inkâr yoluna gitmeyeler.

SuFi
05-03-2009, 12:05
İkinci Madde


Alemin yuvarlaklığını isbat eden akli delilleri bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Alemin işlerinin tümü

birbirine bağlıdır. Alem, birbirini çevreleyen ve birbirine teğet

kürelerdir ki, iğne atacak bir boş mekân olmayıp, ulvî ve süflî cisimlerle

dolmuştur ve âlemin tabii yapısı yuvarlak şekil üzere olmaktır. Tabiatının

gereği olan nice deliler ile bu dava ispat edilmiştir. Alemin her ne

tarafına bakılsa, yumru görünür. Her kuşağın bir kavis olduğu nazarî ve

fikrî kanun ve insan aklının tecrübesiyle bilinir. Kürevî şekil, şekillerin

en genişi olduğundan başka gökte ve yerde müşahede olunan durumlar,

kürevîden gayride olmak muhaldir. Yuvarlak zemini düzeysel zannedip, dünya

düzdür fikrini edenler, hayalî vehmin mağlûbudur.

Kara, deniz, dağlar, vâdiler, değişik şekilleriyle toptan bir küre olup,

yerin gölgesiyle ay tutulduğu ve tutulma anında yerin gölgesinin ayıp

yüzünde dönücü bulunduğu ve yeryüzünde seyyahların hareketiyle enlem ve

boylam yerlerinin değişiklik üzere bulunduğu hep yuvarlaklığın

delilleridir. Sabit yıldızlar, âlemin kutbunun çevresinde paralel daireler

üzere dönüp, kutba yakın olan yerde küçük daireler çizerek görünmesi ve

ufuk dairesine teğet görünen sabit yıldızdan ekvatora varıncaya değin zaman

boyutu hesabiyle gizlilik zamanının artması, ta bir hadde varıncaya değin

ki, görünme ve gizlenme zamanları eşit ola. Bundan sonra gizlilik zamanı

yavaş yavaş artıp, görünme zamanı azala. Hatta öbür kutbun yakınında hiç

görünmeye. Doğan yıldızların ufuktan günün yarısına gelinceye dek yavaş

yavaş yükselip, doğması ve yine aynı minval üzere batması ve yıldızın

büyüklüğü ufkun üstünde değişmeyip, batış ve doğuş sırasında yerin

buğusuyla değişir ve büyük görünmesi ve daima yeryüzünden göğün yarısı ya

yarısına yakını görünmesi ve yıldızın doğudakiler üzerine, batıdakilerden

önce doğası ve batması; ay ve güneş tutulmalarının saatiyle meydana

gelmesi; kuzey tarafına gidenlere, kuzey kutup yıldızı ve diğer kuzey

yıldızlarının yüksekliklerinin artması ve güney yıldızlarının düşüşünün

artması; güney tarafına gidenlere, kutup yıldızının ve güney yıldızlarının

yüksekliğinin artması ve kuzey yıldızlarının düşüşünün artması; deniz suyu

yumruluğunun, gemiden örttüğü sahillerin ve dağların, bakanlara, önce en

yüksek tarafları görünüp, yaklaştıkça en aşağılarının dahi görünmesi;

yıldızların görünme süresince yükseklik ve düşüşünün eşit olması; güneşin

ekvator üzerinde iken görünmesi ve görünmemesi süreleri eşit oldukta; doğup

ve batacak, gölgenin düz bir çizgi üzere doğu ve batı noktalarına karşılık

ve iki gölgenin birbirine eşit olması... Bütün bunlar, yerin ve göğün

yuvarlaklığına delalet eder.

Ay tutulması vaktinde, ayın yüzünde daire şeklinde ortaya çıkan yer kürenin

gölgesi olduğu, yerin küreliğine açık delildir. Zira ki, eğer yer, küre

şeklinde olmayıp, ya üçgen, ya kare, ya altıgen şeklinde olsa, ay tutulması

ile ayın yüzünde ortaya çıkan yerin gölgesi dahi daire şeklinde belirmeyip,

ya üçgen, ya kare, ya altıgen şeklinde görünmek iktiza ederdi. Oysaki

görüntü hep daire şeklinde olmuştur.

Atmosferik olaylar değişik yerlerde gözetlenip; doğu tarafında, seher

vaktinde vaki olan ay tutulması ve doğuş anında beliren güneş tutulması,

batıdakilere görünmez. Batıda, doğuş anındaki ay tutulması ve akşam

vaktindeki güneş tutulması, doğudakilere görünmez. Göğün ortasında ortaya

çıkan güneş ve ay tutulmaları, yerin alt yüzünde oturanlara görünmez. Yerin

altı tarafında ve göğün ortasında vaki olan güneş ve ay tutulmaları, yerin

üst tarafında oturanlara görünmez. Yerin üstünde ve göğün ortasında meydana

gelen güneş ve ay tutulmaları, batıdakilere, doğudakilerden önce görünür.

Mesela batıdakilere ya seher veya kuşluk vakti görünür, doğudakilere ya

akşam veya ikindi vakti görünür. O halde doğuluların sabah ve akşamı,

batılılarınkinden önce olduğu ay ve güneş tutulmalarıyle bilinir.

Nitekim şehirler arası uzaklıklar, güneş ve ay tutulmalarıyle bulunur.

Bütün bu durumların, kürenin gayrisinde olmak ihtimali yoktur.

Bütün bunları bir yana bırakalım, Hind-i Şarkî adı verilen Hindistan'a ve

Hind-i Garbî adı verilen Yeni Dünya'ya (Amerika) deniz yoluyla sefer

edenlere şarken ve garben gidip-gelme imkanı ortaya çıkıp; batıdan gidip,

yerin altından dolaşıp doğudan gelen gemiler, yerin yuvarlaklığı davasını

ispat edip, bütün delillerin mühürü olup, tartışma kapısını kapamıştır.

SuFi
05-03-2009, 12:07
Üçüncü Madde


Dünyanın yuvarlaklığı kaidesi üzerine bina edilen şaşırtıcı meseleleri

bildirir.

Ey aziz, malum olsun kip astronomlar demişlerdir ki: Yuvarlaklık kaidesine

dayanan astronomi ilminin şaşırtıcı meseleleri vardır ki, hem sorulur, hem

şaşılır.

Birinci esele: bir günün üç şahsa nisbetle değişik olmasıdır. Mesela:

Belirli bir yerden, üç şahsın biri doğuya, biri batıya gidip, biri de orada

kalsa, ve gidenler, doğru bir çizgi üzere, ve aynı hızla yürüyüp; doğuya

giden batıdan, batıya giden doğudan gelip, bir günde yerinde duran şahsın

yanında toplansalar. Hareket günü, yerinde durana göre cuma olsa; batıya

gidene göre perşembe, doğuya gidene göre cumartesidir. Şimdi, bunun sırrı

budur ki, mesela batıya gidenin seyri yedi gün olsa, güneşin hareketine

uygun gitmesiyle, duranın gün batımında, bunun gün batımı vakti, güneşin

devrinin yedide biri kadar geç olur. Bu gecikmeden, yedi günde bir gün bir

gece eksilmiş olur. Bunun için yerine geldiği gün, ona nisbetle perşembe

düşer. Bunun gibi doğuya gidenin seyri güneşin hareketine ters olduğundan,

batıya gidenin aksine o, durandan günbatımı güneşin devrinden yedide bir

kadar önce olup, yedi günde bu eksikliklerin toplamından bir gün bir gece

hasıl olup, geliş günü ona göre cumartesi düşer.

İkinci mesele budur ki: Yeryüzünde derin bir kuyu üzerinde yüksek bir

minare olsa; o kuyunun dibinde bir kâseyi su doldurup, o suyu minarenin

tepesinde o kâseye koşalar, almayıp fazla gelir. Zira ki, merkez daireden

uzaklaştıkça yumulma yayı az olur ve unsurların cüzleri ise her nerede

bulunursa, âlem küresinden bir damladır. Şimdi kâsenin ağzında bulunan

dairenin kavsi, kuyunun dibinde ye merkezine yakın olup, eğri olu ve

minarenin tepesinde, ona oranla düz olmaya yakın olmakla, bir miktar fazla

su alır.

Üçüncü mesele budur ki: Gayet yüksek bir minare şerefesinde, iki yerden

birer taş atılsa, iki taşın düşüş yeri arası, şerefedeki atılış yerleri

arasındaki mesafeden az olur. Mesela şerefenin bir kenarından bir kenarına

uzaklık beş metre olsa, taşların düşüş yerleri arasındaki mesafe beş

metreden az olur. Aynen bunun gibi iki duvarın tabanlarındaki mesafesiyle,

yukarıdaki mesafesi aynı değildir Zira ki, iki şakülün başlangıç ve

sonuçları eşit olmaz, gittikçe yakınlıkları artarak, yerin merkezinde

birleşseler gerektir.

Yine yuvarlaklık kaidesine dayanan şer'î meseleler sorulur. Birinci mesele:

Zeyd, İngiliz gemileriyle kutuplara vardıkta; altı ay gündüz altı ay gece

olmakla, bu müddette beş vakit namazı ve ramazan orucunu ne şekilde eda

eder.

İkinci mesele: Zeyd, Amr ile kıyamet alâmetlerinden olan güneşin batıdan

doğması meselesinde bahse tutuşup; Zeyd bu meseleyi, astronomi kaidelerine

tatbik mümkündür, dese: Amr inkâr etse; Zeyd, Takiyüddin Rasit'in sözüne

göre, burçlar dairesi genel meyli (23,5 derece) geçip, uzun sürede ekvator

hattıyla çakışıp, diğer gezegenlerin kuşakları da onun gibi çakışmakla;

batıdan doğmuş olur. Nitekim halen altmış altını enlemde güneş, batıdan

doğar, deyip, durumu böyle açıklasa. Amr ise inkârında ısrar edip, bu mümkün

değildir, dese ve eğer mümkün olursa karım boş olsun dese, talak vaki olur

mu?

Üçüncü mesele: Zeyd Mekke şehrinden başka bir yerde bir mekan vardır ki o

mekanda, dört yön kıbledir ki ayakucu notasındadır dese; Amr inkâr edip,

ikisi de 'benim sözüm doğru değilse kölelerimiz azat olsun' deseler,

hangisinin yemini bozulur?

Bu üç sorunun cevabı arz olunmadı.

SuFi
05-03-2009, 12:09
Dördüncü Madde



Feleklerde ve yerde ortaya çıkan olayları açıklamak için, âlem üzerinde

konuları ve çizilen on büyük daireyi bildirir.


Ey aziz, malum olsun ki, astronamlar, feleklerdeki ve yerdeki işleri tespit

ve biribirine bağlamak için, âlem üzerinde, nice muhtelif daireleri

kutuplarıyla beraber ispat etmişlerdir. Meşhur daireleri iki kısım itibar

edip; bir kısmını büyük daireler, bir kısmını küçük daireler saymışlardır.

Ama büyük daireler, bir kısmını küçük daireler saymışlardır. Ama büyük

daireler odur ki, yukarıda açıklandığı gibi, âlem küresine oranla büyük ise

de, ona küçük derler. Değirmi kuşaklar gibi.

Büyük daireler, on tanedir ki: Muaddilünnehar (güneşitleyici) dairesi,

mıntıkatül buruç dairesi, (Burçlar kuşağı dairesi) dört kutuptan geçen

daire, ufuk dairesi gündüz yarısı dairesi, yükseklik dairesi, semtler ilk

dairesi, eğilim dairesi, enlem dairesi, görünen gök ortası dairesi.

Sayılan bu dairelerin bazısı âlem küresi üzerinde ayrı ve hareket edici

olarak konulmuştur. Bazısı bitişik ve sabit resmolunmuştur. Ayrı ve hareket

edici olan büyük daireler, altı tanedir. Biri gün yarısı dairesi, biri ufuk

dairesi, biri yükselme dairesi, biri ilk semtler dairesi, biri eğilim

dairesi ve biri enlem dairesidir. Bitişik ve sabit olan daireler, sayılan

bu dairelerden gayrisi olan büyük dairelerdir ve küçük dairelerdir.

On büyük daireden ilk daire: Gün eşitleyici dairesidir. Buna düz felek dahi

derler. Buna onun için muaddil (eşitleyici) derler ki: Güneş buna teğet

oldukta; Doksanıncı enlemden başka her yerde gece ve gündüz yaklaşık olarak

eşit olur. Bu dairenin yüzeyinde, yerküre üzerinde çizilen daireye: Ekvator

derler. Zira ki fele onda uzaklığını kuruyarak, dolap gibi döner. Yani gün

eşitleyici daire, alemi böler farzolundukta: Ekvator, yer düzeyi üzerinde

ondan meydana gelen dairenin çevresidir. Ekvatora paralel olan dairelere:

Günlük dönüş yerleri derler. Bunlar hayal edilen küçük dairelerdir ki,

büyük felekte farzolunan her noktadan bu feleğin dönmesiyle, onun üzerinde

iki kutbu olan âlemin kutbu ile kuşağı olan eşitleyici dairenin arasında

çizilirler. Bu daireler, günlük hareketle çizildiklerinden, bunlara: Günlük

dönüş yerleri derler.

İkinci daire,e burçlar kuşağı dairesidir. Buna, burçlar feleği dahi derler.

Oniki burç, bunun üzerinde itibar olunduklarından buna: Burçlar dairesi

dahi derler. Buna paralel olan dairelere: Enlem daireleri derler. Zira ki,

yıldızın merkezi onların birinin yüzeyinde bulunsa: Burçlar dairesinden

kuzeye ya güneye eğilimli olmuş olur. Şimdi o yıldızın enlemi, o daire ile

burçlar dairesi arasında olan mesafedir. Bu daireler dahi günlük dönüş

daireleri gibi hayalî küçük dairelerdir Çünkü burçlar feleğinin iki kutbu

ki, burçlar dairesinin iki kutbudur, âlemin iki kutbu olan gün eşitleyici

dairenin kutuplarından başkadır. Şimdi lazımdır ki, gün eşitleyicisi daire

ile burçlar dairesi âlemin çevresi üzerinde, iki karşılıklı nokta yanında

kesişirler, ki, o noktaların arasında her birinden yarım daire meydana

gele. Zira ki, burçlar dairesi gün eşitleyicisi gibi büyüktür. O noktanın

biri ki, burçlar feleği, gün eşitleyicisinden kuzeye meylini ondan başlar.

ona: Bahar eşitlik noktası (21 mart) derler. Zira ki, güneş buraya geldikte0

Çok yerde bahar mevsimi belirir. Bunun karşısındaki noktaya: Güz eşitlik

noktası (21 aralık) derler. Yine azımdır ki, burçlar dairesinin, gün

eşitleyicisinden nihaî uzaklığı, yarı dairelerinin ortasında iki nokta

yanında olur ki: Biri kuzey kutbu sebtindedir ve ona: Yaz dönümü derler.

Öbürü güney kutbu semtindedir ve ona: Kış dönümü noktası derler.

Şimdi bu iki kesişme ve iki nihaî uzaklık ile burçlar dairesinin dört

noktası belirlenmiştir. Onlar da dörtte bire bölünür. Bundan sonra bu dört

çeyrekten iki çeyrek bitişiğin her biri üzerinde iki nokta farzolunmuştur

ki, onlarla o çeyrekler üzer eşit bölüme bulunmuştur. Bundan sonra altı

büyük daire hayal olunmuştur ki, hepsi iki karşılıklı noktada yani iki

burçlar kutbu üzerinde kesişmişlerdir.

Üçüncü daire, dört kutuptan geçen dairedir ki: Adı geçen altı dairenin

biridir. Bunun âlem küresi üzerinde iki kutbu, orta noktadır. Bu daire

âlemin iki kutbundan ve iki kutup burcundan, iki değişim noktasından

geçmiştir. Onun için bulan: Dört kutbu geçen daire derler. Bu altı hayalî

dairenin biri o dairedir ki, iki orta noktadan geçmiştir. Kutupları, iki

değişim noktası olmuştur. Altı daireden geriye kalan dört daire, o iki

çeyrek üzerinde farzolunan dört noktadan ve o dördün karşısında bulunan

öteki dört noktadan geçmişlerdir. Bunların kutupları burçlar dairesi

üzerinde farzolunan noktalardır. Şimdi sekizinci felek, bu altı daire ile

oniki kısım olmuştur. Her bir kısmını, iki yarım daire kuşatmıştır. Her

kısmında, burçlar kuşağında bulunanlar burçlar kavsi adıyla şöhret

bulmuştur. Onun için sekizinci feleğin ismi: Burçlar feleği olmuştur. Bu

altı daire, âlemi keser farzolunsa, büyük felek ve benzer feleklerin

cümlesi, oniki burca bölünür.

Dördüncü daire, ufuk dairesidir. Bu hareket eden bir büyük dairedir ki

feleğin görünen yarısından görünmeyen yarısını ayırmıştır. Buna nispetle

yıldızların doğuş ve batışları belirlenmiş ve bilinmiştir. Bunun iki kutbu;

başucu (zenit), ayakucu (nadir) bulunan iki noktadır. Ufuk dairesi,

gündönümünü iki noktada kesmiştir ki, birine doğu noktası ve doğu gün-

eşitleyici; birine batı noktası ve batı güneşitleyici derler. Bu iki nokta

arasını birleştiren doğru çizgiye: Doğu ve batı çizgisi ve güneşitleyici

çizgi derler. Bu ufuk dairesinin burçlar dairesi ile kesiştiği iki noktaya,

doğan ve batan derler. Doğu noktası ile burçlar dairesi, ya yıldız merkezi

arasında ufuk dairesinden vâki olan kısa kavse doğu siası (Amplitude); doğu

noktası ile onların arasında bulunan kavse batı siası derler. Bu ufuk

dairesine paralel olan küçük dairelere köprüler derler; Ufuk dairesinin

üstündekilere yüksek köprüler derler. Altında bulunanlara alçak köprüler

derler.

Beşinci daire, gün yarısı dairesidir. Bu dahi hareket eden bir büyük

dairedir ki, âlemin iki kutbundan ve başucu, ayakucu noktalarından

geçmiştir. Bunun iki kutbu, doğu noktası ve batı noktasıdır. Bu gün yarısı

dairesi, ufuk dairesini iki noktada kesmiştir. Biri güney noktası, biri

kuzey noktasıdır. Bu iki noktanın arasını birleştiren çizgiye; gün yarısı

çizgisi, zeval çizgisi, güney ve kuzey çizgisi derler. Bunların hepsi dokuz

enlemin gayrisindedir.

Altıncı daire, yükseklik dairesidir. Buna başucu dairesi dahi derler. Bu

hareket eden bir büyük dairedir ki, başucu ve ayakucundan geçip, o çizginin

tepesinden geçmiştir ki o çizgi, âlemin merkezinden gelip, güneşin

merkezinden ya yıldızdan geçip, üst feleğin yüzeyine çıkmıştır. Bu

yükseklik dairesi, ufuk dairesini dik açılar üzere iki ortada kesmiştir. O

noktalar sabit olmayıp, ufuk dairesi üzerinde yıldız ve güneşin intikali

sebebiyle yer değiştirirler. Her birine başucu noktası adı verilir. Bu

noktalarla doğu ve batı noktaları arasında ufuk dairesinde bulunan kavse,

başucu noktası derler. Bu iki başucu noktasıyla güney ve kuzey noktaları

arasında bulunan kavse, başucunun bütünü derler. Bu yükseklik dairesi,

gün yarısı dairesine bir gün bir gecede iki defa çakışır.

Yedinci daire, semtlerin ilk dairesidir. Bu hareket eden bir büyük dairedir

ki; başucu ve ayakucu noktasından, doğu ve batı noktasından geçer. Bunun

kutupları güney ve kuzey noktalarıdır. Bu daire, gün yarısı noktası, ile

başucu ve ayakucu noktasında dik açılar üzere kesişmiştir. Alem küresi bu

daire ile ve gün yarısı dairesi ile sekiz eşit kısım olmuştur ki: Dördü

yerin üzerinde, dördü ufkun altında bulunmuştur. Bu daireye onun için

semtler ilk dairesi derler. Yükseklik dairesi bunun üzerine çakıştıkta;

onun kavsi, başucu, başucu bütünü kalmaz. Semtler ilk dairesine teğet olan

günlük dönüm noktalarına, bölge dönüm noktaları derler ki, o bölgelerde

oturanların başucu dönüm noktalarıdır.

Sekizinci daire, eğilim dairesidir ki; bu dahi hareket eden bir büyük

dairedir. Güneşitleyici dairenin iki kutbundan geçmiştir. Güneşitleyiciden,

yıldız ve burçlar kuşağının eğilimi bununla bilinmiştir. Buna ilk eğilim

denmiştir.

Dokuzuncu daire, enlem dairesidir. Bu dahi hareket eden bir büyük dairedir

ki, burçlar feleğinin iki kutbundan geçip, o çizginin başucundan geçmiştir.

O çizgi âlemin merkezinden gelip, yıldızın merkezinden geçip, burçlar

feleğinin yüzeyine çıkmıştır. Bu enlem dairesi ile, yıldızın enlemi

bilinmiştir. Güneşitleyiciden, burçlar feleğinin ikinci eğilimi bununla

bulunmuştur.

Onuncu daire, görünen göğün orta dairesidir. Bu daire, burçlar kuşağının ve

ufuk dairesinin kutuplarından geçmiştir. Bunun iki kutbu, doğu ve batı

noktalarıdır. Ufuk dairesi ile burçlar kuşağının ufku arasında veya aksiyle

bu dairede oluşan kısa kavis, görünen iklim enlemidir.

Burada, bu büyük daireleri açıklamakla yetinip, kalan daireleri, yerleri

geldikçe yazılmak hoş gelmiştir.

SuFi
05-03-2009, 12:12
Beşinci Madde



Feleklerin bütün tabakalarının yapısını; feleklerin parçalarının

hareketlerini: Günlük dönüş hareketinin keyfiyetini; yönlerin

sınırlanmasını; yüksek gök cisimlerinin mahiyetini özet olarak bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Kainatın yaratıcısı ve

düzenleyicisi olan Cenab-ı Hak'kın murad ve yaratmasıyla bütün feleklerin

cisimleri, toprağa varıncaya kadar dört unsur; lahana yaprakları gibi

biribirinin içinde dürülmüş olup, bir düzen üzere büyüğü küçüğünü kuşatmış

ve her yönden birbirine teğet ve sürekli, hepsi bir tek küre şekline girip;

cisimler âleminin Rabbani hikmetle güzel bir nizam üzere temeli atılmış ve

tesis olunmuştur. Bu şaşırtıcı ve garip bileşim heykelinin şekil ve yapısı;

bütün İslâm filozoflarının ve din âlimlerinin çoğunun birbirlerine yakın

görüşleriyle şöyle alınıp, kabul edilmiştir: Cisimler âlemi, biribirini

kuşatan küreler ve unsurlar üzerinde soğan kabukları gibi tabakalar halinde

olup, hepsi bir top şekline girmiştir.

Esîrî cisimler yani külli felekler dokuz tane olup, bütün yüksek cisimlerin

ve alçak unsurların iç gözeneğinde varsayılan bir cüz bulunur ki, o, âlemin

merkezi ve herşeyin esasıdır. Bu dokuz göğün en büyüğü, atlas feleğidir ki,

cihanın yönlerinin sınırlayıcısı ve zamanın vakitlerinin belirleyicisi

odur. Bu felek, öteki felekleri avucunun içine alıp, yirmidört saatte bir

kere, ışıldayan, sabit ve gezegen yıldızları tümüyle doğudan batıya

devreder. Bu doğuş ve batış ki; gece ve gündüz, aydınlık ve karanlık

sürekli böyle oluşur. Hepsi onun hareketine dayalı ve bağlıdır. Bu dokuz

feleğin sonuncusu, ay feleğidir, ki, atmosferi, oluşum ve bozuşum âlemini,

eşyayı her taraftan kuşatmıştır. Dört unsurun küreleri, ay feleğinin içinde

mertebelerince durmuş ve yerleşmişlerdir. Her durumda çevre tarafı üst yön,

merkez tarafı al yön olup; yeryüzünde ve suda ayakta duran ve gezenlerin

başları, ay feleği tarafına; ayakları âlemin merkezi tarafına olduğu bir

gerçektir.

Bu dokuz felek ve içindekiler, saf, ışıklı ve şeffaf olup, saffetlerinin

kemalinden bunlara: Kâh billur, kâh buzlu, kâh sulu demişlerdir. Gerçek

feleklerin cüzlerinin tamamı ve unsurların parçalarının arasında fazlalık

ve boşluk olmadığında filozofların hepsi birleşmişlerdir. Lakin büyük

feleğin gerisinde ısrarla sözü edilen hoşluğu; ilk filozofar maddeden

soyutlanmış bir bulut mevcuttur demişler, kelam bilginleri bunu hayalî

boşluk ile tabir ve tefsir etmişlerdir. Çünkü tüm feleklerin belirlenmesi,

göklerin durumlarını kavramaya yetmeyip; astronomlar, yedi gezegene ârız

olan işleri gözetlediler. Yani bu gezegenlerde kâh doğruluk, kâh durgunluk,

kâh yavaşlık, kâh sürat ve kâh geri dönüş görüp; kâh güneş gibi genel

eğilimden ibaret olan iki değişim noktası arasında gezindiklerini ve kâh

diğer gezegenler gibi değişim noktalarının güney ve kuzeye iyice kaydığını

ve kâh ışıkları çoğaldığını ve kâh ışıkları azalıp böyle durumlarla kâh

yere yakın kâh uzak olduklarını: Ay ve güneş tutulmaları dahi belirli

olmayıp; bazen tam, bazen cüzî tutulma olduklarını görüp, olaylar üzerinde

düşünceye daldılar. Elhasıl, ta ki onlar, göklerin bu gibi çeşitli işlerini

incelediler. Böylece sebeblerini, illetlerini şerh ve beyan ettiler.

Takvimde düzeltme yaptılar, ekleme ve çıkarmalarda bulundular. Düzenlemede

külli feleğin içlerinde yani merkezleri bitişik olan iki paralel düzlem

arasında bulunan boşluklarda, yeryüzünü içine alan ve almayan merkezleri ve

kutupları, bitişik, ayrı; kalınlık ve incelikte eşit ola ve olmayan nice

nice cüzi felekler varsaymaya muhtaç olup; bunları, bedenin azalarına

benzetip, dönen ikinci felekler olarak itibar ettiler.

Şimdi biz, o göklerin ve yerin yoktan varedicisi hâkim yaratıcı Allah'ın

sanatının inceliklerini, hikmetinin hakikatlerini fikredip düşünerek, onu

tanımak isteyenlere, feleklerin cüzlerinin tahlili kolaylaştırıp bu

hususları ve benzerlerini anlatmak üzere, somut bir şekil olsun için

feleklerin tümünün şekil ve suretlerini tasvir etmişizdir. Bundan sonra

feleklerden toprağa inip, oradan kendine gelip, Rabbini bulmak için

göklerin tertibini açıklamak ve yazmakta yukarıdan aşağıya inme yolunu

tutmuşuzdur.

Bütün feleklerin sureti budur:

SuFi
05-03-2009, 12:13
Altıncı Madde



Atlas feleğinin yapısını, sürat ve günlük hareketini ve bütün feleklere ve

unsurlara olan tahakküm ve tasullutunu ve boşluğunun genişliğini bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Yüksek felek ki, ay

feleğine nispetle dokuzuncudur. Yukarıda açıklandığı üzere nice namv e şan

ile şöhret bulmuştur. Merkezi, âlemin merkezi; kutbu, âlemin kutbu olup,

iki paralel düzeyle kuşatılmış bir yuvarlak cisim ve yıldızlardan arınmış

olmakla; atlas feleği adını almıştır. Bütün gök ve yer cisimlerini kuşatmış

olmakla; cisimler âlemi kendinde son bulup, gerçeküstü ve cihanın

sınırlayıcısı olmuştur. Göklerin ötesinde boşluk ve doluluk olmadığı

farzolunmakla; bunun yumru düzeyi, bir nesneye dokunmaktan uzaktır. Billur

gibi saf ve basit bir cisimdir. Bütün süslerden arınmıştır. Lakin çukurumsu

düzeyi, kendi hoşluğunda olan sabit feleklerin yumru düzeylerine teğettir.

Bu büyük feleğin altında cüzî felekler farzolunmaya ihtiyaç olmayıp, ancak

büyük dairelerden güneşitleyici dairesi, bunun çevresinde ve iki yarım

kutbunda eğim dairesi var sayılmıştır. Büyük felek, bu denli genişlik ve

büyüklüğüyle âlemin merkezi çevresinde, doğudan batıya süratli vaziyette

hareketiyle, içinde olan felekleri toptan ve ateş küresi ve hava süresinden

bir miktarı döndürüp, yirmi dört saatte bir dönüşünü tamam eder.

Her feleğin bir yeri ve meydanı vardır ki, ondan asla ayrılmaz. Lakin kendi

mekânında bütün cüzleriyle düzenli bir şekilde hareket edicidir. Bir göz

kırpması kadar bile duraklamaz. Büyük feleğin,kuşağındaki hareketi oldukça

süratlidir. Nitekim geometrik delillerle sabittir ki, cins atın koşu anında

iki ayağını kaldırıp koyuncaya kadar, büyük felek üçbin mil mesafe kateder.

Yaratıcı ve hakîm olan Allah, her şeyden münezzehtir. Bu ne şaşırtıcı sürat

ve acaip kuvvettir ki, bir lahzada, kutru yerküreden büyük olan güneşi

feleğiyle alıp gider. Bu sürate evvela Hadisi şerif şehadet eder ki; Habib-

i Ekrem sallallahüaleyhivesellem, Cebrail aleyhisselema: Zeval vaktinden

sormuştur ki: "Ey kardeşim Cebrail, zeval vakti mi?" Cebrail cevap

vermiştir ki: "Hayır. Evet..." Habib-i Ekrem (s.a.v.) sormuştur ki:

"Hayır'dan sonra niçin evet dedin?" Cebrail cevap vermiştir ki: "Sen

sorduğunda, henüz güneş zeval noktasına gelmemişti. Ben, hayır, deyinceye

dek beşyüz mil yolu katedip, gün yarılayıcı noktadan zeval noktasına

gelmişti. Onun için evet, dedim."

Hak Taala bunu, nass ile bildirmiştir ki: "Güneş de yörüngesinde yürüyüp

gitmektedir. Bu, güçlü ve bilgin olan Allah'ın kanunudur." (36/38)

Gerçi matematikçiler ve geometriciler, feleklerin ve yıldızların

uzaklıklarının ve cisimlerinin ölçülerini hesap ve kıyas ile uzun uzadıya

beyan edip açıklamışlardır. Lakin büyük feleğin azametinin ölçüsünü

bilmekte, genişlik ve uzunluğunu belirlemekte ve âlemin merkezinden yumru

düzeyinin uzaklığını hesap ve kıyas etmekten acz ve kusurlarını itiraf ve

ikrar edip; onu ancak yaratan Yaratıcı bilir, demişlerdir.

Fakat diğer felekleri, sabit yıldızları ve gezegenleri, matematikçiler ve

geometriler, gök gözetim âletleriyle ölçüp takdir ettikleri üzere, burada

bir miktar işaretle beyan etmek münasip görülmüştür. Ta ki bizim maksadımız

olan Mevla'yı tanımaya vesile bulan, onun ince sanatlarını fikretmek,

hikmetlerinin sırlarını düşünmek, kudret ve azametinin eserlerini temaşa

eden akıl sahiplerine kolaylık olup; hepsini kendi vücutlarında mevcut

görüp, kendilerini tanıyıcı olalar. Buradan da Allah'ı tanımaya yol

bulalar. Gerçi felekleri ve yıldızları ölçüp takdir etmek, cebir

hesaplarından habersiz olan kimselere uzak ve muhal görünür. Lakin bunlar,

aslında gerçek ve sabit olan kesin ilimlerin kaideleri üzerine kurulu aklî

hükümlerdir. Ama yüksek cisimlerin mahiyeti, eski filozoflara göre

felekler, yıldızlar basit cisimlerdir: Ne hafiftir, ne sıcaktır, ne

soğuktur, ne yaştır, ne kurudur; ne yanma ne yapışma kabul ederler; oldukça

latif ve saftırlar. Nitekim Hak Taala buyurmuştur: "Göklerin ve yerin

yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Fakat

insanların çoğu bilmezler." (40/57)

Kudret ve celal sahibi büyük Allah münezzehtir. Alemi örneksiz yaratan,

feleklerin hareketini, gece ile gündüzün biribirini takip etmesini misalsiz

var eden Allah münezzehtir. "Rabbimiz, sen gökleri ve yeri boşuna

yaratmadın, sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru." (3/191) Bizi,

göklerin ve yerin yaratılışını, gece ile gündüzün değişimini düşünen

kullarından eyle!

SuFi
05-03-2009, 12:37
10-BÖLÜM:


İKİNCİ BÖLÜM



Burçlar sahibi göğü; burçların şekillerini ve isimlerini; burçların

katlarını ve sabit yıldızları; ayın menzillerini; gök cisimlerinin

uzaklıklarını dört madde ile bildirir.


Birinci Madde


Sekizinci feleği bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Feleklerin ve

unsurların üç tabakası birbirini kuşatıp, biri birine bir derece teğet ve

çakışır olmuştur ki, feleklerde ve unsurlarda zerre kadar boşluk kalmayıp,

her tarafı dopdoludur. Hepsinin dönüşü başka türlü olup, kuşakları

kendilerine kabuk ve zarf olmuştur. Şimdi, en dışta olan kuşak, yukarıda

anlatıldığı gibi büyük felektir. Onun içinde bulunan kuşak, sekizinci

felektir ki, burçlar feleği ve sabit yıldızlar feleği namıyle meşhurdur.

Büyük felek boşluğunda durması ve sabit olması ile anılmıştır. Merkezi,

âlemin merkezi olup; kutbu, âlemin kutbundan bir tarafa 23,5 derece

eğilimli olup, paralel iki yüzüyle kuşatılmış bir kürevî cisimdir. Yumru

sathının üzerinde olan büyük feleğin dip yüzeyine teğettir. Dip yüzeyinde

olan boşluğunda, zühal feleğinin yumru yüzeyine teğet olmuştur. Sayısız

sabit yıldızlarla işlenmiş ve süslenmiştir. Hayallerde şekillenen on iki

burçla nakışlanmış ve renklenmiştir. Umumi eksen olan felekler feleği

(büyük felek) ile âlemin merkezi çevresinde doğudan batıya hareket eder,

bütün uydularıyla yirmi dört saatte bir devresini tamamladığından başka,

kendine has hareketiyle âlemin kutbundan başka olan kutbu üzere ve

güneşitleyiciden gayri iki tarafa kutbu kadar eğilmiş olan kuşağı üzere,

batıdan doğuya yavaş yavaş döner. Aheste hareketiyle altında dikilmiş olan

sabit yıldızları toptan o tarafa alıp gider. Yetmiş güneş senesinde kendi

kuşağı yörüngesinde ancak bir derece yol alır. O halde ikibinyüz senede

bir, bir burcu geçer ve yirmibeşbin ikiyüz senede bir devresini tamam eder.

Filozoflar: Bu süre tamamında, denizlerin ve karaların yer

değiştirmesinden, bütün âlemin işleri, sırları en iyi bilen Allah'ın

takdiri ile baştan ayağa değişir, demişlerdir. Bu feleğin dahi altında,

küçük felekler varsaymaya hacet kalmayıp, ancak büyük dairelerden burçlar

dairesi; bu feleğin çevresinde, iki kutbu arasında farzolunup, oniki burcun

şekilleri bu kuşağının bizzat kendinde olarak belirlenmiştir. Altı büyük

daire dahi, bu feleğin iki kutbu üzerinde kesişir farzolunup, sekizinci

felek, bu altı daire ile kavun ve karpuz üzerindeki çizgiler şeklinde oniki

kısım olup; her bir kısmına bir isim ile burç adı verilip: Meselâ, koç

burcu, kova burcu vs. denilmiştir

SuFi
05-03-2009, 12:40
İkinci Madde


Belirlenmiş yıldızlar ile bulunan şekilleri ve burçlar semasının dört

katını bildirir.


Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Oniki burcun her

birinde, mesela karpuzun her dilimi ortasında yani sekizinci feleğin oniki

diliminin her birinin yarısında; belirlenmiş yıldızların toplu görünümü,

bir şekle benzer olarak gözetlenip, o burçların isimleri görüntülerine

göredir. Mesela koç burcu, sekizinci feleğin sahasında bir dilimdir ki,

onun dilimlerinde gözlenen yıldızlar, birer çizgi ile birbirlerine

bağlansa, ondan koç şekli görünür. Öteki burçlar da böyledir ve

görünüşlerine göre isim alırlar. Bu feleğin tamamen boşluğunu dolduran

sayısız yıldızlardan, eski filozofların gözlemleri gereğince; binyirmiiki

ışıklı yıldızı içeren hayvan ve eşyaya benzer kırksekiz suret hayal

edilmiştir. Üçyüzkırkaltı gözetlenmiş yıldızın şekillenmesiyle oniki şekil

belirlenmiş ve oniki burç adıyla isimlendirilmiştir. Bu suretlerin

yirmibiri kuşağın kuzeyinde bulunup, onlarla üçyüzaltmışaltı yıldız

zat olunmuştur. Kırk sekiz suretin kalanı olan onbeş suret, kuşağın

güneyinde bulunup; gözetlenmiş yıldızlardan üçyüzonaltı yıldız dahi

bunların sahasında belirlenip, sayılan binyirmiiki yıldız tamamıyla tesbit

edilmiştir.

Ek: Malûm olsun ki, merhum yazarın (İbrahim Hakkı) saydığı üzere, yıldızlar

iki kısma ayrılıp; bir kısmına sabit yıldızlar ve diğerine gezegen adı

verilir. Bir kısmına sabit adı verilmesinin sebebi: Birbirlerine olan

uzaklığın miktarı daima eşit olup; fazlalaşıp, eksilmediklerine dayanır.

Onlar, bu bahiste anlatılan sabit feleklerdir. Öteki kısmına gezegen

denilmesinin sebebi: Bunlar başka başka yürüyüp hareket ettikçe,

birbirlerine kâh uzak kâh yakın olduklarına binaendir. Bunlar yedi

gezegendir ki, her biri bir felekte bulunur. Bu gezegenler, bazen bir yerde

toplanıp kümelenerek, ufuk dairesinin birbirine karşı derecelerinde karşı

karşıya bulunurlar. Sabit yıldızların miktarı, sonraki filozofların sözüne

göre; binyüzoniki adet yıldız olup, ışıklı cisimler oldukları

belirlenmiştir. Birbirlerinden ayrılmak ve her birine bir isim konulmak

imkânsız olmakla: Bilginler toplu görünümlerini altmışa bölüp, her birine

bir şekil üzere isimler vermeyi uygun görüp ve her bir şekle, eski

filozoflar arasında şöhret yapmış kimselerin isminden, bazı hayvan, bitki,

cisim ve âlet isimlerinden birer isim koymuşlardır ki, aşağıya konulan

felekler şeklinde görülmektedir.

Adları geçen seksen şeklin her biri, birkaç yıldızdan bir topluluk olarak

düşünülüp, onların onikisi, burçlar kuşağındadır. Bu yıldızlardan ayılan

üçyüzkırkaltı yıldızı içine alır. Oniki burcun isimleri şunlardır: 1- Koç,

2- Boğa, 3- İkizler, 4- Yengeç, 5- Aslan, 6- Başak, 7- Terazi, 8- Akrep,

9- Yay, 10- Oğlak, 11- Kova, 12- Balık.

Burçlar kuşağının kuzeyinde üçyüzaltmış yıldız gözlenmiş olup, yirmi bir

surete tatbik edilmiştir. İsimleri şunlardır: Küçük ayı, büyük ayı,

Keykavuş, kuş... Güneydeki dörtyüzaltı yıldıza, yirmiyedi surete benzeyip,

isimleri böyledir: Kitas, cebbar, tilki, köpek, gemi... Bütün bunlar sadece

gözetlenebilen yıldızlardır. (Bugünkü bulgularla bu sayı seksensekiz olarak

tesbit edilmiştir). Mesela kehkeşan (samanyolu) da bulunan yıldızların henüz

sayıları tesbit edilememiştir. Öte yandan yıldızların, yere uzaklığı ve

yakınlığından mı küçük veya büyük göründükleri henüz meçhuldür. Doğrusunu

ancak Allah Taâlâ bilir.

Oniki burcun altısı, güneşitleyici dairenin kuzeyinde olmakla, bunlara:

Kuzey burçları derler. Altısı dahi güneşleyicinin güneyinde olduğu için,

onlara: Güney burçları derler. Kuzey burçları: Koç, boğa, ikizler, yengeç,

arslan ve başaktır. Güney burçları: Terazi, akrep, yay, oğlak, kova ve

balıktır. Bu burçların dördüne: Değiştiren derler; dördüne: Sabit ve

dördüne: Karıştıran derler. Değiştiren burçlar: Koç, yengeç, terazi ve

oğlaktır. Bunlara değiştiren denmesinin sebebi: Güneş unlardayken bir

mevsimden bir mevsime geçmiş olur. Ama koçta güneş bulunduğunda, zaman

kıştan bahara döner. Güneşin yengece girmesiyle zaman, bahardan yaza döner.

Güneş teraziye girdiğinde, zaman, yazdan sonbahara döner. Güneş oğlağa

girdiğinde, zaman, sonbahardan kışa döner. Koç burcunun başlangıcına,

ilkbahar noktası; yengeç burcunun başlangıcına, yaz dönümü; terazi burcunun

başlangıcına, sonbahar noktası; oğlak burcunun başlangıcına, kış dönümü

derler. Sabit burçlarsa: Boğa, aslan, akrep, kova burçlarıdır. Bunlara

sabit denmesinin sebebi: Ne değiştirenler gibi değişme noktasında kalır, ne

karıştıranlar gibi iki surette belirirler. Karıştıranlar: İkizler, başak,

yay ve balıktır. Bunlara bu ismin verilmesinin sebebi: Güneş bu burçların

paralelinde iken, her birinde zaman, bulunduğu durumla diğer durum arasında

karışmıştır. İkizlerde, zaman, ilkbahardayken, yaza dönüp yazla karışır;

Başakta zaman, yazdayken sonbaharla karışır; yazdayken, zaman,

sonbahardayken kışla karışır. İkizlerde, zaman, kıştayken ilkbaharla

karışır.

Sonraki filozoflar, nazarında oniki burçla yedi gezegen, tıpkı dört unsur

gibi değişik tabiatlar üzeredirler. Onlar, her üç burcu bir tabiatta bulup,

burçlar tirigonometresi adını vermişlerdir Koç, aslan ve yay burçlarına

ateş üçlüsü derler ki,her birinin tabiatı, sıcaklık ve kuruluktur. Boğa,

başak ve oğlak, toprak üçlüsüdürler ki, her birin tabiatı; soğukluk ve

kuruluktur. İkizler, terazi ve kova, hava üçlüsüdürler ki, her birinin

tabiatı, sıcaklık ve rutubettir. Yengeç, akrep ve balık, su üçlüsüdürler

ki, her birinin tabiatı, rutubet ve soğukluktur. Şimdi sırasıyla bu

burçlara: Ateşsel burç, topraksal burç, havaî burç ve susal burç derler.

Oniki burcu bu minval üzere sayarlar. Öte yandan oniki burcun bazısını

erkek, bazısını dişi tabiatte bulup, bazılarını gündüze, bazılarını geceye

nispet etmişlerdir ki: Altı burç erkek, altısı dişidir. Erkek olanlar: Koç,

ikizler, aslan, terazi, yay ve kova burçlarıdır ki, bunlar tekil

burçlardır. Dişiler0 Boğa, yengeç, başak, akrep, oğlak ve balıktır ki,

bunlar ikildir. Şimdi, koç burcundan başlayıp, sırasıyla burçları, bir

erkek, bir dişi sayarlar ve oniki burcun tamamına değin giderler. Ateşî ve

havaî üçlerde erkek burçlar bulunup; topraksal ve susal üçlülerin tümü

dişi bulunup: Gündüzsel erkek ve gecesel dişi olmuştur.

Burçlarla ilgili tablolar aşağıdadır.

Burcun durumları İlkbahar Yaz Sonbahar Kış

Değiştirenler Koç Yengeç Terazi Oğlak

Sabitler Boğa Aslan Akrep Kova

Karıştıranlar İkizler Başak Yay Balık

SuFi
05-03-2009, 12:43
Üçüncü Madde



Sabit yıldızlardan olan ayın konaklarını isimleri ve şekilleriyle; burçlar

feleğinde olan mekanlarıyla ve kırk enlemde doğuş ve batışlarını yerleri ve

vakitleriyle bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, Hak Taala Kelam-ı Kadim'inde: "Ay için de konaklar

tayin etmişizdir," (36/39) buyurduğu ayın konakları yirmi sekizdir ki, bu,

burçlar feleğinde sabit olan gözlenmiş yıldızlardan burçlar kuşağının

yakınında bulunup; ay, kendi feleği kuşağında batıya hareketiyle koç

burcunun yarısında güneş ile karşılaştıkça; her gece bir yıldız beraberine

geldikçe, o yıldız bir konak itibar olunmuştur. Ay, süratli hareketiyle

oniki burcu yirmisekiz günde kat edip ve devredip, yine yerine döndüğünden,

yirmisekiz konak bulunmuştur. İlk konak şeratin, son konak ise reşa olarak

isimlendirilmiştir. Her iki konak arası oniki derece elliiki saniye

olmakla; oniki burcun her biri yirmisekiz konaktan iki konak ve üçtebir

konağı yaklaşık olarak içermiştir. Bu durum, altı sene önce yazılmış olan

şu manzumede anlatılmıştır.

MANZUME

Allah adıyle başlarız haberi

Kıldı takdir şems ile kameri

Hamd lillah Habibine salavat

Şems ve mah eyledikçe hoş harekât

Badehü Hakkı der ey ehl-i hitab

Ehl-i hey'et ysözüncedir bu kitab

Nazm kıldım kitab-ı muteberi

Dedim ismin menâzil-i kameri

Oldu ebyatı cümle yüz doksan

Binyüz altmışbeş idi sâl ey cân

Çarh-ı Sâmin ki oniki bölünür

Her bölükte otuz sehm bulunur

Oniki burcu oniki ay olur

Üç bahar olur dahi yay olur

Üç harif olur üç dahi kıştır

Çâr fasl oniki ay olmuştur

Evvel azar ikinci nisandır

Ü eyyar râbi hazirandır

Hâmis oldu temmuz ve sâdisi âb

Oldu eylül sâbii behesab

Sâmin ve tâsi oldu teşrineyn

Kış dü kânun ve yek şubat ey zeyn

Gelmeden gün bürûc âvâiline

On gün akdem şuhur-ı rum biline

Oniki burca bunlar esmâdır

Bir hamel iki sevr ve cevzâdır

Seretân ve esedle sünbüledir

Burc-u mîzan ve akrabî biledir

Kavs ile cedî ve delv ve hût eğilir

Yılbaşı ol hamel sayılır

Çünkü şeş burc otuz pâyı geçmiştir

Bil yıl eyyâmın üçyüz altmışbeş

Çarh-ı Sâmindedir bu kısm-ı rüsum

Ondadır cümle sâbitan-ı nücum

Devr-i şarkî seri' seyrandır

Hep tulu ve gurup o devrandır

Oniki burc yirmidört saat

İçre bir devri hatm eder râhat

Çün döner nısf-ı burc bir saat

Saat onbeş derecedir âdet

Çarh-ı çaremde gün musana'dır

Üstünde zemin murassa'dır

Ol felek devr eder güneş seyri

Onda yok necm ü şemsten gayri

Garbdan şarka gün gider her gün

Üçyüz altmışbeşinde biri göğün

Seyr eder şems günde bir derece

Ayda bir burcu kat' eder böylece

çün tahavvül eder her ay birine

Yıl tamamında hem gelir birine

Ruz-u şeb hatt-ı üstüvada sevâ

Arzı kırk cüz' olan mekânda ola

Ol cedîye gelse gün rahşân

Zemherîr ibtidasıdır o zaman

Saat-ı şeb o gece onbeş olur

Gündüzün saatı dokuzu bulur

Pes gece günden altı saat alır

Üç gün üç gece bir karara kalır

Badehü gün be gün etval olur

Ta hamel evvelin bu şems bulur

Nakledende gün ol hamele

Gece gündüz beraberine gele

Gün doğandan bitene dek o zaman

Oniki saat ola bî noksan

Gün bitenden doğana dek gece hem

Oniki saat oa olmaya kem

Hem yine gün be gün etval olur

Seratan evvelin güneş ki bulur

Saat-i ruz o günde onbeş olur

Ol şebin saatı dokuzu bulur

Pes gündüz şebden altı saat alır

Üç gün üç gece ol karara kalır

Badehü gün be gün şeb etval olur

Ta ki mîzanın evveline gelir

Gelse mîzanın ibtidasına gün

Ruz ve şeb hem beraber olur o gün

Çün hamel evvelile bu birdir

Şark ve garb ikisine bir yerdir

Pes yine gün be gün şeb etval olur

Ta güneş cedînin evveline gelir

Yılda bir yol bu devr-i dâimdir

Arz-ı mimde bu tavrı kâimdir

Çarh-ı çaremde şems her nicedir

Hem kamer bu felekte öylecedir

Çarh-ı evveldedir kamer mirât

Ol musaykal-ı kesiftir bizzat

Cerm-i şemsir ziyası daimdir

Şems ile nur-u mah kaimdir

Cerm-i mah muzlem ve müdavverdir

Ol güneşten yana münevverdir

Câyî çün günle arzın arasıdır

Arza doğru muhak karasıdır

Ertesi gece çün hilal görünür

Nurlu yandan bize hayal görünür

Gün be gün ay güneşten olup ırak

Arza doğru yüzü olur berrak

Çarde menzilin mah eylese seyr

Şems ve mah beynine karib ola yer

Şems ile mah hoş mukabil olur

Görünür nur-u bedr kâmil olur

Çünki mir'at-ı şemsdir bu kamer

Zulmet-i leyli nur mahz eyler

Şemse oldukça mukarreb hem ay

Azar azar görüne nursuz cây

Çün bulur hem o şems-i tâbânı

Bize doğru döner donuk yanı

Ayda bir yol bu devr-i daimdir

Bu muhak ve bu bedri kaimdir

Oniki burcu gün keser bir yıl

Kat' eder meh bir ayda cümleyi bil

Garbdan şarka hem kaber dolaşır

Günde onüç derece yol yer oluşur

Şems ile çün kamer muhak bulur

ertesi gece ay mukaddem olur

Günde oniki cüz'ü o şems geçer

Oniki burc bist heşt ölçer

Pes menâzil yirmi sekiz olur

Her birine nişanı yıldız olur

Her nişanın bir ismi resmi var

Say müretteb yeriye bil ey yar

Şeratin ve betin ve pervin şâ'

Debran hak'a hen'a ile zira'

Nesre ve tarafa cebhe ve zîre

Sarafa ava semak ve pes gafera

Hem zebânen ve badehü eklil

Kalb ve şol niayimi hoş bil

Belde zâbin bel'-ı suud ihya

Pes mukaddem muahhar oldu reşa

Gökyüzünde menâzil-i kameri

Bilmek istersen eyle şeb nazarı

Gözle hem âfıtab-ı tâbânı

Çün bulur ibtida-yı mîzanı

Ol gün oldukta şems ufukta ayan

Nokta-i maşrık oldur eyle nişan

Hem edende o gün ufukta gurub

Nokta-i mağrib ol yeri bil hub

İki yandan dü nokta evsatı al

Kıl nişan nokta-i cenub ve şimal

Kıl bu dört nokta evsatın tahmin

Heşt nokta ufuktan et tayin

Ufku farzet üçyüz altmış ay

Pes ul ve gurubu ondan say

Kırk derece arzda menâzil ede zuhur

Nokta-i maşrıkın şimalinden

Hem yirminci cüz'ü hilalinden

Şeratin iki necm-i âlidir

Bir cenubî biri şimalîdir

Bir zirâ ikisi arasını say

Bist ve heşt hameldir onlara cây

Ol cenubî yanında râsıhtır

Bir küçük yıldız ismi bâtıhtır

Şeratinden muahhar olan berah

Hem betîn ol ikinci menzil-i mah

Nokta-i maşrıkın şimaline bak

Noktadan doğa kırk derece ırak

Üç küçük nemedir müselles var

Burc-u sevrin önünde buldu karar

Çün iki saat ol şeb ede ubur

Ülker üçüncü menzil ede zuhur

Nokta-i maşrıkın şimalinden

Hem otuz derece kemalinden

Hûşe şeklinde altı kevbdir.

Sevrin yirmi dördü munsabdir

Ol şeb üç saat ve rubu'da heman

Doğa dördüncü menzil debran

Noktadan on sekiz derece şimal

Berk urur necm-i hâmisi fi'l-hal

Dal şeklinde penç yıldızdır

Burc-u cevzada câyı sekizdir dört

Buçuk saat ol şeb etme hücum

Menzil-i hâmis ede huka tulu'

Nokta-i maşrıkın şimali hemin

Cüz-ü sâminde şekl nokta-i şin

Re's-i cebbar adı seh necm-i nihan

Burc-u cevzada bistemde ayan

Beş buçuk saat ol şeb etse mürur

Hüna altıncı nokta ede zuhur

Nokta-i maşrıkın şimaline bak

Noktadan onsekiz derece ırak

İki yıldız şimal ve garbı kebir

Seretan cüz'-ü hâmisinde münir

bekle beş saat ol şeb ile nigâh

Göresin tâ zıra'-ı heftem mâh

Nokta-i maşrıkın şimaline git

Noktadan kırk derece tahmin et

İki rûşen sitâredir be akab

Garbı şuara-yı Şâmi4dir bel'akab

Oldur ol şimali bir yıldız

Seretandan beridir on sekiz

Olsa saat yedi o şeb-i kâmil

Görünür nesre heştem menzil

Nokta-i şarkın şimaline gel

Her yirmibeşinci cüzünü al

Hurde encümden öbür paresidir

Çâr necm murabba arasıdır

İsmi şura-yı yemanîdir bil

Hem eset evvelindedir hasıl çün

sekiz saat ol şeb etse güzar

Görünür tarafa tâsi ile nazar

Nokta-i maşrıkın şimalinden

Hem otuzuncu cüzü kemalinden

İki yıldız biri eseddendir

Esedin onbeşinde rûşendir heşt

Ve nîm saat ol şeb etse mürur

Aşır-ı mah cebhe ede zuhur

Nokta-i maşrıkın şimalini al

Ta yirmibeşinci cüzüne gel

Bir muavvec hat üzere dört kevkeb

Ol cenuhu azim ve ruşen hep

Oldu kalb'ül-esed büyük yıldız

Hem esedden biri yirmisekiz

olsa saat dokuçbuçuk o seher

Zîredir onbirinci doğa meğer

Nokta-i maşrıkın şimaline var

Kıl yirmibeşinci cüzde karar

Koşa yıldız cenubîdir ruşen

Sünbüle onbeşi ona mesken

Çün doğar gün onunla bir doğa

Noktadan sarfa kırk şimal iva

Sarfa ol necmi ol kadarın

On ikinci menazil-i kamerin

Horde encüm muhit oldu nişan

Sünbüle âhiridir ona mekan

Oldu iva beş encüm ruşen

Tuttu mizanın onbeşinde vatan

Çün menazilden onüçüne heman

Maşrıkından o şeb bilindi mekan

Bâkisin mağrib ile bil o zaman

Mağribe bak o şeb hem eyle nişan

Çünkü bir saat ol şeb ede güzar

Menzil-i çâr hem ufukta gider

Nokta-i mağribe nazar hoş kıl

Batar onda ysemak eazli bil

ismidir fahz-ı sünbüle ey can

Resmidir bîst-i pençem mizan tâ kim

Üç saat ol şeb ede duhul

Panzed hem gufre ancak ede nüzul

Nokta-i mağribin şimalini al

Her yirmisekiz derecede kal

Bir mukavves hat üzere üç kevkeb

Yeridir cüz-ü evvel akreb

Hem bir ismi samek ramıh'dır

Üstü ramh ve kendi çârıhdır

Çâr menzil ala't-tevali ol

On beşinden evvel ede nüzul pes

Rübue saat olsa ol şeb hub

Şânezd hem zebane ede gurub

Nokta-i mağribin gurubuna var

Ondan ondokuzuncu cüzüde biter

İki yıldız mukabil ve berrak

İkinin arası bir mızrak

Hem bir ismi de pele-i mizan

Burc-u akreb önüdür ona mekan

Çün iki saat ola ol şeb târ

Oldum eklil on yedinci batar

Nokta-i mağribin cenubuna bak

Noktadan otuz derece ırak

Yer var bî hat üzere üç kevkeb

Ruşeni oldu cebhe'tül-akreb

Akreb oldu bir ismi hem ey yar

Burc-u akrebde cây-ı bist çıhar

Bekle saat ikibuçuk ola tâ

Hejde hem kalb-i akreb onda bata

Nokta-i mağribin cenubunu bul

Otuzüçüncü cüzü garbını bul

Bir mukavves hat üzere üç kevkeb

Sâdis burc-u kavs ona matlub

Kalb-i akreble bile şöyle varıb

Nokta-i mağribin cenubuna bak

Noktadan kırk dokuz derece ırak

Koca yıldızdır ikisi berrak

Buldu kavsin yirmisinde durak

Bekle dört saat ol gece oturup

Bîstemdir niayim ide gurup

Nokta-i mağribin cenubunu bul

Otuzüçüncü cüzüdür ona yol

Çâr necmi sağar ve çârı kibar

Tuttular cedî evailinde karar

Dahi beş saat ol şeb uyuma tâ

Kim yirmi birinci belde bata

Nokta-i mağribin cenubunu al

Ta yirmisekiz dereceye gel

Kıta-i Çarhdir ki sâde olur

Encüm etrafına kılade olur

her bir adı kıladedir ey can

Evsat-ı cedî burcun etti mekan

Ger yedi saat olsa şeb-i rayih

Bata bist ve düm adı zâbih

Nokta-i mağribin cenubunu al

Ondan ensekizinci cüzde kal

İki yıldız şimalidir a'zam

Bir küçük necm anında adı ganem

Zâbih anı eder gibi kurban

Ol devl üçüne oldu mekan

Heft ü nîm saat ol şeb olma melül

Bîst ve sevm belidir ede nüzul

Nokta-i mağribin cenubunu nice

Noktadan say yirmiüç derece

iki ruşen sitaredir ki karib

Bir küçük yıldız aralıkta garib

Ol küçük yıldız ol şimale yakın

Delvin ondördüdür mekanı hemin

Ger dokuz saat ol şeb etse güzar

sit ü çârem suud o demde gider

Nokta-i mağribin cenubuhu bul

Cüz-ü sâmin ufuktadır ona yol

Bir mukavves hat üzere üç yıldız

Delv burcunda cây onsekiz

Onbuçuk saat ol şebeyle nazar

Ahbih ü bist ü pençemine seher

Nokta-i mağribe garib ve cenub

Çâr kevkeb üçü müselsel olup

Râbii sa'd ve hem redif ana nâm

Hâmisi burc-u hutu kıldı makam

Şarka bak hem o akşam et tevfik

İrtifaiyle her birin tahkik

Kim mukaddem dahi muahhar hem

Doğalar şems batmadan akdem

Birbuçuk saat akşama var iken

İkisi dahi doğmuş ola maan

Nokta-i maşrıkın şimalinden

Bist-ü pençem cüz' kelalinden

Doğa fer'i mukaddem onda ayan

Aslı bir necmdir cenubu heman

İkisinin arası bir mızrak

Hatdan panzdehem o ferğa durak

Nokta-i maşrıkın şimaline git

Her otuzbir derece tahmin et

Onda doğmuş ola muahhar nur

Ferği aslından akdem ede zuhur

İki yıldız ki suudu bir mızrak

Ferği hut âhirinde hoş burak

Şarka bak bul o şeb mahall-i ışa

Doğmuş yirmisekizinci raşa

Kalmış iken guruba bir saat

Şarktan doğmuş ola ol rahat

Nokta-i maşrıkın şimalinden

Hem otuzuncu cüz kemalinden

İki yıldız ki şarkı ve garbı

Saf-ı encümledir sefine gibi

Şekl-i ehlilcidir ol güya

Hem hamel onbeşindedir hâlâ

Nıfs-ı burc-u hamelde olsa muhak

Meh güneşten bu resme ola ırak

Menzil-i ûla olur şeratin

Hem bu tertib ile raşaye değin

Çün yirmisekiz gün içre kamer

Bu menazilden ede cümle güzar

Ol yirmisekiz günüyle gece

Hem geçer şems ügünde bir derce

Çün yirmidokuzbuçuk gün olur

Şems ile hem kamer muhakı bulur

Ol sebebden bir ay yirmidokuz

Gün hesap olunur öbür ay otuz

Badehü her ne şeb kılınsa murad

Bu menazil tamam olur tâdad

Olduğun gece şemse bir derece

Kim ne burcun kaçındadı o gece

Kıl hesab ibtida-yı mizandan

Bil ne miktarı geçti şems ondan

Geçe bir burcu iki saat o dem

Hep menazil doğup batar akdem

Pes her onbeş gecede bir saat

İleri sâbitan eder sürat

kim güneş her gün iki kursu kadar

Seyr edip şarka geç guruba gider

Her ne geçse buna kıyas olunur

Bu hesab üzere cümlesi bulunur

Çün geçer şems evvel ol hamele

Emr ber aks olur kolaylı gele

Maşrıktan ayan olan kevkeb

Mağribiyle bilinmek olur hep

Mağribinden beyan olan el'ân

Maşrıkından bilinmeli o zaman

Nereden doğa karşısında batar

Kande batsa mukabilinde doğar

Çün menazil bilindi bi't-tayin

Oniki burcu bundan et tahmin

Ta ki seyyar ve sâbit ola ayan

Kim ne kevkeb ne burcu kıldı mekan

Hoş bilindi kevakib ey Hakkı

Seyr et eflâkı fikr kıl Hak'kı.

SuFi
05-03-2009, 12:44
(Haberi, Allah adıyla başlarız. Güneş ile ayı takdir kıldı. Hamd Allah

için, salavat Habibine: Güneş ve ay hoş hareketler eyledikçe. Sonra hakkı,

ey sözümü dinleyenler, der, bu kitab, astronomlar sözüncedir. Muteber

kitabı nazm kıldım. Ay menzillerinin ismini dedim. Bütün beyitleri yüz

doksan oldu. Ey can, sene binüçyüz altmışbeş idi. Sekizinci felek ki, oniki

bölünüyor. Her bölükte otuz pay bulunuyor. Oniki burcu, oniki ay olur. Üç

bahar olur, dahi yay olur. Üçü güz olur, üçü dahi kıştır. Dört mevsim,

oniki ay olmuştur. Birinci mart, ikinci nisandır. Üçüncü mayıs, dördüncü

hazirandır. Beşinci temmuz, altıncı ağustostur. Eylül yedinci, sekizinci ve

dokuzuncu, teşrin-i evvel, teşrin-i sani oldu. Kış iki kanun ve bir de

şubat oldu. Burçlar ortasına gün gelmeden, on gün önce rumî aylar biline.

Oniki burca isimler bunlardır: Koç, boğa, ikizler, yengeç, aslan, başak,

terazi, akrep, yay, oğlak, kova, balık. Koç, yılbaşı sayılır. Çünkü altı

burç, otuz payı geçmiştir. Yılın günlerini üçyüz altmışbeş bil. Sekizinci

felektedir resimler parçası. Bütün sabit yıldızlar ondadır. Doğuya dönüşü

hızlıdır. Hep doğuş ve batış o dönüştür. Oniki burç, yirmidört saat içre

bir dönüşü rahat tamamlar. Burcun yarısı yarım saat döner. Saat onbeş

derecedir. Dördüncü felekte gün süslenmiştir. Yer üstünde kıymetli

taşlardır. O felek, güneş seyrini devreder. Onda yıldız ve güneşten gayri

yoktur. Batıdan doğuya gün gider her gün. Göğün, üçyüz altmışbeş

derecesinden bir derece güneş günde seyr eder. Böylece ay da bir burcu

kat eder. Her ay birine geçer. Yıl tamamında yerine gelir. Eşitlik

çizgisinde, gece ile gündüz eşittir. Enlemi kırk olan yerde ola bu. Oğlağa

gelse, gün aydındır. O zaman en soğuk günler başlangıcıdır. Gecenin saati o

zaman onbeş olur. Gündüzün saati, dokuzu bulur. O zaman gece, günden altı

saat alır. Üç gün üç gece bir karara kalır. Sonra gün, yavaş yavaş uzar. Ta

koç evvelini bu güneş bulur. Gün koça nakledende, gece gündüz eşitliğine

gele. O zaman gün doğandan bitene dek, noksansız oniki saat ola. Gün

bitenden doğana dek gece de, oniki saat ola, eksik olmaya. Hem yeni gün

gün uzar. Yengeç evvelini güneş ki bulur. Günün saati o günde onbeş olur.

Gecenin saati dokuzu bulur. O zaman gündüz, geceden altı saat alır. Üç gün

üç gece o kararda kalır. Sonra gün gün gece uzar. Ta ki terazinin evveline

gelir. Terazinin başlangıcına gün gelse, gece ve gündüz de beraber olur o

gün. Çünkü koç evveliyle bu, birdir.

Doğu ve atı, ikisine bir yerdir. O halde yine gün gün gece uzar. Ta güneş

oğlağın evveline gelir. Bu yılda bir yol daimi dönüştür. Mim enleminde bu

halde durmaktadır. Dördüncü felekte güneş her nicedir? Ay da bu felekte

öylecedir. Birinci felekte ay, aynadır. o bizzat parlak ve yoğundur.

Güneşin ziyasi süreklidir. Güneş ile ayın nuru kaimdir. Ay, karanlık ve

yuvarlaktır. O güneşten yana münevverdir. Yeri çünkü yerle güneşin

arasıdır. Yere doğru çakışma, karasıdır. Ertesi gece, hilal görünür. Nurlu

yandan bize hayal görünür. Gün gün ay, güneşten ırak olup, yere doğur yüzü

berrak olur. Dördüncü menzilini ay seyr eylese, güneş ve ay arasına yakın

la yer. Güneş ile ay hoş mukabil olur. Ondördü görünür, olgun olur. Çünkü

güneşin aynasıdır bu ay. Gece karanlığını salt nur eder. Ay da güneşe yakın

oldukça, azar azar görünür nursuz yer. Parlak güneşi bulduğunda, bize doğru

donuk yanı döner. Bu, ayda bir yol sürekli devirdir. Bu çakışma ve bu

bedridir. Gün oniki burcu bir yıl keser, ay bir ayda hepsini kateder.

Batıdan doğuya ay da dolaşır. Günde oniki derece yer oluşur. Güneş ile ay

çakışmayı bulur, ertesi gece ay önce olur. Günde oniki cüzü o güneş geçer.

Oniki burç, yirmisekiz ölçer. O halde menziller yirmisekiz olur. Her birine

nişanı, yıldız olur. Her nişanın bir ismi ve resmi var. Ey dost,

tertiplenmiş say, yeriyle bil. (Burada tali yıldızların adları sayılıyor.)

Gökyüzünde ayın menzillerini bilmek istersen, geceye bak. Gözle hem parlak

güneşi. Terazinin başlangıcını bulduğunda, güneş ufukta göründüğü gün, doğu

noktası odur, nişan eyle. Hem o gün ufukta batanda, batı noktası o yeri

bil. İki yandan iki nokta ortasını al, güney ve kuzey noktalarını nişan

kıl. Bu dört nokta ortasını tahmin kıl, ufuktan ekiz nokta belirle. Ufku

üçyüz altmış ayak farzet. O halde doğu ve batıyı ondan say. Kırkıncı

enlemde menziller, o ufuktan bu resme doğru doğa bata. Yarım saat evvel

gece geçe, menzillerin başlangıcı ortaya çıka. Doğu noktasının kuzeyinden,

hem yirminci cüzü hilalinden, iki parlak yıldız yüksektir; biri güneyde,

biri kuzeydedir. İkisi arasını bir zira ay, yirmi sekiz; koştur, onlara

yer. O güneydeki sabittir. Bir küçük yıldız, ismi batındır. İki parlak

yıldızdan geri ola biraz. Batın da ayın ikinci menzili. Doğu noktasının

kuzeyine bak. Noktadan kırk derece ırak doğa. Üç küçük yıldız, üçgen var.

Boğa burcunun önünde karar kıldı. Çünkü o gece iki saat geçe, üçüncü

menzilde ülker ortaya çıkar. Doğu noktasının kuzeyinden, otuz derece

bitiminden huşe şeklinde altı yıldızdır. Boğanın yirmidördü bellidir. O

gece üç saat ve çeyrekte heman, dördüncü menzile zebran doğa. Noktadan on

sekiz derece kuzey, o durumda beşinci yıldızı doğar. Dal şeklinde beş

yıldızdır, ikizlerde yere sekizdir. O gece dört buçuk saat, hücum etme,

beşinci menzil huka doğa. Doğu noktanın kuzeyi, sekizinci cüzde, şının

noktası şeklidir. Başı cebbar, adı üç gizli yıldız. İkizler burcunda gözle;

o gece beş buçuk saat geçse, hüna altıncı nokta zuhur ede. Doğu noktasının

kuzeyine bak; noktadan onsekiz derece ırak, kuzey ve batısı büyük iki

yıldız, yengecin beşinci cüzünde parlak. Beş saat bekle o gece ile uyanık,

yedi arşında ayı göresin. Doğu noktasının kuzeyine git, noktadan kırk

derece tahmin et, iki parlak yıldızdır hemen sonra. Batısı, Şam şairlerinin

sanıdır.

Odur, o kuzeyli bir yıldız. Yengeçten beridir onsekiz, olsa saat yedi o

gece tam görünür sekiz seçkin konak. Doğu noktasının kuzeyine gel, her

yirmibeşinci cüzünü al, küçük yıldızlardan bulut parçasıdır. Dört yıldız

karenin arasıdır. İsmi Yemen şairleridir, bil. Hem aslan evvelindedir

hasıl çünkü, sekiz saat o gece geçse, görünür tarafa dokuz kere bak. Doğu

noktasının kuzeyinde, hem otuzuncu cüzü bitiminden iki yıldız; biri

aslandandır, aslanın onbeşinde parlaktır; sekiz ve yarım saat o gece

geçse, ayın onuncu yüzü ortaya çıkar. Doğu noktasının kuzeyini al, ta

yirminci cüzüne gel. İniş-çıkışlı bir çizgi üzere dört yıldız, güneyi büyük

ve ışıklı hep oldu aslanın yıldızı büyük yıldız. Hem aslandan beri

yirmisekiz olsa saat dokuz buçuk o seher, ziredir onbirinci doğa meğer,

doğu noktasının kuzeyine var, kıl yirmibeşinci cüzde karar. Koşa yıldız,

güneylidir parlak, başak onbeşi ona mesken. Çünkü doğar onunla gün bile.

Noktadan şarka kuzeye farkı iva, sarfa o yıldızı, o kadarını ayın onikinci

menzili küçük yıldız kuşattı, nişan başak sonudur ona mekan. Oldu iva beş

yıldız parlak. Terazinin onbeşinde mekan tuttu. Menzilden onüçüne hemen

doğuşundan o gece bulundu mekan. Kalanını batı ile bil o zaman. Batıya bak

o gece, hem de nişan eyle. Çünkü o gece geçe, dört menzil de ufukta gider.

Batı noktasına iyi bak. Betar onda semak silahsız bil. İsmi başak fahzı ey

can. Resmi yirmibeş terazidir ta ki, üç saat o gece gire. Hem gufre onbeşte

ancak iner. Batı noktasının kuzeyini al, her yirmisekiz derecede kal. Bir

kavisli çizgi üzere üç yıldız, akrepin birinci cüzü yeridir. Bir ismi semek

ve bir ismi ramıhdır. Üçtü mızrak ve kendi yaralayıcıdır. Dört menzil,

burçlar sırası üzere, onbeşinden evvel ine. İşte zeyrek saat o gece, güneş

parlayarak batar. Batı noktasının güneyine var, ondan ondokuzuncu cüzde

batar. İki yıldız karşılıklı ve berrak, ikinin arası bir mızrak, bir cüzde

batar. İki yıldız karşılıklı ve berrak, ikinin arası bir mızrak, bir ismi

de terazi pelesi, akrep burcu önüdür ona mekan. O gece iki saat karanlık

olur. Tac oldum, onyedinci batar. Batı noktasının güneyine bak, noktadan

otuz derece ırak yer var. Aynı çizgide olmayan üç yıldız, ışıklısı akrebin

cephesi oldu. Ey dost, bir ismi de akrep oldu. Akrep burcunda yirmidört

yer, bekle saat ikibuçuk ola ta onsekiz, hem akrebin kalbi onda bata. Batı

noktasının güneyini bul. Otuzüçüncü cüzünün batısını bul. Kavisli bir

çizgi üzere üç yıldız. Altıncı yay burcu ona tâlibtir. Akrebin kalbiyle

birlik şöyle varıp, batı noktasının güneyine bak, noktadan kırkdokuz derece

ırak koca yıldızdır, ikisi berrak, buldu ayın yirmisinde durak. O gece

oturup dört saat bekle. Yirmidir ay durağı bata. Batı notasının güneyini

bul, otuzüçüncü cüzüdür ona yol. Dört yıldızı küçük, dördü büyüktür. Oğlak

evvelinde karar tuttular. O gece beş saat daha uyuma, ta ki yirmibirinci

belde bite. Batı noktasının güneyini al, ta yirmisekiz dereceye gel, felek

kuşağıdır ki sâde olur, yıldız etrafına gerdanlık olur. Ey can, herbir adı

gerdanlıktır, oğlak burcunun ortasını etti mekan, Şayet gece yedi saat

gidici olsa, bata yirmi iki, adı zebayih.

Batı noktasının güneyini al. Ondan onsekizinci cüzde kal. Kuzeyde iki

yıldız büyüktür. Bir küçük yıldız, adı koyun. Zebayih onu kurban eder

gibidir... Kova burcu üçüne mekan oldu. O gece yedibuçuk saattir, üzülme.

Yirmiüç inince yutucudur. Batı noktasının güneyini nice noktadan say

yirmiüç derece. İki aydınlık yıldızdır ki yakın, bir küçük yıldız aralıkta

garip. O küçük yıldız kuzeye yakın, yeri kovanın ondördüdür. Eğer o gece

dokuz saat geçse, yirmidördüncü yükseliş o demde gider. Batı noktasının

güneyini bul. Sekizinci cüz, ufukta ona yoldur. Kavisli bir çizgi üzre üç

yıldız, kova burcunda yer onsekiz. Onbuçuk saat o geceyle bak, ehbib

yirmibeşine seher batı noktasına yakın ve güney dört yıldız, üçü üçgen

olup, dördüncü saad ve de redif ona isim. Beşincisi balık burcunu kıldı

mekan. Doğuya bak hem o akşam tevfik et yükselişiyle her birin incele ki,

önceki dahi gecikmiş hem doğalar güneş batmadan önce. Akşama birbuçuk saat

varken, ikisi birlikde doğmuş ola. Doğu noktasının kuzeyinden, yirmibeşinci

cüzün bitiminden doğa önce bir kolu açıkça. Aslı bir yıldızdır, güneyi

hemen ikisinin arası bir mızrak, balıktan panzede hem o şubeye durak. Doğu

noktasının kuzeyine git, hem otuzbir derece tahmin et, onda gecikmiş nur

doğmuş ola. Kolu aslından önce ortaya çıka. İki yıldız ki uzaklığı bir

mızrak. Kolu balık sonunda hoş burak. Doğuya bak, yatsı yerini bul, doğmuş

yirmisekizinci serpinti, guruba bir saat kalmış iken. Doğudan doğmuş ola o

rahat. Doğu noktasının kuzeyinden, hem otuzuncu cüz bitiminden iki yıldız

ki, doğu ve batısı gemiler gibi dizili yıldızlarladır. Şekilleri sanki

yumurta biçimindedir. Hâlâ hem koç onbeşindedir. Koç burcunun yarısında

çakışsa ay, güneşten bu resme ırak ola. İlk menzil şeratin olur. Bu tertip

ile raşaya deği, yirmisekiz ygün içre ay bu menzillerden hep geçe. O

yirmisekiz günüyle geçer güneş de geçer günde bir derece. Çün

yirmidokuzbuçuk gün olur, güneş ile ay çakışır. O sebebden bir ay

yirmidokuz gün hesap olunur, öbür ay otuz. Sonra her ne gece istense, bu

menzilin sayılışı tamam olur. Güneşe bir derece olduğun gece ki, ne burcun

kaçındadır o gece, hesap kıl terazinin başlangıcından. Güneş ondan ne

miktarı geçti bil. Bir burcu iki saat geçe o dem hep menziller önce doğup

batar. Şu halde her onbeş gecede bir saat ileri, sabit yıldızlar hızlanır

ki, güneş her gün iki kursu kadar seyredip doğuya, batıya geç gider. Her ne

geçse buna kıyas olunur, bu hesap üzere hepsi bulunur. Ne zaman güneş koçun

evveline geçer. İş ters olur, kolaylı gelir. Doğudan çıkan yıldız,

batısıyla bilinmek olur hep, olur, kolaylı gelir. Doğudan çıkan yıldız,

batısıyla bilinmek olur hep, batısından açıklanan el'an doğusundan bilinmeli

o zaman. Nereden doğa, karşısında batar. Kande batsa karşısında doğar.

Menziller belirlemeyle bilindi. Oniki burcu, bundan tahmin et. Ta ki

gezegen ve sâbit ola ayân. ne yıldız, ne burcu mekan kıldı? Yıldızlar hoş

bilindi ey Hakkı, felekleri seyret, Hak'kı fikir kıl.)

SuFi
05-03-2009, 12:52
Dördüncü Madde



Burçlar feleğinin ve onda olan sabit yıldızların uzaklık ve cisimlerini

bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, rasatçılar, geometriciler ve matematikçiler;

yıldızların ve feleklerin cisim ve uzaklıklarını kesin kanunlar ile

hesaplarında görüş birliğine varmışlardır. Büyük feleğin yüzeyinin

uzunluğunun mesafesini ki, burçlar feleğinin yüzey yumruluğunun

uzaklığıdır, âlemin merkezinden takriben otuzüçbin kere bin ve

beşyüzyirmibeşbin sekizyüz seksenbir fersah bulmuşlardır. Her bir fersahı

üç mil ve her bir milli üçbin zera ve her bir zeraı, otuziki parmak

genişliği kadar farz ve takdir kılmışlardır. Her bir parmağı, altı arpa eni

kadar ve her bir arpayı, atın altı kılı miktarı itibar edip; cisimler

âleminin uzaklığının hesabını bilmişlerdir. Burçlar feleğinin dip

yüzeyinin bu merkezden uzaklığını takriben otuzüç kere bin ve beşyüzonbin

dörtyüzelli fersah ve burçlar feleğinin kalınlığını takriben onbeşbin

dörtyüzotuzbir fersah bulmuşlardır. Sabit yıldızları altı ayrı kısım bulup;

birinci değer, ikinci değer, üçüncü değer, dördüncü değer, beşinci değer ve

altıncı değer diye isimlendirmişlerdir. Birinci değerin tabakalarını,

burçlar feleğinin kalınlığına mutabık ve eşit onbeşbin dörtyüz otuzbir

fersah bulup; yıldızların cisimlerinin miktarını yerküreye oranla

açıklamışlardır. Birinci değerin cisimlerini takriben altıbuçuk yer cismi

kadar ölçüp ve farzedip; ikinci değerin cisimlerini beşbuçuk yer cismi

miktarı; üçüncü değerin cisimlerini dörtbuçuk yer cismi miktarı; dördüncü

değerin cisimlerini üçbuçuk yerküre gibi ve beşinci değerin cisimlerini üç

buçuk yerküre kadar; altıncı değerin cisimlerini birbuçuk yeryuvarlağı

miktarı bulmuşlardır. Bunları geometrik delillerle ispat edip, hesabını

almışlardır. Bütün sabit ve gezegenleri, kendi yerlerinde belirli bir

hareket ile merkezleri çevresinde hareket eder ve döner görüp: "Feleklerde

duran hiçbir şey yoktur," mazmununca işin sırrına ermişlerdir.

Yaratıcı, hakîm ve kudretli olan Allah münezzehtir. Büyüklüğünün celaletine

ve kudretinin illetine aklın idraki erişemez.

SuFi
05-03-2009, 12:55
11-BÖLÜM:



ÜÇÜNCÜ BÖLÜM



Yedinci göğün yapısını ve onda olan zühal (satürn) feleğini altı madde ile

bildirir.


Birinci Madde


Zühal yıldızının mümessil feleğini bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Yedi gezegenin biri

zühal feleğidir ki, ay feleğinden itibaren sayılınca yedinci felektir.

Güneş feleğinin üzerinde bulunup, yüksek felekler ismiyle şöhret bulmuş

olan üç feleğin e büyüğü ve en yükseğidir. Zühal yıldızı, geyvan lakabıyla

lakaplanıp, astronomlar on: Büyük uğursuz, hızlı hindi demişlerdir. Bu

felekte zühalden gayri yıldız yoktur. Bu feleğin hâkimi sadece zühaldir.

Müşteri yıldızı, en büyük saadet; merih, cellat görünüşlüdür, ona küçük

uğursuz demişlerdir. Fakat küçük saadet olan güzel yüzlü zühredir. Zühal ve

karışık sofra görünümlü Utarit, güzel yüzlü güneş feleğinin altında karar

kılmalarıyla iki aşağılıklar olarak isimlendirilip; üç yüksek ve iki alçak

denilip, cümlesine başka bir nâm ile beş şaşırmış derler. Işıklı güneşe

büyük ışıklı, güzel görünümlü aya küçük ışıklı denilip; hepsi de yedi

gezegen nâmıyla meşhur olmuştur. Astronomlar, zühal yıldızı için üç adet

felek ispat edip; birinci felek ki küllî felektir, merkezde, eksende,

kutupta, kuşakta ve harekette burçlar feleğine benzediği için buna:

Mümessil felek demişlerdir. İkincisi, merkez dışı felektir ki, mümessili

altında iki paralel yüzeyde bulunup, dönüş merkezi dayanıklı olduğundan,

buna: Taşıyıcı felek demişlerdir. Üçüncü feleğe: Döndürücü felek derler ki,

zühal yıldızı onun tarafında çakılmış olup; döndürücü felek kendi merkezi

üzere hareketiyle döndükçe, zühali, hareket ettirip, döndürdüğü için buna:

Döndürücü felek demişlerdir.

Mümessil felek, küllî felektir. İki paralel yüzeyle çevrili yuvarlak bir

cisimdir. Yüksek yüzeyi üstünde olan sabit yıldızlar feleği, onun çukur

yüzeyine ve alt yüzü, altında ola müşteri feleğinin yumru yüzeyine

teğettir. Bu feleğin üstünde ve altında bulunan diğer küllî felekler gibi

büyük feleğin hareketine uyup; ilk hareket ile âlemin merkezi çevresinde

doğuda batıya hareket eder. İkinci olarak, kendi hareketiyle âlemin merkezi

çevresinde, sekizinci feleğin hareketi kadar, batıdan doğuya âheste gider.

Anlatılan bu feleğin altında ola felek küreleri dahi aynı şekilde doğuya

yönelik hareketle muttasıf olup ve bizzat da batıya yönelik hareketle

muttasıf olmuşlardır. Açıklaması gelecektir.

SuFi
05-03-2009, 12:56
İkinci Madde


Zühal yıldızının, merkezinin dışındaki feleğinin yapısını bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlara göre; yedi gezegen yıldıza ârız olan

çeşitli işlerin tanzim ve tesviyesi, küllî feleklerin içlerinde, cüzi ve

ikinci feleklerin çeşitli dönüş ve tavırlarının isbatı gerekir. Zühal

yıldızının durumunun nizamı için mümessil feleğin cisminin içinde yani iki

paralel yüzeyle kuşatılmış olan gövdesi içinde Hamil (taşıyıcı) nâmıyle

ikinci bir felek takdir etmişlerdir. Bu takdir olunan ikinci felek yere

şâmil ve merkezi, âlemin merkezinden kendi çapının parçalarıyle altıbuçuk

derece uzaklık ile en üst tarafında, dış iki paralel yüzeyle kuşatılmış

küre bir cisimdir. Bu kürenin yumru yüzeyi ilk feleğin yumru yüzeyiyle bir

noktada temas etmişlerdir ki, o nokta evc (doruk) ismiyle

isimlendirilmiştir. O nokta âlemin merkezine nispetle en uzak noktadır.

Zühal yıldızı o noktaya geldikte; yerin merkezinden oldukça uzak ve yüksek

olmuştur. Bunun gibi, bu ikinci feleğin iç yüzeyi, birinci feleğin iç

yüzeyine doğu noktasında teğettir. O noktaya haziz (etek) adı verirler. Bu

nokta, âlemin merkezine nispetle en yakın noktadır. Zühal yıldızı bu

taşıyıcı feleğin hareketiyle bu noktaya geldikte; yerin merkezine oldukça

yaklaşmış ve alçalmış olur. Şu halde bu hareket ettirme takdirince o ilk

felekten bu taşıyıcı nâmıyle meşhur olan ikinci felek ayrılıp, bu surette

boşaldıkta, ilk felekten zorunlu olarak değişik kalıklıkta iki küre geriye

kalır ki, biri ikinci feleği içine alır, biri ikinci felekten boşalır.

Taşıyıcı feleği kuşatan kürenin ince tarafı, doruk noktaya, kalın tarafı

eteğe doğrudur. Öteki kürenin kalın ve ince tarafı bunun tersinedir. Bu iki

kürenin, mümessil feleğin tamamlamakta katkıları olduğundan birine dolanın

tamamlayıcısı ve birini boşalanın tamamlayıcısı adını vermişlerdir. Her

feleğin özel bir hareketle dahi hareketi kararlaştırılmış olup; kendine

mahsus eksen ve kutuplar üzerinde deveran edip, dönüşünü tamam etmek kesin

bir iş olmakla; zühal feleğinin taşıyıcı feleği, burçlar feleğinin altında,

mümessil feleğin altında kendi hareketiyle batıdan doğuya hareket edip,

yıldızları kendisiyle beraber hareket ettirir. O halde zühal yıldızı onunla

gidip, oniki burcun her birinde ikibuçuk sene ikamet edip; yirmidokuz sene

beş ay altı günde bir devresini tamamiyle tamamlar. Taşıyıcı felek, yerden

çok uzak ve dairesi geniş olmakla; zühal yıldızının hareketi, altında

bulunan diğer gezegenlerden ağır görünür. Allah her şeyden münezzehtir.

SuFi
05-03-2009, 12:58
Üçüncü Madde



.Zühal yıldızının döndürücü feleğini bildirir



Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar yine yıldızlarının durumlarının

tanzimi için bu kadar miktarla yetinmeyip; ancak güneşte merkez dışı olan

bir başka ikinci felekten söz etmişlerdir. Lakin diğer gezegenlerde yere

şâmil olmayan küçük gezegenler tespit edip, bunlara: Döndürücü felekler

adını vermişlerdir. Şimdi zühalin döndürücü feleği, zühalin mümessil

feleğinde yere şâmil olmayan bir küçük felektir ki, yıldızın kendisi,

taşıyıcı ve merkez dışı olan ikinci feleğin kuşağında yerleşmiştir ki,

çapı, taşıyıcının iki yüzeyine teğettir. Döndürücü felek tek bir yüzeyle

kuşatılmış bir küredir. Taşıyıcı feleğin içinde, kendi mekânında belirli

bir hareketle batıdan doğuya yani burçlar sırası üzere dönüp; bir tarafında

iki kutbu arasında çakılmış olan, zühal yıldızını da döndürür. Bu döndürücü

felek, kendi merkezi çevresinde batıya doğru hareketiyle bir gün bir gecede

kendi kuşağının üçyüzaltmış derecesinden bir dereceye yakın hareketiyle, bu

yıldızı, güneşin ortasına mutabık hareket ettirir ki, senede bir kere

devresini tamam eder. Buna: Yıldızın değişik hareketi derler.

Zühal, bir yüzey ile çevrili bir kürevî cisimdir, içi dolu ve ışıklıdır.

Zühal, döndürücü feleğin içindedir ki, yıldızın yüzeyi, döndürücü feleğin

kuşağı üzerinde onun yüzeyine ortak bir noktada teğet olmuştur. Yani

zühalin cismi, döndürücününkine tamamen temas etmiştir ve taşıyıcının bir

tarafında döndürücü feleğin hareketi gibi belirli bir sıra üzere zühal

yıldızının dahi kendi merkezi etrafında dönücü olduğunu rasatçıların çoğu

görmüşlerdir. Çünkü zühal feleğinin durumu özetle yazılıp ve parçalarının

tertibi takrir ve yapısı ve şekli bu kadarca beyan ve tasvir olunmuştur.

İmdi bu kıyas ile bunun boşluğunda olan müşteri feleğinin ve onun içinde

olan merih feleğinin ve güneş feleğinin içinde bulunan zühre feleğinin

şekil e durumlarını her yönleriyle, bu zühal feleğine benzerliklerinden,

tamamiyle bilinmiştir. Lakin bunlardaki üç feleğin hareketleri, değişik ve

yıldızlarının nitelikleri farklı; uzaklık ve cisimleri farklı olmakla; her

birinin hareketlerinin miktarlarını, yıldızlarını ve sıfatlarını,

uzaklıklarını ve kürevî cisimlerini birer bölüm ile tafsil ve kendilerine

özgü özelliklerini beyan etmek lazımdır.

SuFi
05-03-2009, 12:59
Dördüncü Madde



Zühal yıldızının düz gitme, durma, yavaşlama ve süratini; geri dönmesini ve

şaşkınlığını; güneş ile olan bağlantı ve güneşe yaklaşmasını bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Yedi gezegenden

güneşle aydan gayrisine, yani üç yüksek ile bir alçağa, beş şaşırmış

denilmesinin sebebi; bunlar kâh düz, kâh yavaş giderler, kâh durur, kâh

geri dönerler. Yine bazen durup yavaş yavaş hareket ederler, bazen da düz

ve süratli giderler. Bu durumların açıklanması budur ki: Döndürücünün

doruğunda oldukta; kendi merkezi, döndürücünün merkezi hareketine, burçlar

sırası üzere muvafakat edip; yıldız, hızlı hareket eder görünür. Yıldız,

döndürücüye bir miktar meylettikte; düz hareket eder. Eteğe inmesi halinde,

kendi merkezi inişte olduğu için hareketi görünmez olup, yıldız duraklar

görünür. Yıldız, döndürücünün eteğine yakı oldukta; kendi merkezinin sıraya

aykırı hareketi, döndürücünün merkezi, taşıyıcının hareketiyle uygunluk

üzere olmayıp iki hareket birbirine karşı ve muarız olduğu için, yıldız

durur görünür. Yıldız, eteğe indikte; kendi merkezinin hareketi,

döndürücünün merkezininkinden fazla olduğu için yıldız, geriye döner

görünür. Yıldızın dönüşü tamam olup, iki hareket yine eşit geldikte; ikinci

kez durur görünür. Bu duruştan sonra yükselme halinde kendi hareketi yine

görünmez olur. Yıldız yine yavaş hareket eder görünür. Bu yavaş hareketten

sonra yine düz hareket eder görünür. Halbuki yıldız, kendi dönüşüne düz

hareket devresini ihtilâfsız tamam eder. Zira ki, feleklerin ve yıldızların

hareketleri, kendi küreleri kuşağına oranla ebediyyen basit ve benzerlidir.

Yıldızın geriye dönüşünden önceki durağına ilk makam, sonrakine ikinci

makam derler.

Zühal yıldızının geriye dönüşü dört ay, düz hareketi sekiz ay ve yirmi

gündür. Güneşe kıyasla beş şaşırmışa bağlantı ve yaklaşma ârız olmuştur.

Zühalin, döndürücüsünün orta yerinden kendi merkezine uzaklığı; güneşin

merkezinin burçlar feleğinden olan orta yerinden döndürücünün merkezinin

orta yerinin uzaklığı gibidir. Zühal yıldızı, döndürücüsünün ortasının

doruk noktasında bulunduğu halde, hep orta bir yakınlıkla güneşe yakın

olur. Zira ki güneşin merkezi, döndürücünün merkezinden uzak oldukça,

döndürücünün orta zirvesinden yıldızın merkezi dahi güneşin uzaklığı kadar

uzak olur. Tâ güneş, döndürücünün merkezine karşı oluncaya değin, yıldız

dahi döndürücünün eteğine iner. O halde zühal yıldızının güneş ile uzaklık

ve yakınlığı, döndürücüsünün zirvesinde bulunduğu halde uygun olur. güneş

ile karşılıklı olması, döndürücünün eteğinde bulunduğu halde olur.

Müşteri ve merih yıldızlarının dahi güneşle bağlantıları bunun gibi

bulunur. Her biri kendi bölümünde anlatılacaktır. Zühal yıldızının her iki

yaklaşması arasında olan müddeti, bir sene onüç gündür. Zira ki her üçyüz

yetmişsekiz günde bir kere, burçlar feleğinde, güneşin mekânına gelip, bu

yüzden görünmeyip yakın olması itibariyle bu duruma iki gezegenin çakışması

ve güneşe yaklaşması denilmiştir. Zühal yıldızının taşıyıcı feleğinin,

burçlar kuşağından güneye ve kuzeye ikişer buçuk derece eğilimi mevcut iken

döndürücü feleğin dahi zirvesi ile eteği, eğilimli feleğinden kâh güneye

kâh kuzeye dört buçuk derece kadar eğilimli olduğundan; bu yıldızın

seyrinde enlem değişikliği bulunup, şaşırmış gibi görünüp, bundan dolayı

şaşırmış olarak isimlendirilmiştir.

SuFi
05-03-2009, 13:00
Beşinci Madde

Zühal yıldızının doruk ve etek noktalarını, tepe ve kuyruk düğümlerini

bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Yedi gezegenden her

yıldızın bir doruğu vardır ki, o, ona ulaştıkta; kendi feleğinden ve yerden

oldukça yüksek ve uzak olmuş olur. Zirvenin karşıtı olan yere: Ete derler

ki, yıldız ona geldikte; yere yakın olmakla kendi feleğinden oldukça

aşağıya inmiş olur. O halde yıldız, zirvesinde yoldukça kuvvet bulup, eteğe

geldikte zayıf olur. Feleğin ilk yarısında oldukça, eteğe inici olup

ikinci yarısında zirveye yükselici olur. Zirvelerle etekler arası uzaklığı

belirlidir, asla değişmez. Zira ki burçlar feleğinden zirve yerleri

bilinse, onların karşıtı etek yerleri itibar olunur; aksiyle dahi bulunur.

Tepelerin yerleri bilindikçe; kuyrukların yerleri dahi bilinir; aksiyle de

belirlenir. Zira ki, zirveler mukabili etekler olduğu gibi, tepeler

mukabili de kuyruklardır. Bu o yerdir ki, onda gezegenlerin felekleriyle

burçlar feleği kesişmiştir. İki yerde, iki kesişme noktası oluşmuştur ve

birbirine karşılıklı gelmiştir. Bu durumda o iki noktanın birine tepe,

birine kuyruk derler. Tepe o noktadır ki, yıldız yondan ayrıldıkta onun

enlemi kuzey olur. O noktanın karşısında olan noktaya kuyruk derler ve bu o

noktadır ki, ondan yıldız geçtikte, onun enlemi güneyde olur. Burada

enlemden murat, güneşin yolundan, yıldızın güneyde ve kuzeyde bulunan

uzaklığıdır. Zühalin doruğu, tepe ve kuyruk noktaları ortasında yani

eğilimli feleğin burçlar kuşağından kuzey tarafına fazla meylinden elli

derece geridedir. Çünkü ayın zirvesinden başka zirveler ve öteki noktalar,

sabit feleklerin yavaş hareketine uygun hareket edicidirler. Şimdi rumî

tarihin binbeşyüz onyedi senesinde zühalin zirvesi, yay burunun dokuzbuçuk

derecesinde olup; eğer dahi yay burcunun karşısında olan ikizler burcunun

aynı şekilde dokuzbuçuk derecesinde belirlenmiştir. Tepesi yengeç burcunun

dokuzbuçuk derecesinde olup, kuyruğu dahi yengeçin karşısında olan oğlak

burcunun bunun gibi ondokuzbuçuk derecesinde belirlenmiştir. Lakin halen

rumî tarih, şu anda ikibin altmış dokuz seneye başlamıştır. Hicrî sene de,

binyüzyetmiştir. Şu halde, astronomların çoğu, sözbirliğiyle zirvelerin ve

eteklerin her yetmiş güneş yılında bir derece hareketleri hesabiyle, o

tarihten bu tarihe gelinceye değin her biri yaklaşık olarak sekiz derece

hareket etmiştir. Halen zühalin zirvesi, yay burcunun onyedi buçuk

derecesine ve eteği, ikizlerin aynı derecesine gitmiştir. Tepe noktası,

yengeç burcunun yirmiyedibuçuk derecesine ve kuyruk noktası, oğlak burcunun

aynı derecesine yetmiştir. Şimdi buna kıyasla her tarihte tepe ve etek

noktaları bilinir.

SuFi
05-03-2009, 13:01
Altıncı Madde



Zühal yıldızının tabiat ve vasıflarını, uzaklık mesafesini, cisminin

ölçüsünü bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Bu zühal yıldızının

tabiati son derece soğuk ve kurudur. Gündüzsel erkek bulunup, en büyük

uğursuz bilinmiştir. Buna bakmak, keder ve üzüntü vericidir. Nitekim çiçek

zühreye bakmak, sevinç ve safra verici bulunmuştur. Bu yıldıza, ahmak,

cahil, cimri, kıskanç, yalancı, lanetli, gamlı, tenbel, kalın kafa ve

zararlı sıfatları nispet kılınmıştır. Bu yıldız, rahimlere düşen döllere

şans olsa; bunun tabiatı ve vasıfları, o döllere Allah'ın izniyle sirayet

edip olan çocukta, bu vasıfların ortaya çıkması tecrübe olunmuştur. Bu

yıldız, çarşamba gecesiyle cumartesi gündüzüne hâkim bulunmuştur. O gece ve

gündüzün ilk saatleri buna nispet kılınmıştır. Rasatçılar, geometriciler ve

matematikçilerin ittifakıyle zühal feleğinin yumru yüzeyinin âlemin

merkezinden uzaklığı takriben otuzüçbin kere bin ve beşyüz onbin

dörtyüzelli fersah ölçülmüştür. Bu ölçülen feleğin kalınlığı, onbin kere

bin ve beşyüzonyedibin dokuzyüz altmışüç fersah takdir ve tahmin

kılınmıştır. Zühal yıldızının cisminin yerküre kadar bulunduğu geometrik

deliller ve matematik hesaplarla ispat olunmuştur.

Bizim bu felekler ve yıldızların durumlarını özetle aradığımız, ibretlerle

dolu kâinatta, ilahî cilveleri görüp, hayran olmak ve yaratıcısını

bilmektir. Her şeyden geçip ona yönelmektir. Biz bu kitapta yazdığımız

yıldızların cisimlerinden murat, hakiki cisimlerdir ki ölçü ve tartı

hesabiyle ilk iş olarak cisimlerin ölçüleridir. Astronomik ölçülere

feleklerin çakışması, güneşe yaklaşması, kaybolması ve vakitlerin tayini

için yıldızın yakınlık ve uzaklığı sebebiyle ve gözetleme hesabıyle tahmin

olunan itibarî cisimler değildir. Bunlar kesin bilgilerdir.

SuFi
05-03-2009, 13:03
12-BÖLÜM:



DÖRDÜNCÜ BÖLÜM



Altıncı göğün yapısını ve orada hâkim olan müşteri (Jüpiter) yıldızının

vasıflarını beş madde ile beyan eder.


Birinci Madde


Müşteri yıldızının mümessil feleğini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, astronamlar demişlerdir ki: Yedi gezegenden

müşteri feleğidir ki, ay feleğine nispetle altıncı felektir. Güneş

feleğinin üzerinde bulunup, yüksek felekler nâmıyle şöhret bulan üç

feleğin ortancası olup; müşteri yıldızı, saadet verici olarak tanınmıştır.

Tabiatının adaletli oluşundan ona: En saadetli adı verilmiştir.

Astronomlar, müştere yıldızının yapısı için dahi üç adet felek ispat edip,

düzenlemişlerdir ki; birinci felek, merkezde, kuşakta, kutuplarda ve

harekette burçlar feleğine benzer ve mümessildir. İkinci felek, merkez

dışındadır ki, mümessil feleğin altında ve iki paralel yüzeyde bulunup,

döndürücü merkezin taşıyıcısıdır. Üçüncü felek, döndürücü felektir ki,

müşteri yıldızı onun bir tarafında çakılmış olup, o kendi merkezi üzerinde

hareket ettikçe, bu yıldız dahi onunla dönücüdür.

Müşteri yıldızının mümessil feleği ki, küllî felektir. O, iki paralel

yüzeyle çevrili kürevî bir cisimdir. Yüksek yüzeyi, kendi üzerinde olan

zühal feleğinin çukurumsu yüzeyine; alt yüzeyi, altında olan merih

feleğinin yumru yüzeyine temas etmiştir. Bu mümessil felek, kendi üzerinde

ve altında bulunan öteki felekler gibi, önce büyük feleğin hareketine uyucu

olup, ilk hareket ile âlemin merkezi çevresinde doğudan batıya zorunlu

hareket eder. İkinci olarak, kendine özgü hareketiyle âlemin merkezi

çevresinde sekizinci feleğin hareketi kadar batıdan doğuya âheste gider.

Sekizinci feleğin hareket ettirmesiyle hareket eder. O halde doruk ve etek,

tepe ve kuyruk bununla yetmiş yılda bir derece gider.

SuFi
05-03-2009, 13:06
İkinci Madde

Müşteri yıldızının merkez dışı feleğini şekil ve hareketiyle bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Müşteri yıldızının

nizam ve hali için mümessil feleğinin içinde taşıyıcı nâmıyle tayin olunan

ikinci felektir ki, yere şamil ve merkezi, âlemin merkezinden kendi çapıyla

beşbuçuk derece uzaklıkla doruk noktasına dışarda eğilimli iki paralel

yüzeyle kuşatılmış küre bir cisimdir. Bu kürenin çukurumsu yüzeyi, birinci

feleğin çukurumsu yüzeyine bir noktada temas etmiştir ki, o noktaya: Doruk

derler. O nokta, âlemin merkezine kıyasla en uzak nokta olmakla, müşteri

yıldızı o noktaya geldikte; yerin merkezinden oldukça uzak ve yüksek olur.

Bunun gibi bu ikinci feleğin yumru yüzeyi, ilk feleğin yumru yüzeyine bir

noktada müşterektir ki, ona teğettir. Bu noktaya etek adı verirler. Zira

ki, âlemin merkezin nispetle en yakın nokta odur. Zühal yıldızı, bu

taşıyıcı feleğin hareketiyle o noktaya indikte; yerin merkezine oldukça

yakınlaşmış olur. Şimdi bu belirleme üzere, ilk felekten ikinci felek

ayrılıp, anlatılan şekile sokuldukta; birinci felekten zorunlu olarak iki

değişik kalınlıkta küre kalır ki, biri ikinci feleği içine almıştır, biri

ikinci felekle birlikte boşaltılmıştır. İçine alanın ince tarafı doruğa,

kalın tarafı eteğe doğrudur. Boş kürenin ince ve kalın tarafı, dolu kürenin

tersinedir. Bu iki kürenin, feleğin tamamlanmasında katkıları tamam olmakla

birine dolunun tamamlayıcısı ve birine boşun tamamlayıcısı derler. Her

feleğin bir özel hareketi belirlenmiş olup, kendine mahsus dönme ve

kutuplar üzerinde deveran edip, dönüşünü tamamlamak kaçınılmaz olmakla,

eğik felek müşteri, zühalin mümessil feleğinin altında, kendi mümessil

feleği içinde, kendi belirli hareketiyle batıdan doğuya hareket edip,

yıldızı da hareket ettirir. Şu halde bu yıldız, onunla her burçta bir sene

durarak, oniki senede bir dönüşünü tamamlar. Adı geçen yıldız, kendi

altında olan feleklere nispetle yerden uzak ve dairesi geniş olduğundan,

yıldızın hareketi, müşterinin altında bulunan diğer gezegenlerin

hareketlerinden daha ağır görünür.

SuFi
05-03-2009, 13:08
Üçüncü Madde



Müşteri yıldızının döndürücü feleğini, yapısı ve hareketiyle bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar, bu müşteri yıldızının dahi

durumlarının tanzimini, belirlenmiş ölçülerle tayin konusunda yetinmeyip,

yere şâmil olmayan bir başka küçük felek de ispat edip, ona: Döndürücü

felek demişlerdir. Döndürücü felek, müşterinin mümessil feleğinde yere

şâmil olmayan bir küçük felektir ki, bu yıldızın kendisini taşıyan ve

merkez dışı olan ikinci feleğe eğimli kuşağına dahil ve ona gömülmüştür ki,

çapı, taşıyıcı feleğin her iki yüzeyine teğettir. Döndürücü felek, bir tek

yüzeyle kuşatılmış dolu bir küredir. Kendi mekanında, eğilimli feleğin

cismine düzenli hareketle batıdan doğuya dönüp; bir talimli feleğin

cisminde düzenli hareketle batıdan doğuya dönü;p; bir tarafında çakılmış

olan müşteriyi kendisiyle beraber döndürür. Bu feleğin kendi merkezi

çevresinde olan batıya yönelik hareketiyle bu felek, müşteri yıldızını, bir

gün bir gecede kendi kuşağının üçyüzaltmış derecesinden takriben bir derece

kadar mesafe alıp gider. Yani orta bir hareketle güneşinki kadar hareket

ettirir ki, senede bir dönüşümü tamam eder. Bu harekete: Yıldızın farklı

hareketi ve yıldızın kendine özgü hareketi derler. Bu müşteri yıldızı dahi

bir yüzeyle kuşatılmış kürevî bir isim, içi dolu ve ışıklıdır. Döndürücü

feleğin bir yanında gömülü bulunan kuşağı yanında, ortak bir noktada

dördüncüsüyle temas etmiştir. Yani yıldız, tamamiyle döndürücünün cisminde

bulunup, yüzeyi, yüzeyine teğet olmuştur. Taşıyıcının bir tarafında,

döndürücü feleğin kendine has hareketi gibi bu yıldızın dahi döndürücüsü

tarafında, kendi merkezi üzerinde dönücü hareketini, rasatçıların çoğu

gözetleyip: "Feleklerde duran bir şey yoktur," demişlerdir.

SuFi
05-03-2009, 13:09
Dördüncü Madde


Müşteri yıldızının sürat ve istikametini, yavaşlama ve duraklamasını,

geriye dönüş ve şaşırmışlığını, güneş ile olan bağlantı ve yakınlığını

bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Müşteri yıldızı aynı

zamanda kâh sürat ve kâh istikamet ve kâh yavaşlama ve kâh duraklama ve kâh

geri dönme ve kâh bu durumların tekrarı halindeki şaşırmışlığının

açıklanması budur ki: Bu yıldız, döndürücünün en yükseğinde bulundukta;

kendi merkezinin hareketi, döndürücü feleğin merkezinin hareketine burçlar

sırası üzere uymasıyla, yıldız hızlı hareket eder görünür. Ne zaman

yıldız, döndürücünün alt tarafına bir miktar eğimli olup, düz hareket eder

ve yıldız döndürücünün eteğine inmesi durumunda yavaş hareket eder

görünür. Zira ki, yıldızın kendi merkezi, inişte olduğundan hareketi

görünmez olur. Yıldız, döndürücünün en altına yakın oldukta; kendi

merkezinin burçlar sırasına ters hareketi, döndürücüsünün merkezinin

taşıyıcısı hareketiyle sıraya uygun olan hareketine eşit olup; iki hareket

birbirine mukabil gelip, muarız olduğu için yıldız durur görünür. Yıldız,

döndürücünün aşağısında bulundukta; kendi merkezinin hareketi,

döndürücüsünün merkezinin hareketinden fazla olup, yıldız geri döner

görünür. yıldızın dönüşü tamam olup, iki hareket yine eşitlendikte; ikinci

olarak durur görünür. Bu duruştan sonra yine yavaş hareket ediyor görünür.

Zira ki, yıldızın kendi merkezine uygun olmakla, hareketi görünmez olup,

ancak döndürücünün merkezinin hareketi görünür. Bundan sonra yavaş hareketi

yine düzelir ve süratli görünür. Halbuki yıldız, kendi döndürücüsünde

dönüşünü ihtilâfsız tamam eder. Zira ki, yıldızların ve feleklerin

hareketleri kendi küreleri kuşağına kıyasla benzer ve düzgündür. Yıldızın

geriye dönüşünden önceki durağına: Makam, sonrakine: İkinci makam derler.

Müşteri yıldızının geriye dönüşü dört ay, düzgün hareketi sekiz ay dokuz

gündür. Bu yıldızın eğilimli feleği, güney ve kuzeye burçlar kuşağından

birer buçuk derece eğimi var ise; döndürücü feleğinin dahi doruğu ve eteği

dahi eğilimli felekten kâh güney tarafına, kâh kuzey tarafına eğilimli

olup, ikibuçuk derece enlem farkı bulunmakla, yürüyüşünde şaşırmış gibi

görünüp, şaşırmış olarak isimlendirilmiştir. Bu müşteri yıldızına, güneşe

nispetle ârız olan bağlantı ve yaklaşma beyanı budur ki; bu yıldızın, zühal

gibi daima döndürücüsünün ortasından kendi cisminin merkezi uzaklığı;

güneşin merkezinin burçlar feleğinde olan ortasından döndürücünün

merkezinin ortası gibidir. Bu durumda, müşteri yıldızı, döndürücüsünün

doruğunda bulunduğunda sürekli güneşle aynı hizada olur. Zira ki güneşin

merkezi, döndürücünün merkezinden uzaklaştıkça, döndürücünün orta

doruğundan yıldızın merkezi dahi güneşin uzaklığı kadar uzak olur. Güneş,

döndürücünün merkezine karşı oldukta; yıldız dahi döndürücünün eteğine

inmiş olur. bu durumda, bu yıldızın güneşle yakınlığı, sürekli

döndürücüsünün zirvesinde bulunduğu halde vâki olur. Güneşle karşı karşıya

gelmesi, döndürücüsünün eteğindeyken olur. Bu yıldızın güneşe iki yaklaşışı

arasında olan süre, bir sene otuzüç gündür.

SuFi
05-03-2009, 13:10
Beşinci Madde



Müşteri yıldızının doruk ve eteğini; tepe ve kuyruk düğümlerini; tabiat ve

vasıflarını; uzaklığını mesafesini ve cismin ölçüsünü bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Müşteri yıldızının

doruğu, tepe ve kuyruk noktaları arasından yani eğilimli feleğinin, burçlar

feleğinden kuzeye fazla eğiminden yirmi derece öndedir. Şimdi müşterinin

doruğu, tepe düğümünden yetmiş derece geridedir. Zühal ile müşteriden başka

şaşırmış yıldızların dorukları, tepe düğümlerinden doksan derece kuzeyde

bulunurlar. Çünkü doruklar ve etekler, yukarıda açıklandığı üzere, sâbit

feleklere uygun hareket ederler. Müşterinin doruğunun burçlar feleğindeki

mekanı rumî tarihin asiz senesinde başak burcunun ondokuz buçuk derecesinde

belirlenmişti. Eteği dahi balık burcunun ondokuzbuçuk derecesine ulaşmıştı.

Tepe düğüm noktası, yengeç burcunun dokuçbuçuk derecesine gelmişti. Kuyruk

düğümü, oğlak burcunun dokuçbuçuk derecesinde kalmıştı. Halen rumî tarih,

ikibin altmışdokuz seneye erip, hicrî tarih de binyüzyetmiş seneye

yetmiştir. O halde asîz tarihinden bu tarihe gelinceye dek, her yetmiş

seneyi bir dereceye dağıtmakla bütün noktalar takriben sekiz derece

gitmiştir. Bu minval üzere hesap etmek, her tarihte bütün noktaların

yerlerini belirler.

Müşteri yıldızının tabiatında ve övgüye değer vasıflarında, müneccimler

sözbirliği edip, demişlerdir ki: Müşterinin tabiatı itidal üzere sıcak ve

rutubetli olup, gündüz erkeği olmakla; büyük uğurlu nâmıyle

isimlendirilmiştir. bu yıldızın vasıfları: Din gayreti, ilim, hilim, haya,

cömertlik, tevazu, akıl, iffet, talakât ve fasihlik bulunmuştur. Bu yıldız,

rahimlere düşen döllere tali olsa, Hak'kın emriyle bunun selîm tabiatı ve

övülmüş vasıfları, onlara sirayetle yaratılıp ve huy olup, talileri müşteri

hüküm olunur. "Annesinin karnında kutlu olan kutludur," hadisi gereğince;

onlar o saadetle dünyaya gelip, her biri sait (kutlu) bulunur. Bu yıldız,

pazartesi gecesine ve perşembe gününe hakimdir. O gecenin günbatımından

sonra ve bu gündüzün gün doğumundan sonra birer zaman saatleri, bu yıldıza

nispet kılınmıştır.

Müşteri yıldızının ve mümessil feleğinin uzaklık mesafelerinde ve

kalınlıklarında ve cisimlerinde rasatçılar, geometriciler ve matematikçiler

ittifak edip, demişlerdir ki: Müşterinin mümessil feleğinin yumuk yüzeyinin,

âlemin merkezinden uzaklık mesafesi takriben yirmiiki bin kere bin ve

dokuzyüz doksan ikibin dörtyüzseksenyedi fersah ölçülmüştür. Çukur

yüzeyinin ise, uzaklığı takriben ondörtbin kere bin ve yediyüzyetmişbin

dokuzyüs kırkdört fersah hesap kılınmıştır. Bu mümessil feleğin kalınlığı

takriben sekizbin kere ybin ve ikiyüz yirmi bin beşyüzkırküç fersah

bulunmuştur. Müşteri yıldızının cismi, takriben yer cisminin yarısı kadar

bulunup, hepsi delillerle ispat olunmuştur. (Allah daha iyi bilir.)

SuFi
05-03-2009, 13:13
13-BÖLÜM:


BEŞİNCİ BÖLÜM



Beşinci göğün yapısını ve burada hâkim ola merih yıldızının vasıflarını beş

madde ile açıklar.


Birinci Madde


Merih yıldızının mümessil feleğini bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Yedi gezegenden

sayılan merih feleğidir ki, ay feleğine nispetle beşinci felektir. Güeş

feleğinin üstünde bulunup, yüksek felekler nâmıyle meşhur olan üç feleğin

en aşağıda olanı ve yere en yakını olup; kırmızı merih yıdızı onda hâki

bulunup, küçük uğursuz adını almıştır. Astronomlar, merih yıldızının yapısı

için dahi üç adet felek ispat edip, nizamını vermişlerdir ki: Birinci

felek, merkezde, kuşakta, kutuplarda ve harekette burçlar feleğine benzer

ve mümessildir. ikinci felek, merkez dışıdır ki, ilk feleğin içinde iki

paralel yüzeyde bulunup, döndürücünün merkezini taşıyıcıdır. Üçüncü felek,

döndürücü felektir ki, merih yıldızı onun bir tarafında çakılmış olup,

döndürücü kendi merkezi üzerinde hareket eyledikçe, merihi dahi kendisiyle

birlikte hareket ettirir.

Merih yıldızının mümessil feleği ki, külli felektir. İki paralel yüzeyle

kuşatılmış kürevî bir cisimdir. En üst yüzeyi üzerinde bulunan müştei

feleğinin çukur yüzeyine ve alt yüzeyi altında olan güneş feleğinin yumru

yüzeni eteğettir. Mümessil felek, kendi üstünde ve altında olan öteki

gezegenler gibi, önce büyük feleğin süratli hareketine tâbi olup, o birici

hareketle âlemin merkezi çevresinde doğudan batıya zorunlu hareket eder.

İkinci olarak, kendi hareketiyle âlemin merkezi etrafında sekizinci feleğin

yavaş hareketi kadar bir hareketle batıdan doğuya âheste gider. Aynı

zamanda sekizinci feleğin hareket ettirmesiyle hareket eder. Doruk, etek,

tepe ve kuyruk noktaları, bu hareketle her yetmiş senede ancak bir derece

kadar kendi kuşağından yol alır.

SuFi
05-03-2009, 13:16
İkinci Madde


Merih yıldızının merkez dışı feleğini, yapısı ve hareketiyle bildirir.


Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Bu merih yıldızının

durumunun düzeni için, mümessil feleğinin gövdesi içinde, taşıyıcı nâmıye

tayin olunan ikinci felektir ki, yere şâmil, merkezi, âlimin merkezinden

kendi çapı parçalarıyle, oniki derece mesafe ile doruk yönü dışında iki

paralel yüzeyle kuşatılmış bir küre isimdir. bu kürenin yumru yüzeyi

birinci feleğin yumru yüzeyi ile ortak bir noktada temas etmiştir ki, o

noktaya doruk derler. O nokta, âlemin merkezine kıyasla en uzak nokta

olduğundan, merih yıldızı, taşıyıcının hareketiyle o noktaya geldikte;

yerin merkezinden oldukça uzak ve yüksek olur. İkinci feleğin çukur yüzeyi,

birinci feleğin çukur yüzeyine ortak bir noktada teğettir. Bu noktaya etek

derler. Zira ki, o, âlemin merkezine nispetle en yakın nokta olup, yıldız,

taşıyıcı feleğin hareketiyle bu noktaya geldiğinde, yerin merkezine çok

yaklaşmış ve alçalmış olur.

Birinci felekten ikinci felek ayrılıp, adı geçen küre boşaltıldıkta; ilk

felekten zorunlu olarak iki değişik cüssede küre meydana gelir ki, biri

ikinci feleği içine alır, biri ikinci felekle birlikte boştur. dolu kürenin

ince tarafı doruğa, kalın tarafı eteğe doğrudur. Boş kürenin ince ve kalın

tarafları, dolunun tersine gelir. Bu iki kürenin, feleğin tamamlanmasında

katkıları tamam olmakla; birine içine alanı tamamlayan, ötekine boşalanı

tamamlayan derler.

Her bir feleğin kendine has belirli bir hareketi olup, kendine mahsus eksen

ve kutuplar üzerinde dönüp, dönüşünü tamam etmek kaçınılmaz olmakla;

merihin eğilimli feleği dahi, müşterinin külli feleği altında, kendi

mümessil feleği içinde, kendi merkezi çevresinde kendine özgü hareketiyle

batıdan doğuya hareket edip, merih yıldızını da hareket ettirir. Yıldız,

düz gidişte bir burçta kırk gün miktarı kalıp, geri dönüşü halinde bir

burçta iki ay kadar durup, yaklaşık olarak iki senede bir dönüşü tamam

eder. Bu felek, kendi altında bulunan feleklere nispetle yerden uzak ve

dairesi geniş olduğundan, merih yıldızı altında olan öteki gezegenlerin

hareketinden daha ağır hareket ediyor görünür.

SuFi
05-03-2009, 13:17
Üçüncü Madde


Merih yıldızının döndürücü feleğini, şekil ve hareketiyle bildirir.



Ey aziz, malim olsun ki, astronomlar, bu merih yıldızının dahi durumlarının

tanzimini belirlemek konusunda bu kadarla yetinmeyip, yere şâmil olmayan

bir küçük felekten daha sözederler. Ona: Döndürücü felek demişlerdir.

Döndürücü felek, merihin mümessil feleğinde, yere şâmil olmayan ve kendi

taşıyıcı feleğine nispetle bir küçük felektir ki, güneşin mümessil

feleğinden daha büyük ve geniştir. Yıldızın kendisini taşıyıcı ve onunla

bezenmiştir. Merkez dışı olan ikinci eğilimli feleğin kuşağında gömülmüştür

ki, döndürücünün çapı taşıyıcının iki yüzeyine teğettir. Döndürücü felek,

bir tek yüzeyle kuşatılmış dolu bir kürevî cisimdir. Kendi mekanında

eğilimli feleğin cisminde, belirli bir hareketle batıdan doğuya dönüp, bir

tarafında çakılmış olan merihi de hareket ettirir. Bu felek kendi merkezi

çevresinde batıdan hareketiyle, merihi, bir gün bir gecede kendi kuşağının

üçyüz altmış derecesinden yaklaşık bir derece kadar mesafe alıp, gider.

Böylece senede bir dönüşünü tamam eder. Bu harekete, yıldızın değişik

hareketi, yıldızın özel hareketi derler.

Merih yıldızı dahi, bir yüzeyle kuşatılmış dolu ve ışıklı bir kürevî

cisimdir. Kendi döndürücüsünün cisminde gömülmüştür ki, yıldızın yüzeyi,

döndürücünün iki kutbu ortasında, kuşağı yanında bir tarafta bulunan bir

ortak noktada döndürücünün yüzeyine teğettir. Yani yıldız tamamiyle

döndürücünün yüzeyine teğettir. Yani yıldız tamamiyle döndürücünün cisminde

bulunup, yüzeyi yüzeyine temas etmiştir. Taşıyıcının bir tarafında,

döndürücünün açıklanan hareketi gibi bu yıldızın dahi, döndürücü feleği

tarafında, kendi merkezi çevresinde dönücü hareketi yeni rasatçılar

gözetleyip, incelemişlerdir.

SuFi
05-03-2009, 13:19
Dördüncü Madde


Merih yıldızının süratini, düz gidişini, yavaş gidişini ve duraklayışını,

geri dönüş ve şaşırmışlığını ve güneş ile olan bağlılık ve yaklaşımını

bildirir.


Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki; Merih yıldızına dahi

kâh sürat, kâh istikâmet, kâh yavaşlık, kâh duraklama ve kâh geriye dönüş

ve yürüyüşünde şaşırmışlık ârız olur. Bu durumların çalışması budur ki: Bu

yıldız, döndürücü feleği üzerinde bulundukta; kendi merkezinin hareketi,

döndürücü feleğinin merkezinin hareketine burçlar sırası üzere uyup, eşlik

etmesiyle, yıldız, hızlı hareket eder görünür. Ne zaman ki yıldız,

döndürücü tarafına bir miktar eğik, o demde düz hareket eder görünür.

Yıldız, döndürücünün aşağısına inişte, yavaş hareket eder görünür. Zira ki,

yıldızın kendi merkezi, inişte olduğundan, hareketi görünmez olup, sadece

döndürücünün hareketi görünür. Yıldız döndürücünün aşağısına yakın oldukta;

burçlar sırasının aksine hareketi, döndürücüsü merkezinin taşıyıcı

hareketiyle sıraya uygun olan hareketine eşit olup, iki hareket biribirine

karşı olmakla, yıldız duruyor görünür. Yıldız, döndürücünün altına indikte;

kendi merkezinin hareketi, döndürücünün hareketinden fazla olup, yıldız,

geri dönüyor görünür. Yıldızın dönüşü tamam olup, iki hareket yine eşit

oldukta; tekrar durur görünür. Bu duruştan sonra yine yavaş hareket eder

görünür. Zira ki, yıldızın kendi merkezi, döndürücünün doruğuna yükselmiş

olmakla; hareketi görünmez olup, ancak döndürücünün merkezinin hareketi

görünür. Yavaşlamadan sonra yine düz ve hızlı hareket eder görünür.

Halbuki yıldız, kendi döndürücüsünde dönüşünü ihtilâfsız tamam eder. Çünkü,

yıldızların ve feleklerin hareketleri, kuşaklarına nispetle benzerli, basit

ve düzdür.

Yaldızın geri dönüşünden önceki duruşuna: İlk makam, sonrakine ikinci makam

derler. Merihin geri dönüş süresi, iki ay onyedi gündür. Düz gidişi,

yirmiüç ay üç gündür. Bu yıldızın eğilimli feleği, burçlar kuşağından güney

ve kuzeye bir derece eğilimli iken, döndürücü feleğinin dahi doruğu ve

eteği, eğilimli felekten kâh güneye, kâh kuzeye eğik olup, yaklaşık olarak

ikibuçuk derece enlem farkı dahi bulunup, yürüyüşünde şaşırmış gibi

görünür. Bunun için: Şaşırmışlıkla isimlendirilmiştir. Güneşe nispetle bu

merih yıldızına ârız olan bağlantı ve yaklaşımın beyanı budur ki: bu, zühal

ve müşteir gibi sürekli döndürücüsünün doruğundan kendi cisminin merkez

uzaklığı, güneşin merkezinin burçlar feleğinde olan orta notasından

döndürücüsünün orta noktasına uzaklığı gibidir. Şu halde merih de onlar

gibi, döndürücüsünün doruğunda bulunduğunda, güneşe orta bir yaklaşımla

yaklaşmış olur. Zira ki, güneşi merkezi, döndürücünün merkezinden uzak

oldukça, yıldızın merkezi dahi, döndürücünün doruğunda güneşin uzaklığı

miktarı uzak olur; ta güneş, döndürücünün merkezine karşı oluncaya değin

yıldız dahi döndürücünün eteğine iner. O halde, merih yıldızının güneş ile

uzaklık ve yakınlığı, sürekli döndürücüsünün doruğunda olduğu halde vâki

olur. Güneş ile karşılıklı olması, döndürücüsünün eteğinde olduğunda hâsıl

olur. Merih yıldızı, güneşle birleşmede, aralarında bulunan mesafe,

karşılıklı haldeyken olan mesafeden uzak ve fazla olarak gözetlenmiştir.

Zira ki, çakışma anında güneş ile merih arasında bulunan döndürücünün çapı,

karşılıklı durumdaki güneşin mümessil feleğinin çapından büyük ve uzun

bulunmuştur. Merihin güneşe iki yaklaşımı arasında bulunan süre: İki sene

kırkdokuz gün hesap olunmuştur. (Merihin döndürücüsünü, güneşin feleğinden

büyük, güneşi de bütün bunlardan büyük ve ışıklı yaratan Allah, her şeyden

münezzehtir.)

SuFi
05-03-2009, 13:21
Beşinci Madde



Merih yıldızının doruk ve eteğini, tepe ve kuyruk düğümlerini, tabiat ve

vasıflarını, uzaklık mesafesini ve cisminin ölçüsünü bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Merih yıldızını

doruğu, eğilimli feleğinin burçlar kuşağından kuzey tarafına en fazla

eğildiği noktadır ve tepe düğümünden doksan derece sonradır. Çünkü doruk ve

öteki noktalar, yukarıda belirtildiği üzere, burçlar feleğinin hareketine

uygun hareket ederler. Merihin doruğunun yeri, burçlar feleğindin rumî

tarihin azsiz senesinde aslan burcunun onbirinci derecesinde; eteğinin

yeri, kova burcunun onbirinci derecesinde tayin olunmuştur. Tepe noktası,

boğa burcunun onbirinci derecesinde; kuyruk yeri, akrep burcunun onbirinci

derecesinde belirlenmişti. Halen ki rumî tarihin seneleri: İkibin

altmışdokuza gitmiştir ve hicri tarihin seneleri: Binyüz yetmişe,

yetmiştir. O halde doruk, etek ve kuyruk noktaları, her yetmiş güneş

senesinde bir derece hareketleriyle yaklaşık olarak sekiz derece

gitmişlerdir.

Merih yıldızının tabiat ve vasıflarında müneccimler ittifak üzere

demişlerdir ki: Merihin tabiatı, aşırı sıcaklık ve kuruluktur. Gece erkeği

olup, küçük uğursuz olarak isimlendirilmiştir. Bu yıldızın vasıfları:

Şenlik, şecaat, hiddet, sefahet, kuvvet, hiyanet, öke, edepsizlik, inat ve

baş olma hırsı bulunmuştur. Bu durumda, bu yıldız, rahimlere düşen menilere

tali düşerse, bunun vasıfları onlara Hak'ın emriyle sirayet eder. Bu

tecrübe ile sabittir. Merih, cumartesi gecesi ve salı gününe hâkim

bulunmuştur. O gecenin ve bugünün ilk saatleri, buna nispet olunmuştur.

Merih yıldızının ve mümessil feleğini uzaklık mesafelerinde ve cisimlerinin

ölçülerinde, rasatçılar, geometriciler ve matematikçiler söz birliği ile

demişlerdir ki: Merihin mümessil feleğinin yumru yüzeyinin merkezinin

âlemin merkezinden uzaklığı mesafesi, yaklaşık olarak ondörtbin kere bin

ve yediyüz yetmişbir bin dokuzyüz kırkdört fersah ölçülmüştür. Bu feleğin

çukur yüzeyinin, âlemi merkeziden uzaklığı, yaklaşık olarak, ikibin kere

bin ve yirmidokuzbin ikiyüzaltı fersah hesaplanmıştır. Mümessil feleğin

kalınlığı, takriben onikibin kere ve bin yediyüz kırkikibin

yediyüzotuzsekiz fersah bulunmuştur. Merih yıldızının cismi, yaklaşık,

yerin cisminin dörtte biri kadardır. Bütün bunlar kesin delillerle

sabittir. (Allah en iyisini bilir.)

Bizim bu açıklama ve izahlarımızdan murat, cihanı şerh ve açıklama ile

yaratıcının inceliklerini, hakkıyle düşünen ve fikreden göz sahiplerine

göstermektir. Ta ki, cihanın ayrıntılarından kendisinin muhtasar ve öz

varlığını bilip, kendini öğrenip, buradan da Hak'kı tanımaya ulaşalar.

SuFi
05-03-2009, 13:23
14-BÖLÜM:



ALTINCI BÖLÜM



Dördüncü göğün yapısını ve burada sultan olan güneşin, hükümlerini ve

durumlarını dört madde ile açıklar.


Birinci Madde


Güneşin özelliklerini özetler ve mümessil feleğini bildirir.


Ey aziz, malim olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Merih feleğinin

altında ay feleğine nispetle altıncı felektir ki, orada ancak bir güneş

bulunmakla; güneş feleği nâmıyle meşhur olmuştur. O halde bu muhteşem

sultan, dünyayı aydınlatan güneş, bütün yıldızların en meşhuru ve en

nurlusu ve bilginlerin çoğuna göre en büyük olup; geceler, gündüzler, aylar

ve seneler bunun hareketiyle nizam bulmuştur. Nice büyük işler onun

hükümleriyle meydana gelmiştir. Yedi gezegenin ortasında güya ki, nurdan

bir fânus. Aşağısındakilere ve üstündekilere ışık bahşetmek için orta makam

kendisine dinlene yeri olmuştur. Feleği dahi; öteki gezegenlerin

feleklerinden daha basit olup; mümessil ve merkez dışı nâmında iki felekle

bütün durumları nizam olmuştur. Güneş feleğinin merkezi, âlemin merkezi

yani büyük felek ve yere şâmil iki paralel yüzeyle kuşatılmış küre bir

cisimdir ki, yumru yüzeyi, üstünde olan merih feleğinin çukur yüzeyine ve

çukur yüzeyi, altında olan zührenin yumru yüzeyine teğettir. Bu felek dahi

üç yüksek feleğin mümessilleri gibi, merkezde, kuşakta, kutuplarda ve

harekette burçlar feleğine benzer ve mümessildir. Onun için mümessil adı

verilmiştir. Güneşin mümessili, kendi altında ve üstünde olan öteki

gezegenlerin mümessilleri gibi, önce büyük feleğin hızlı hareketine tâi

olup, bu zorunlu hareket ile âlemin merkezi çevresinde doğudan batıya

hareket eder. İkinci olarak kendine özgü hareketiyle, âlemin merkezi

çevresinde, burçlar feleğinin yavaş hareketi kadar batıdan doğuya âheste

gider. Sanki burçlar feleğinin hareket ettirmesiyle hareket eder. Şu halde

doruk ve etek noktaları, tepe ve kuyruk düğümleri, bu hareketle her yetmiş

senede birer derece gider.

SuFi
05-03-2009, 13:25
İkinci Madde


Güneşin merkez feleğinin yapısını ve hareketini bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Rasatçılar güneşin

hareketinde kâh yavaşlama, kâh sürat muayne edip; güneşin cismini kâh

büyük, kâh küçük müşahede etmeleri, yerin merkezinden kâh uzak kâh yakın

olmak gerekip, bu müşkülü çözümlemek için güneşin mümessil feleğinin

altında merkez dışı bir feleğin varlığını kabul etmişlerdir. Bu ikinci

felek, birinci feleğin içinde, yere şamil ve merkezi, âlemin merkezine

ikibuçuk derece uzaklıkla doruk tarafına hariç iki paralel yüzeyle

kuşatılmış küre bir cisimdir. Bu kürenin yumru yüzeyi, irinci feleğin yumru

yüzeyi ile ortak bir noktada teğetdir ki, o noktaya doruk derler. Bu

felekde, âlemin merkezinden en uzak nokta budur. Güneş, taşıyıcı feleği ile

bu noktaya geldikte, yerin merkezinden oldukça uzak ve yüksek olmuş olur.

İkinci feleğin çukur yüzeyi, birinci feleğin çukur yüzeyine ortak bir

noktada tema etmiştir ki o noktaya etek derler. Bu felekte, âlemin

merkezine en yakın nokta budur. Güneş, taşıyıcısının hareketi ile bu

noktaya geldiğinde, yerin merkezine yaklaşıp, aşağı inmiş olur.

Mümessil felekten merkez dışı felek ayrılıp, bu şekilde boşaldığında

zorunlu olarak iki küre kalır ki, ikisinin dahi yüzeyleri paralel olmayıp

bazı parçası kalın bazısı ince olur. Bu iki kürenin biri ikinci feleği

içine alır ve biri ikinci felekle birlikte boşalır. İçine alan kürenin ince

tarafı doruğa ve kalın tarafı eteğe doğrudur. Boş kürenin kalın ve ince

tarafları dokununkinin tersine olur. Her ikisi de ikinci feleğe eklenmeleri

ile birinci felek tamam olup, tek bir felek hükmüne girdiğinden, birine

içine alanın tamamlayıcısı ve birine boşalanın tamamlayıcısı derler.

Güneşin kendisi ancak bir tek yüzeyle kuşatılmış küre bir cisimdir ki dolu

ve sıkışıktır. Merkez dışı feleği içinde iki kutbu arasında çakılmış ve

gömülmüştür ki, güneş küresinin çapı, merkez dışı olan ikinci feleğin

karanlığına eşit olup; güneşin çevresi merkez dışının çevreleri ile iki

ortak noktada temas etmişlerdir. Güneş, mümessil feleği içinde, merkez dışı

felek kendine mahsus başka merkez, eksen ve kutuplar üzerinde yani burçlar

feleğinin eksenine ve kutuplarına paralel eksenler ve kutuplarla kendi

kuşağını teğet kuşak üzerinde batıdan doğuya hareket edip; güneş her bir

burçta yaklaşık otuz gün kalıp, üçyüzaltmışbeş ve dörtte bir günde bir

dönüşünü tamam eder. Bu çark kuşağın yüzeyinden kuzey tarafına hiçbir zaman

eğilmeyip, kendi kuşağında çakılı olan güneş küresi, daima buçlar feleğinin

yüzeyinde dümdüz ve bir karar hareket ile gider. Bütün felek ve yıldız

küreleri durucu olmayıp her biri kendi merkezi çevresinde başka bir dönüşle

döner. Güneş dahi kendi yerinde, merkezi çevresinde, burçlar sırası üzere

dönücüdür.

SuFi
05-03-2009, 13:27
Üçüncü Madde


Güneşin doruk ve eteğini, tepe ve kuyruğunu, yavaş ve süratli gidişini

bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Güneşin doruğunun

burçlar feleğinden mekanı, rumî tarihin asiz senesinde ikizler burcunun

yirmiyedinci derecesinde tesbit edilmiştir. Çünkü halen rumî tarh ikibin

altmoşdokuzu bulmuştur. Hicrî tarih binyüzyetmiş senesine ulaşmıştır.

Yukarıda açıklanan mihval üzere doruk ve eteğin her biri, yaklaşık sekiz

derece hareket etmiştir. Güneşin doruğu, yengeç burcunun dördüncü

derecesine, eteği oğlak burcunun aynı şekilde dördüncü derecesine

gelmiştir. Çünkü güneşin merkez dışı kuşağı, burçlar kuşağının yüzeyinde

bulunmuştur. Onun için bunun tepe ve kuyruk düğümleri, ancak burçlar kuşağı

ile gün eşitleyicisinin iki kesişen noktası sayılmıştır ki, biri koç

burcudur ve biri terazi burcudur. Şu halde güneş, koç burcunun

başlangıcında tepe noktasına gelmiş olur. Terazi burcunun başlangıcında

kuyruk noktasında olmuş olur. Öteki gezegenlerin doruk ve diğer noktaları,

taşıyıcı felekleri ile burçlar kuşağının kesişmelerinden oluşan iki

karşılıklı nokta bulunmuştur. Kuşaktan Taşıyıcı feleklerin kuzeye eğimli

oldukları nokta, tepe noktası ve güneye eğimli oldukları nokta, kuyruk

noktası adını almıştır. Nitekim yukarıda ayrıntıları ile anlatılmıştır.

Güneşin asla enlem farkı bulunmayıp, öteki gezegenlerin hareketlerinde

enlem farkı gözlenmiştir. Güneşin, ancak doğuş yeri farkı bulunmuştur. Yani

kuzey burçlarındaki, koç, boğa, ikizler, yengeç, aslan ve başaktır. Bu altı

burçta güneşin hareketi yavaş görünmüştür. Güney burçlarındaki terazi,

akrep, yay, oğlak, kova ve balıktır. Bu altı burçta güneşin hareketi hızlı

bulunmuştur. Bütün feleklerin hareketleri, benzerli ve belirli zamanlarda

eşit hızdayken, güneşin hareketinde hızlanma ve yavaşlanmanın sebebi budur

ki: Güneşin doruk noktası, halen burçlar feleğinden yengeç burcunun

evvelinde ve eteği dahi oğlak burcunun evvelinde bulunmakla; güneşin güney

burçlarını katetme süresinden kuzey burçlarını katetmesinde bir hafta kadar

fazla gecikme olur. Bunun açıklanması budur ki: Güneşin merkezi öyle bir

dairenin çevresi üzerinde hareket edip döner ki, o dairenin merkezi, âlemin

merkezinin dışındadır. Şu halde burçlar feleğinin bir yarısında, merkez

dışı dairenin yarısındakinden fazla bulunmuştur. Bu, o yarımdır ki, güneşin

eteği ona gelmiştir, çünkü güneş hareketiyle burçlar feleğinin yarısını

katetme zamanı, ikinci yarısını katetme zamanına muhalif ola. Kaçınılmaz

olarak burçlar feleğinin eteği olan yarısından, doruğu olan yarısına

güneşin hareketi yavaş görünür. Zira ki, doruk yarısını katetme zamanı,

etek yarısını katetme zamanından sekiz gün uzun bulunur. Halbuki güneşin

hareketi, merkez dışı dairesinde farklı olmayıp, sürekli ve benzerli

harekettir. (Bu, bilici, âziz olan Allah'ın takdiridir. Şanı yüce hakîm

yaratıcı münezzehtir.)

SuFi
05-03-2009, 13:28
Dördüncü Madde


Güneşin tabiat ve sıfatlarını yarar ve etkilerini, uzaklık ve büyüklüğünü

bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, müneccimler demişlerdir ki: Güneşin tabiatı, orta

derece sıcaklık ve kuruluk olup, gündüzsel erkek bulunmuştur. Orta kutlu

nâmıyle isimlendirilmiştir. Bunun sıfatları: Kuvvet, şiddet, kahr, gazap,

rağbet, his incelik, haya ve iffet bulunmuştur. Yukarıda beyan olunduğu

üzere, bunun sıfatları tali düştüğü menilerde aynen gözlenmiştir. Güneşin

pazar güne ve perşembe gecesine hâkim olduğu bulunmuştur.O gündüz ve

gecenin evvelki saatleri ona nispet ounmuştur. Cenab-ı Hak'kın takdiriyle

esirî cisimlerin süflî cisimlerin tesirleri fazla olup, her yıldız nice

nice özellikleriyle tesir etmektedir. Allah, bu büyük güneşe, kedi

kudretiyle nice özellikler vermiştir ki, güneşin etkileri, yüksek

cisimlerde ve aşağı cisimlerde kendisinden daha belirgindir. Öteki

gezegenlerden daha belirgindir. Öteki gezegenlerden daha büyüktür ve bütün

yıldızlardan parlaktır. Aya, ışık verir. Denizleri ısıtıp, buharlar

çıkarıp, yukarılarda yağmur bulutları meydana getirip, yağdırarak yere

hayat verir: Bitkiler, ağaçlar ve meyveler olur. Karlardan ve yağmurlardan

nehir kaynakları olur. Bitkilere ve hayvanlara hayat bahşeder. Güneşle

madenler oluşur, meyveler olgunlaşırlar. Güneşin doğuşuyla hayvanlar ve

insanlar kuvvet bulup, sıcaklık ve ışığıyla menfaatlenirler. Güneşin

batmasıyle hepsi şaşırıp, ölüler misali yerlerinde uyurlar kalırlar.

Güneşin etkisiyle irinci iklim kuşağının ahalisi hep siyah olup,

sıcaklığının şiddetiyle huy ve bünye edinirler. Tepelerine güneş yakın

olduğundan, cüsseleri hafif ve akılları zayıf olup, ahlakları dar,

meşrepleri keskin ve ince olur. Aynı zamanda inatçı olurlar. Fakat yedinci

iklim kuşağındakilerin tepesinden güneş uzak olup, sıcaklığı zayıf ve

tesirleri az olduğundan, hepsi beyaz ve sarı olurlar. Yaratılış ve huyda,

her biri öküz ve koyun gibi ebleh ve eksik olur.

Güneşin birçok tesirlerinden biri budur ki: Doruk noktası kuzey burçlarında

oldukça, kuzey tarafları mamur olup, güney taraflar denizlerle kaplı olur.

Güneşin doruk noktası güney burçlarına geçtiğinde, bu kez güney yarım küre

mamur olup, kuzey yarım küre deniz sularıyle kaplı olur.

Yukarıda açıklanan doruk noktasının hareketiyle, yirmibeşbin ikiyüz güneş

senesinde bir kere, karalar ve denizler tamamen yer değiştirip, âlem

yeniden nizam bulur. Belki güneşin tesiriyle günler ve geceler, sıcaklık ve

gölge, nur ve ışık, yaz ve kış, kar ve yağmur, madenler ve taşlar, itkiler

ve ağaçlar vücuda gelip; bütün bunların tabiatları, bileşiklerin oluşması,

hayvanların ve insanların yaşaması, yılların bilinmesi hep Allah'ın

takdiriyle güneşin hareket ve ışığına bağlıdır.

Güneşin büyüklüğü ve miktarında, mümessil feleğinin uzaklığında rasatçılar,

matematikçiler ve geometriciler söz birliğiyle demişlerdir ki: Güneşin

mümessil feleğinin yumru yüzeyinin, âlemin merkezinden uzaklaştığı yaklaşık

ikibin kere bin ve yirmidokuzbin ikiyüzaltı fersah ölçülmüştür. Bu feleğin

çukur yüzeyinin âlemin merkezinden uzaklığı, yaklaşık bin kere bin ve

sekizyüzellibin yüzellidört fersah hesap kılınmıştır. Bu mümessil feleğin

kalınlığı, yaklaşık yüzyetmişdokuzbin elli iki fersah bulunmuştur. Güneş

küresinin cismi yaklaık yüzaltmışaltı yerküre kadar bulunup; bütün bunlar

geometrik delillerle ispat olunmuştur. (Allah daha iyi bilir.)

Bizim bunları anlatmaktan maksadımız; bu büyük güneşi, günde ir kere

etrafımızda döndürüp, başımızda döndüren güçlü ve kayyum olan Allah'ın

kudret ve büyüklüğünü açıklamaktır. Ta ki akıl sahiplerine rabler rabbinin

yaratma ve inceliklerini fikretmeyi ve düşünmeyi kolaylaştırıp;

yaratıklardan yaratıcıyı bulup, her şeyden ona yönelip, onunla kalalar.

SuFi
05-03-2009, 14:06
15-BÖLÜM:



YEDİNCİ BÖLÜM



Üçüncü göğün yapısı ve burada hükmeden zühre yıldızının (venüs) durumlarını

beş madde ile açıklar.


Birinci Madde


Zühre yıldızının mümessil feleğini bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Yedi gezegenden biri

de zühredir ki, ay feleğine oranla üçüncü felektir. Güneş feleğinin altıda

olup, iki aşağı nâmıyle bilinen iki feleğin yukarıda olanıdır. Güneş

feleğine yakın bulunmuştur. Zühre yıldızı, küçük kutlu ismiyle

isimlenmiştir. Bilginler, üç yüksek feleğin yapısı gibi, zühre yıldızı için

de üç adet felek ispat edip, nizamını vermişlerdir. Birinci felek,

merkezde, kuşakta, kutuplarda ve harekette burçlar feleğine benzer ve

mümessildir. İkinci felek, merkez dışıdır ki, yine birinci feleğin

gövdesinde iki paralel yüzeyde bulunup, döndürücünün merkezini taşıyıcıdır.

Üçüncü felek, döndürücü felektir ki, zühre yıldızı onun bir tarafında

çakılmıştır. Döndürücü felek, kendi merkezi üzerinde hareket ettikçe,

zühreyi dahi kendisiye beraber hareket ettirir, zühre yıldızının mümessil

feleği ki, küllî felektir. Merkez ve mihverde, kuşak e kutuplarda,

harekette burçlar feleğine uyumlu ve diğer gezegenler gibi mutabıktır. iki

paralel yüzeyle kuşatılmış bir kürevî cisimdir. Üst yüzeyi, üzerinde olan

güneş feleğinin çukur yüzeyine ve çukur yüzeyi, altında bulunan utaritin

yumru yüzeyine teğettir. Mümessil felek, kendi üzerinde ve altında olan

öteki felekler gibi, önce büyük feleğin günlük hareketine uyup, bu

hareketle âlemin merkezi çevresinde doğudan batıya hareket eder. İkinci

olarak, burçlar feleğinin yavaş hareketi kadar, kendi özel hareketiyle

âlemin merkezi çevresinde batıdan doğuya âheste gider. Sanki burçlar feleği

onu döndürür. Doruk, etek, tepe ve kuyruk noktaları bu hareketle her yetmiş

senede bir derece yer kateder.

SuFi
05-03-2009, 14:07
ikinci Madde



Zühre yıldızının merkez dışı feleğinin, yapı ve hareketini bildirir.


Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Bu zühre yıldızının

düzenin halletmek için mümessil felek gövdesinde taşıyıcı nâmıyle belirlenen

ikinci felektir ki; yere şâmil ve âlemin merkezinden kendi çapı ve

cüzleriyle iki derece mesafe ile doruk tarafı dışında iki paralel yüzeyle

kuşatılmış küre bir cisimdir. Bu kürenin yumru yüzeyi, birinci feleğin

yumru yüzeyiyle bir noktada temas etmiştir ki, o noktaya: Doruk derler. Bu

nokta, âlemin merkezine kıyasla en uzak nokta olduğundan, zühre yıldızı,

taşıyıcısının hareketiyle bu noktaya geldikte; yerin merkezinden oldukça

uzak olur ve yüksek olur. İkinci feleğin çukur yüzeyi, birinci feleğin

çukur yüzeyine ortak bir noktada teğettir ki, o noktaya: Etek derler. O

nokta, âlemin merkezine nispetle en yakın noktadır. Zühre yıldızı, taşıyıcı

feleğinin hareketiyle o noktaya indikte; yerin merkezine çok yakı olup,

alçalmış olur. Birinci felekten ikinci felek ayrılıp boşaldıkta; zorunlu

olarak değişik kalınlıkta iki küre meydana gelir ki, biri ikinci feleği

içine alır, öteki ikinci felekle beraber boştur. Doğu kürenin ince tarafı

doruk tarafa, kalın tarafı eteğe dönük olur. Boş kürenin ince ve kalın

tarafları ötekinin tersine gelir. Bu iki kürenin, feleğin tamamlanmasında

katkıları tamam olduğundan; birine dolunun tamamlayıcısı, öbürüne boşun

tamamlayıcısı derler. Her feleğin özel bir hareketi belirlenmiş olup, kendi

kutupları üzerinde dönüp, dönüşünü tamam etmek kaçınılmaz bir iş olmakla;

zührenin eğilimli feleği dahi, güneşin küllî feleği altında, kendi mümessil

feleği gövdesinde; kendi merkezinin çevresinde özel hareketiyle batıdan

doğuya güneşin merkez dışı feleğinin hareketine uygun olarak hareket edip;

zühre yıldızını da, kendisiyle beraber hareket ettirir. Şu halde zühre, her

burçta yirmidört gü gider. Bazı burçlarda tereddüt eylese, dört ay kalıp,

senede bir dönüşünü güneşle birlikte tamam eder. Bu yıldızın döndürücü

merkezi, güneşin merkezinden hiç ayrılmayıp, güneşin tepe noktasıyla

birlikte seyre hareket eylediğinden, bu yıldızın güneşten uzaklığının

mesafesi, yaklaşık döndürücüsünün çapının yarısı kadardır. Ortalama, zühre

yıldızının güneşten uzaklığı kırk derecedir.

SuFi
05-03-2009, 14:08
Üçüncü Madde



Zühre yıldızının döndürücü feleğini şekil ve hareketiyle bildirir.


Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar; zühre yıldızının dahi durumlarının

tanzimine üç yüksek felek gibi anlatılanlar kadarıyle yetinmeyip, yere

şâmil olmayan bir küçük felek daha ispat edip, ona: Döndürücü felek

demişlerdir. Döndürücü felek, mümessil felekte arza şâmil olmayan küçük bir

felektir ki, bu yıldızın kendisini taşıyıcıdır. Yere şâmil merkez dışı olan

ikinci eğilimli feleğin kuşağında çakılmış ve gömülmüştür. Döndürücünün

çapı, taşıyıcının iki yüzeyine teğet ve eşittire. Döndürücü felek, bir

yüzeyle kuşatılmış odlu ve küre bir cisimdir. Eğilimli feleğin cisminde,

kendi merkezi çevresinde belirli bir hareketle batıdan doğuya burçlar

sırası üzere dönüp; bir tarafında çakılmış olan zühreyi kendisiyle birlikte

döndürerek alıp gider. Döndürücü felek, kendi merkezi çevresinde zühreyi,

bir gün bir gecede kendi kuşağının üçyüzaltmış derecesinden yarım dereceden

fazla döndürüp, hareket ettirip, yaklaşık ondokuzbuçuk ayda bir dönüşünü

tamam eder. Bu harekete, yıldızın değişik hareketi ve yıldızın özel

hareketi derler. Zühre yıldızı dahi bir yüzeyle kuşatılmış bir küre

cisimdir. dolu ve ışıklıdır. Döndürücü feleğinin cisminde gömülüdür ki,

yıldızın yüzeyi, döndürücünün iki kutbu arasında, kuşağı yanında, bir

tarafında bulunan ortak bir noktada döndürücünün yüzeyine teğettir. Yani

zühre, tamamıyle döndürücünün cisminde bulunup, yüzeyi, yüzeyine temas

etmiştir. Taşıyıcının bir tarafında döndürücü feleğin açıklanan hareketi

gibi, zühre yaldızının dahi döndürücüsü tarafından ve kendi merkezi

çevresinde burçlar sırası üzere kendine özgü hareketi, yeni rasatçılar

tarafgından gözlenmiştir.

SuFi
05-03-2009, 14:10
Dördüncü Madde



Zühre yıldızının sürat, istikamet, yavaşlama, duraklama ve şaşırmışlığını

ve güneş ile olan bağlantı ve yaklaşımını bildirir.


Ey aiz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Zühre yıldızına dahi

kâh sürat, kâh yavaşlık, kâh duraklama, kâvh geri dönüş ve kâh dönüşünde

şaşırmışlık ârız olur. Bu durumların açıklanması budur ki: Bu yıldız,

döndürücü feleği yukarısında bulundukta; kendi merkezinin hareketi,

döndürücü feleğinin merkezinin hareketine burçlar sırası üzere uymasıyle,

yıldız, hızlı hareket eder görünür. Ne zaman yıldız, döndürücünün

doruğundan tarafa bir miktar eğilir, o zaman düz hareket eder görünür.

Yılız, döndürücünün eteğine indikte; yavaş hareket eder görünür. Zira ki,

yıldızın kendi merkezi, inişte olduğundan, hareketi görünmez olup, ancak

döndürücüsünün merkezinin hareketi görünür. Yıldız, döndürücünün eteğine

yakın oldukta; kedi merkezinin burçlar sırasına aykırılığı, döndürücüsünün

merkezinin hareketiyle sıraya uygun olan hareketine eşit olup, iki hareket

birbirine karşı ve muarız olmakla; yıldız, geri döner görünür. Yıldızın

geri dönüşü tamam olup, iki hareket yine eşit oldukta; yıldız ikinci kez

durur görünür. bundan sonra yine yavaş hareket eder görünür. Zira ki,

yıldızın kendi merkezi, döndürücünün doruğuna çıkmakla; hareketi görünmez

olup, ancak döndürücünün merkezinin hareketi görünür. Yavaş hareketten

sonra yine düz ve hızlı hareket eder görünür. Halbuki yıldız,

döndürücüsünün içinde, dönüşünü aynı hızla tamamlar. Zira ki, yıldızların

ve feleklerin hareketleri, kendi küreleri kuşağına oranla benzerli, basit

ve düzdür. Yıldızın geri dönüşünden önceki yerine: birinci makam; sonrakine

ikinci makam derler. Zühre yıldızının dönüş süresi, bir ay onbir gündür.

Düz hareketi, sekiz buçuk aydır. Yıldızın taşıyıcı feleği, burçlar

kuşağından güneye ve kuzeye dörtte bir derece kadar eğilimli iken,

döndürücüsünün dahi doruğu ve eteği, eğilimli feleğinden kâh kuzey tarafa,

kâh güney tarafa eğilimli olur. Yaklaşık ikibuçuk derece enlem farkı dahi

bulunmuştur. bu durumlardan dolayı yıldız, yürüyüşünde şaşırmış gibi

görünür. Bundan dolayı şaşırmış olarak isimlendirilmiştir.

Güneşe oranla bu zühre yıldızının bağlantı ve yaklaşımını böyle

açıklamışlardır ki: Bu yıldızın taşıyıcısının hareketi, sürekli güneşin

merkez dışı hareketiyle eşit olmakla; döndürücüsünün merkezi dahi güneşin

merkezine sürekli teğet bulunmuştur. Şu halde zühre yıldızı, güneş

kurslarının çevresinde, döndürücüsünün hareketiyle döndükçe, döndürücüsünün

çapının yarısı kadar ondan uzakta olur. Güneşi tavaf ederek iki uzaklığın

ortasına geldikte; kâh sabah, kâh akşam meşale gibi parlayıp; kâh güneşle

birlik hareket edip, öteki gezegenler gibi güneş kursundan uzak düşmeyip,

her bir devresinde iki kere güneş ile çakışıp, bir kere dahi geri dönüşünde

yani döndürücüsünün doruğunda bulundukta; sürekli güneşe yakın olup ve bir

kere dahi geri dönüşünün tam ortasında yani döndürücüsünün eteğinde

oldukta; güneş ile sürekli yakınlık ve çakışması bulunur. İki yaklaşımı

arasında olan süre, yaklaşık dokuz ay yirmi gündür. (Hakikatini en iyi

bilen Allah'tır.)

SuFi
05-03-2009, 14:11
Beşinci Madde


Zühre yıldızının doruk ve eteğini, tepe ve kuyruk düğümlerini; tabiat ve

vasıflarını, uzaklığının ve cisminin ölçüsünü bildirir.


Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Zühre yıldızının

doruğu, öteki noktaları ortasında yani eğilimli feleğinin burçlar

feleğinden kuzey tarafa faza eğiliminde bulunur. Tepe düğümünden doksan

derece geridedir. Çünkü doruk ve etek, tepe ve kuyruk yukarıda açıklandığı

üzere, burçlar feleğinin hareketine uygun olan mümessil feleklerin

hareketiyle hareket ederler. Zührenin doruğunun burçlar feleğindeki mekânı

rumî tarihin asiz senesinde, güneşin doruğu gibi ikizler burunun

yirmibirinci derecesinde; eteği ise, yay burcunun yirmiyedinci derecesinde

belirlenmişi. Tepe noktasının yeri, balık burcunun yirmiyedinci derecesinde

ve kuyruk noktasının yeri yaşak burcunun yirmiyedinci derecesinde

belirlenmişti. Halen rumî tarih, ikibinaltmışdokuza gelip, hicrî tarih dahi

binyüzyetmişe, yetmiştir. O halde bu iki nokta, ötekiler gibi hareket edip,

yaklaşık sekiz derece öne geçmişlerdir.

Zührenin tabiat ve vasıflarında müneccimler sözbirliğiyle demişlerdir ki:

Zührenin tabiatı, orta derecede soğukluk ve rutubettir. Zühre, gece erkeği

olmakla, küçük kutlu adını almıştır. Bu yıldıza bakmanın kalbe sürûr

verdiği tecrübe kılınmıştır. Bu yıldızın vasıfları: Yumuşaklık, sevgi,

rikkat, ferah, temennî, oyun, teganni, cinsel güç ve güzel yaratılış

bulunmuştur. Bu yıldızın tali düştüğü menilerde bütün bu vasıflar aynen

müşahede olunmuştur. Bu yıldız, salı gecesi ve cuma gününe hâkimdir. O

gecenin ve bugünün ilk saatleri, buna nispet kılınmıştır.

Zühre yıldızının mümessil feleğinin uzaklık mesafelerinde ve cismiyle

kalınlığının ölçülerinde rasatçılar, geometriciler ve matematikçiler

ittifakla demişlerdir ki: Zürenin mümessil feleğinin yumru yüzeyinin âlemin

merkezinden uzaklığı yaklaşık, bir kere bin ve sekizyüzellibin dört fersah

ölçülmüştür. Yumru yüzeyinin uzaklığı ise yaklaşık, ikiyüzyetmişaltıbin

altıyüzelliiki fersah hesaplanmıştır. Bu feleğin kalınlığı yaklaşık, bin

kere bin ve beşyüzyetmişüçbin beşyüziki fersah bulunmuştur. Zührenin cismi,

yaklaşık yerin cüzünün onaltıda biri kadar bulunup, delillerle

ispatlanmıştır. (Gerçeğini Allah daha iyi bilir. Yüce, güçlü ve hakîm olan

allah münezzehtir.)

SuFi
05-03-2009, 14:48
16-BÖLÜM:



SEKİZİNCİ BÖLÜM



İkinci göğün yapısını ve burada hâkim olan utarit yıldızının durumlarını

beş madde ile bildirir.


Birinci Madde


Utarit (merkür) yıldızının mümessil feleğini ve hareketinin görüntüsünü

bildirir.


Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Utarit feleği, yedi

gezegenden sayılmıştır ki, ay feleğine oranla sekizinci; zühre feleğinin

altında olup, iki aşağı nâmıyle meşhur olan iki feleğin altta olanıdır. Ay

feleğine yakındır. Utarit yıldızı burada tek başına hakim olup, karıştırıcı

ismi ile tanınmıştır. Bu feleğin durumu ve yapısı, parçaları bakımından,

öteki gezegenlerden farklıdır. Astronomlar, Utarit yıldızı için yere şâmil

üç büyük felek ve yere şâmil olmayan bir küçük felek tesbit etmişlerdir.

Gözetleme sureti ile değişik durumlarını bu dört felekle belirleyip,

nizamını vermişlerdir. Birinci felek küllî felektir ki; merkezde, eksende,

kuşakta, kutuplarda ve harekette burçlar feleğine uygun ve mümessildir. Bu

felek, öteki mümessiller gibi yere şâmil ve merkezi âlemin merkezidir. iki

paralel yüzeyle kuşatılmış küre bir cisimdir ki, üst yüzeyi üzerinde olan

zührenin alt yüzeyine ve alt yüzeyi altında olan ağın üst yüzeyine teğettir.

Bu mümessil felek, kendi üstünde ve altında bulunan diğer felekler gibi

önce büyük feleğin günlük hareketine uyup, âlemin merkezî çevresinde

doğudan batıya zorunlu hareket eder. İkinci olarak burçlar feleğinin yavaş

hareketi kadar kendi özel hareketi ile âlemin merkezi çevresinde doğudan

batıya zorunlu hareket eder. İkinci olarak burçlar feleğinin yavaş

hareketi kadar kendi özel hareketi ile âlemin merkezi çevresinde batıdan

doğuya âheste gider. Sanki burçlar feleğini hareket ettirmesi ile hareket

eder gibidir. Şu halde doruk, etek, tepe ve kuyruk noktaları bu hareket

üzere her yetmiş güneş senesinde bir derece mesafe kat eder. Utaritin

açıklanacak döndürücü feleğinde bulunan ikinci doruğundan başka ve ayın

açıklanacak doruğundan ve mümessilinden ve diğer noktalarından başkadır, -

zira ki bu dördü, onlara muhalif bulunup doğudan batıya hareket ederler-.

SuFi
05-03-2009, 14:50
İkinci Madde:



Utarit Yıldızının merkez dışı olan yönetici feleğini ve taşıyıcı feleğini

apı ve hareketleri ile bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Utaritin yöneticisi,

mümessil feleği ile birlikte boş bir felektir ki, merkez dışı olan iki

feleğinin birincisidir. ikincisi dolu felektir ve utaritin dört feleğinden

ikincisidir. Yönetici felek, içine aldığı merkez dışı ikinci feleğin

merkezini, doğudan batıya hareket ettirerek idare ettiği için buna yönetici

derler. Merkez dışı olan diğer felekler, mümessil feleklerin içinde

oldukları gibi bu yönetici felek dahi mümessilinin içindedir. Yöneticinin

yumru yüzeyi, mümessilin yumru yüzeyine birinci doruk namıyle meşhur olan

ortak bir noktada teğettir. Yöneticinin çukur yüzeyi, mümessilin çukur

yüzeyine birinci etek adıyla bilinen ortak bir noktada temas etmiştir.

Yönetici feleğin merkezi, âlemin merkezinden altı derece kadar doruğu

tarafına çıkmıştır.

Mümessil felekten yönetici felek ayrıldıkta, diğer mümessilleri tamamlayıcı

olan ikişer küre şeklinde benzerleri, bu mümessilden dahi meydana

gelmiştir. Bundan sonra merkez dışının ikincisi, utarit yıldızının üçüncü

feleğidir. Bu yönetici felekten boşalmıştır. Döndürücünün merkezini taşır.

Yönetici felek, mümessilinin içinde bulunduğu üzere, bu taşıyıcı felek dahi

yönetici feleğin içindedir. Taşıyıcının yumru yüzeyi, yöneticinin yumru

yüzeyine ikinci evc namıyle bilinen bir noktada yetmişdir. Taşıyıcının

çukur yüzeyi ve yumru yüzeyi, yöneticinin çukur yüzeyine ikinci etek tabir

olunur bir noktada teğettir. Taşıyıcının merkezi, yöneticinin merkezinden

üç derece ve âlemin merkezinden dokuz derece doruk tarafına çıkmıştır.

Yönetici felekten taşıyıcı felek ayrıldıkta, yöneticiden iki küre kalır ki,

onun tamamlayıcısıdır.

Utarit bu tertip ve tecrübe ile bu şekil ve görünüşe gelir ki: Kendisinde

iki doruk ve iki etek bulunur. Bunlar mümessilden parça gibi

olduklarından, mümessil doruğu ve mümessil eteği namıyla şöhret

bulmuşlardır. Diğerleri dahi yöneticiden parça oldukları görünümünden

dolayı yönetici doruğu ve yönetici eteği adıyla isimlendirilmişlerdir.

Mümessilin doruk ve eteğine birinciler dahi derler. Yöneticiye mensup doruk

ve eteğe dahi ikinciler derler.

Her feleğin kendine özgü hareketi olup; kendi merkez, mihver, kuşak ve

kutupları üzerinde dönüp, dönüşünü tamam etmek kaçınılmaz olduğu için

utaritin yönetici feleği de, zührenin altında kendi mümessili içinde ve

kendi merkezi çevresinde hareketi ile batıdan doğuya burçlar sırasına

uymayan utaridin ikinci doruğunu idare eder. Güneşin ortası kadar hareket

edip bir güneş senesinde bir devresini tamamlar. Utaritin taşıyıcı feleği

dahi yönetici feleğin içinde, teki taşıyıcı felekler gibi kendi merkezi

çevresinde özel hareketi ile batıdan doğuya burçlar sırası üzere utaridin

döndürücü feleğini idare ile güneşin ortasının iki katı kadar hareket edip,

hareketinin yarısı yöneticinin sıraya uygun hareketine karşıdır. Diğer

yarısı güneşin ortasına eşit gelip, utarit her burçta onyedi gün bekleyip,

bazı burçlarda tereddüt etse, iki ay kalıp, senede bir derecesini güneşle

beraber tamamlar. Utaridin döndürücüsünün merkezi, zühreninki gibi sürekli

güneşin merkezine mutabık olup asla muhalefet etmez. Bunun için utarit

yıldızı döndürücüsünün çapının yarısından fazla güneşten ırağa gitmez.

Çapının yarısı ortasında yirmi dereceden fazla uzağa yetmez. (Allah daha

iyi bilir).

SuFi
05-03-2009, 14:51
Üçüncü Madde


Utarit yıldızının döndürücü feleğini, şekil ve hareketiyle bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar, bu utarit yıldızının dahi

durumlarının tanzimine diğer şaşırmış gezegenler gibi, belirlenen ölçülerle

yetinmeyip; yere şâmil olmayan bir küçük felek dahi tespit edip, ona:

Döndürücü felek demişlerdir. Döndürücü felek, utaritin mümessil feleğinde

yere şâmil olmayan bir küçük felektir ki, utaritin dört feleğinden

dördüncüsüdür. Aynı zamanda yıldızın cisminin taşıyıcısıdır. Merkez dışı

olan üçüncü taşıyıcı feleğin kuşağında, yani iki kutbu arasında çakılmıştır

ki, çapı taşıyıcının kalınlığına eşit olup, yüzeyi, taşyıcı durumdaki

döndürücünün iki yüzeyine yukarıda ve aşağıda birer noktada teğettir.

Döndürücü felek, bir tek yüzeyle kuşatılmıştır, dolu ve küre bir cisimdir.

Taşıyıcı feleğin cisminde, kendi merkezi çevresinde kendine özgü

hareketiyle batıdan doğuya burçlar sırası üzere deveran edip; bir tarafında

çakılı olan utaridi kendisiyle birlik hareket ettirir. Bu felek, utarit

yıldızını bir gün bir gecede, kendi kuşağının üçyüzaltmış derecesinden üç

dereceden fazla mesafeye alıp gider. Yaklaşık, dört ayda bir dönüşünü

tamamlar. Bu harekete: Değişik hareket, özel hareket dahi derler.

Utarit yıldızı dahi tek yüzeyle kuşatılmış dolu, ışıklı ve kürevî bir

cisimdir. Döndürücü feleğini cisminde gömülmüştür ki, döndürücünün yüzeyinin

iki kutbu yarısında, kuşağı yanında, bir tarafta bulunup, ortak bir noktada

döndürücünün yüzeyine temas etmiştir. Yani yıldızın cismi, tamamiyle

döndürücünün cismine dahil bulunmuştur. Taşıyıcı felek, bir tarafında,

döndürücünün dönüşü gibi, utarit yıldızının dahi döndürücüsü tarafında,

kendi merkezi çevresinde, burçlar sırası üzere sürekli dönüş hareketini

incelemeyle; rasatçılar günyarısında bulunan güneş tutulmasında müşahede

etmişlerdir.

SuFi
05-03-2009, 14:53
Dördüncü Madde


Utarit yıldızının sürat ve düz gidişini, yavaşlama ve duraklamasını, geri

dönüş ve şaşırmışlığını, güneş ile olan bağlantı ve yaklaşımı bildirir.



Ey aziz, astronomlar demişlerdir ki: Bu utarit yıldızına da, kâh sürat, kâh

düz gidiş, kâh yavaşlama, kâh duraklama, kâh geri dönüş ve kâh yürüyüşünde

şaşırmışlık ârız olur. Bu durumların açıklanması budur ki: Yıldız,

döndürücüsünün yukarısında bulundukta; kendi merkezinin hareketi,

döndürücüsünün merkezinin hareketine burçlar sırası üzere uyar ve yıldız

hızlı hareket eder görünür. Ne zaman döndürücü tarafına bir miktar eğilse,

düz hareket eder görünür. Yıldız, döndürücünün aşağısına inişte yavaş

hareket eder görünür. Zira ki, yıldızın kendi merkezi inişte olduğundan,

hareketi görünmez olup, ancak tedvirin merkezinin hareketi görünür. Yıldız,

döndürücünün en aşağısına yakın oldukta; kendi merkezinin burçlar sırasına

uymayan hareketi, döndürücünün merkezinin, taşıyıcının hareketiyle burçlar

sırası üzere olan hareketine eşit olup, hareketler birbirine muarız ve

karşı olmakla; yıldız durur görünür. Yıldızın geri dönüşü tamam olup, iki

hareket birbirine eşit geldikte; yıldız ikinci kez durur görünür. Bundan

sonra yine yavaş hareket eder görünür. Zira ki yıldızın kendi merkezi,

döndürücünün merkezinin hareketi görünür. Yavaşlamadan sonra tekrar hızlı

hareket eder görünür. Halbuki yıldız, kendi döndürücüsünde dönüşünü tek

düze sürdürür. Zira ki feleklerin hareketi, kendi küreleri kuşağına

nispetle basit, benzerli ve düzdür.

Yıldızın, geri dönüşünden önceki duruşuna: Birinci makam, ötekine: İkinci

makam derler. Utarit yıldızının geri dönüş süresi yirmibir gündür. Düz

gidişi üç ay beş gündür. Bu yıldızın, taşıyıcı feleğinin burçlar kuşağından

kuzeye ve güneye üç ve dörtte bir derece eğimli iken; döndürücüsünün dahi

doruğu ve eteği, eğilimli feleğinden kâh kuzeye, kâh güneye eğilimi olup;

yaklaşık altı derece enlem farkı dahi bulunmuştur. bu yıldız dahi

yürüyüşünde şaşırmış gibi görünüp, şaşırmış adıyla isimlendirilmiştir.

Güneşe nispetle bu yıldıza ârız olan bağlantı ve yaklaşımın açıklanması

budur ki: bu yıldızın taşıyıcısının hareketi, güneşin merkez dışı feleğinin

hareketiyle eşit olduğundan, döndürücünün merkezi dahi sürekli güneşin

merkezininkine eşit bulunmuştur. Şu halde utarit yıldızı, güneşin

çevresinde döndürücüsünün hareketiyle deveran eyledikçe, döndürücüsünün

yarıçapı miktarı güneşten uzaklıkta, onu tavaf edip; iki uzaklığın

ortalarına geldikte; kâh sabah, kâh akşam meşale gibi çakıp, kâh güneşle

yakın olur. Zühre gibi güneş kursuna yakın olup, her bir dönüşünde iki kere

güneşle yakın olur. Bir kere süratli gidişinin yarısında yani

döndürücüsünün zirvesinde bulundukta; sürekli çakışması ve yaklaşması olur.

Bir kere dahi geri dönüşünün yarıksında yani döndürücünün eteğinde oldukta;

güneşle sürekli çakışması ve yaklaşımı bulunur. İki yaklaşımı arasında olan

müddet iki aydır.

SuFi
05-03-2009, 14:54
Beşinci Madde


Utarit yıldızının ilk doruk ve eteğinin, tepe ve kuyruk düğümlerinin

burçlar feleğindeki yerlerini; kendi tabiat ve vasıflarını; feleğinin

uzaklık mesafesini ve cisminin miktarını bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Utarit yıldızının

doruğu, tepe ile kuyruk düğümleri arasında yani eğilimli feleğinin burçlar

feleğinden kuzeye oldukça eğiliminde vâki olmuştur ki, tepe düğümünden

doksan derece sonradır. Çünkü üst ve aşağı noktalar, yukarıda açıklandığı

üzere, burçlar feleğinin hareketine uygun olan mümessillerin hareketleriyle

hareket ederler. İlk doruk, utaritin burçlar feleğinden eri, rumî tarihin

asiz senesinde terazi burcunun yirmi altı buçuk derecesindeydi. Eteği,

aynı şekilde koç burcunun yirmialtı buçuk derecesindeydi. Şu halde doruk ve

etek, tepe ve kuyruk dahi yukarıda defalarca açıklandığı üzere halen,

yaklaşık sekiz derece mesafe hareket etmişlerdir. Zira ki, rumî tarih halen

ikibin altmışdokuzdur. Hicrî tarih ise binyüzyetmişe, yetmiştir.

Utarit yıldızının tabiat ve vasıflarında müneccimler sözbirliği edip,

demişlerdir ki: Utaritin tabiatı soğukluk ve kuruluk olup, gündüz erkeği

bulunmuştur. Kendinden başka yıldızın tabiatiyle uyuşucu olduğundan; uyuşan

ve münafık nâmıyle isimlendirilmiştir. Bu yıldızın vasıfları: Edeb,

zeyreklik, anlayışlılık, feraset, zihin, dirayet, nutuk, belagat, nakış,

kitabet, hesap, isabet, zekâ, dikkat, sanat, hile ve hıyanet bulunmuştur.

Bu yıldızın tali düştüğü menilerde bu vasıflarıyla etkili olduğu

gözlenmiştir. Bu yıldız, pazar gecesi ve çarşamba gününe hâkim olduğu

gözlenmiştir. Bu yıldız, pazar gecesi ve çarşamba gününe hâkim bulunmuştur.

O gecenin ve bu gündüzün ilk saatleri, buna nispet kılınmıştır.

Utarit yıldızının ölçü ve cisminde, mümessil feleğinin uzaklığı mesafesinde

rasatçılar, geometriciler ve matematikçiler sözbirliğiyle demişlerdir ki:

Utaritin mümessil feleğinin yumru yüzeyinin, âlemin merkezinden uzaklığı,

yaklaşık ikiyüz yetmişaltıbin altıyüzelliiki fersah hesaplanmıştır. çukur

yüzeyinin uzaklığı ise yaklaşık seksenyedibin beşyüzyirmidört fersah

ölçülmüştür. Bu feleğin kalınlığı yaklaşık yüzseksendokuzbin

altıyüzyirmisekiz fersah ölçülmüştür. Utaritin cismi, yerkürenin cisminin

takriben otuzikidebir miktarı bulunup, delillerle hepsi ispatlanmıştır.

SuFi
05-03-2009, 14:59
17-BÖLÜM:


DOKUZUNCU BÖLÜM


Dünya göğünün yapısını ve orada hâkim olan ayın durum ve vasıflarını; aya

mütaallik olan eşyayı altı madde ile açıklar.


Birinci Madde


Ayın mümessil feleğini ve eğilimli feleğini, yapı ve hareketleriyle

bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Yedi gezegenden biri

de aydır ki, merkezi, âleme nispetle dokuz feleğin ilkidir. Utarit

feleğinin altında bulunup, gezegen yıldızlardan daha hızlı seyreden ay,

dünya göğünde tek başına hâkimdir. Kendisine küçük nurlu adı verilmiştir.

Ay feleğinin küllî feleği, değişik parçalara bölündüğünden, şekil ve yapı

bakımından diğer gezegenlerin feleklerinde farklıdır. Şu halde küllî felek,

dört feleği kuşatmıştır. Üçü yere şâmil olan büyük felektir. Biri yere şâil

olmayan küçük felektir. Üç felekten ilk ikisinin merkezleri, âlemin

merkezidir. Üçüncüsü ise merkez dışıdır ki, döndürücünün merkezinin

taşıyıcısıdır. Döndürücü ise döndürücü felektir ki, ayın cismini

taşıyıcıdır.

Alem küresiyle merkezi aynı olan iki feleğin birincisi, iki paralel yüzeyle

kuşatılmış ve ikinci feleği çevreleyen küre bir cisimdir. Çevresinde tepe

ve kuyruk noktaları bulunmakla -ki bu iki noktaya cevzher denir- kendisi

cevzher namıyla şöhret bulmuştur. Merkezde, eksende, kuşakta, kutuplarda ve

harekette burçlar feleğine benzerliğinden mümessil nâmını dahi bulmuştur.

bu feleğin yumru yüzeyi, üstünde olan utarit feleğinin çukur yüzeyine ve

çukur yüzeyi, kendi feleklerinden ikinci feleğin yumru yüzeyine temas

etmiştir. Bu cevzher adlı felek, kendi üzerinde ve altında bulunan diğer

felekler gibi, önce büyük feleğin günlük hareketine uyup, bu hareketle

âlemin merkezi çevresinde doğudan batıya zorunlu hareket eder. ikinci

olarak, burçlar feleğinin hareketine aykırı ve muhalif olarak kendine özgü

hareketiyle âlemin merkezi çevresinde burçlar sırasına uymaksızın, kendi

felekleriyle doğudan batıya gider. Bir gün bir gecede üç dakikadan fazla

hareket eder. Buna, tepe ve kuyruk hareketi derler. Alem küresiyle merkezi

aynı olan iki feleğin ikincisi, birinci feleğin altında ise paralel yüzeyle

kuşatılmış küre cisimdir. Gerçi merkezi, âlemin merkezidir, lâkin

kuşağı, burçlar kuşağına teğet olan mümessil feleğin kuşağından kuzey ve

güneye beş derece eğimli olduğundan, eğilimi felek nâmıyle şöhret

bulmuştur. Bu eğilimli felk, cevzher feleğinin çukur yüzeyi altında

yerleşip; yumru yüzeyi onun çukur yüzeyine teğettir. Ayın eğilimli feleği

dahi birinci ve ikinci hareketinden başka, kendine özgü hareketiyle âlemin

merkezi çevresinde burçlar sırası üzere doğudan batıya, kendi içinde

bulunan feleklerle, güneşitleyici daireden ve burçlar kuşağından ve

kutuplardan belirtilen eğim kadar eğilimli olarak, başka kuşak ve kutup

üzerinde bir gün bir gecede onbir dereceden fazlaca hareket eder. Buna:

Ayın doruğunun hareketi derler.

SuFi
05-03-2009, 15:01
İkinci Madde


Ayın taşıyıcı feleğini yapı ve hareketini bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Ayın üçüncü feleği,

taşıyıcı feleğidir ki, merkez dışı olan öteki gezegenlerin mümessil

feleklerinde yerleştikleri gibi, bu taşıyıcı elek dahi eğilimli feleğinin

içine yerleşmiştir ki, yumru yüzeyi, taşıyıcının eğilimli yumru yüzeyine

doruk adı verilen bir ortak noktada teğet olmuştur. Çukur yüzeyi,

taşıyıcının eğilimli çukur yüzeyine etek adı verilen bir ortak noktada

etğet olmuştur. Çukur yüzeyi, taşıyıcının eğilimli çukur yüzeyine etek adı

verilen ortak bir noktada temas etmiştir. Bu feleğin merkezi, âlemin

merkezinden, kendi çapı ve cüzleriyle on derece ve dörtte bir derece doruk

noktasının dışındadır. Eğilimli felekten taşıyıcı felek ayrıldıkta;

eğilimliden iki küre kalır ki, eğilimli feleğin tamamlayıcısıdırlar.

Taşıyıcı felek, üç hareketinden başka, eğilimli feleği içinde, kendi

merkezi çevresinde, eğilimlisi kuşağına, kuşak teğetliğinde ve eksenine

paralel eksen üzerinde kendine özgü hareketiyle, batıdan doğuya burçlar

sırası üzere bir gün bir gecede yirmidört dereceden fazlaca, ayın döndürücü

feleğinin merkezini de beraber hareket ettirerek döner. Çünkü bu taşıyıcı

feleğin burçlar sırasına uygun olarak yaptığı onbir dereceden fazla

hareketine; mümessil ve eğilimli feleklerin sıraya uygun olmayan

hareketleri mukabil gelip, muarız olup, geri götürür. Bu durumda, ayın

taşıyıcısının sıraya uygun olarak yaklaşık onüç derece gündük hareketi

kalır. Ayın hareketi hızlı ve felekleri küçük olduğundan, oniki burcun her

birinde yaklaşık iki gün ve üçtebir gün kadar kalıp, yirmisekiz günde

burçlar feleğini katedip, bir devresini tamamlar. Yirmidokuzbuçuk günde bir

kere güneşe erişip, onunla çakışır. Bu yüzden kamerî ayların biri

yirmidokuz gün ve biri otuz gün gözetleme hesabıyla hesap olunur. Ekvatora

yakın olanlara ay, rahat görünür, zira ki güneşin günlük dönüş noktaları,

kuzeyde eğilimlidir, güneyde dike yakındır. Şu halde ay, güneş batar batmaz

batmayıp, ufuktan yukarıda olur.

SuFi
05-03-2009, 15:02
Üçüncü Madde


Ayın döndürücü feleğini, şekil ve hareketiyle bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Ayın dördüncü feleği,

onun döndürücü feleğidir ki, yere şâmil olmayan bir küçük felektir. Ayın

kendisini taşıyıcıdır. Merkez dışı feleğin kuşağında, çakılmış ve

gömülmüştür ki, döndürücünün çapı, taşıyıcının iki yüzeyine teğet ve

eşittir Döndürücü felek, bir tek yüzeyle kuşatılış dolu ve küre bir

cisimdir. Taşıyıcı feleğin içinde, kendi merkezi çevresinde burçlar

sırasına uymaksızın doğudan batıya dönüp, bir tarafında çakılmış olan ayı

da birlikte hareket ettirir.

Ayın döndürücü feleği, öteki beş gezegenin döndürücüsünün tersine hareket

eder. Bu döndürücü felek, kendi merkezi çevresinde doğudan batıya dönerek,

ayı, bir gün bir gecede kendi kuşağının üçyüzaltmış derecesinden onüç

dereceye kadar hareket ettirip; yirmisekiz günde taşıyıcısı gibi bir

dönüşünü tamamlar. Buna farklı hareket ve özel hareket ederler.

Ay, tek bir yüzeyle çevrili küre biçiminde bir cisimdir, karanlıktır,

doludur ve parlaktır. Beş şaşırmış gezegen gibi, döndürücü feleğinde ay

gömülmüştür ki, döndürücüsünün iki kutbu arasında, kuşağı yanında bir

tarafta bulunu, ortak bir noktada döndürücünün yüzeyine teğettir. Yani

ayın cismi tamamıyle döndürücünün cisminde bulunup, yüzü yüzeyine temas

etmiştir. Taşıyıcı feleğin bir tarafında, döndürücü feleğin belirtilen

hareketi gibi ay küresinin dahi döndürücüsü tarafında kendi merkezi

çevresinde burçlar sırasına uymadan, kendine özgü hareketiyle doğudan batıya

dönüşünü, rasatçılar gözle müşahede etmişlerdir. "Feleklerde durucu hiçbir

şey yoktur," deyip gitmişlerdir. Döndürücünün çevresi üzerinde bu ayın

merkezi, taşıyıcının çevresinin hareketi üzerinde döndürücünün merkezinin

hareketinden az olduğundan ebedî olarak ay, ne geri dönücü bulunur, ne

durucu görünür. Ancak dorukta yavaş hareketi müşahede olunur. Ayın taşıyıcı

feleğinin kuşağı, eğilimli feleğininkine teğet olup; döndürücü feleğin

zirvesi dahi, taşıyıcı feleğin kuşağına erişmiş bulunduğu cihetten,

açıklaması yukarıda geçen ayın eğilimli feleğinin burçlar feleğinden kuzey

ve güneye olan beşer derece eğiminden gayri ay yıldızının enlemi bulunmaz.

öteki gezegenler gibi enlem farkı olmaz. Zira ki, ayın eğilimli, taşıyıcı

ve döndürücü felekleri tek bir yüzeyde birbirine teğet bulunup, birbirinden

asla ayrılmazlar ve eğilmezler. Bu dört felekle, ayın durumları nizam

bulmuştur.

SuFi
05-03-2009, 15:04
Dördüncü Madde


Güneşe nispetle aya ârız olan durumları bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Güneşe nispetle aya

ârız olan durumların birisi çakışmadır. Yani bize dönük olan yüzünün,

güneşten üzerine düşen ışıktan hâli olmasıdır. Yoksa güneş ile ayın

aryasında yerin gölge olmasıyle çakışma olmaz. Zira ki güneşe ay arasında

yerin bulunması, ay tutulmasıdır. Çakışma değildir. Ayın bir durumu dahi

fazlalıktır. Yani ayın güneşten uzaklaşması sebebiyle, güneşin ışığının

ayın yüzünde fazla görünmesidir. Bir durumu dahi ilk dördündür. Yani ayın

bize dönük olan yüzünün yarısının dolunaydan önce güneşin nuruyla

aydınlanmasıdır. Bir durumu dahi dolunaydır. Yani ayın yüzdeki nurun

artmasının tamamlanmasıdır. Bir durumu dahi azalmadır. Yani ayın güneşe

dolunaydan sonra yaklaşması hasebiyle güneşin nurunun ayın yüzünde

eksilmesidir. Bir durumu dahi ikinci dördündür. Yani ayın bize dönük olan

yüzünün yarısının dolunaydan sonra ışıklı kalmasıdır. Ayın bir durumu dahi

güneşi gölgelemesidir. Yani nurlu güneşin bile dönük olan yüzünün tamamını

veya bir kısmını ayın bizden gizlemesidir. Ayın bir durumu dahi

tutulmasıdır. Yani güneş ile ayın arasına yerin girmesiyle ayın tamamının

veya bir kısmının güneş ışığından hâli kalmasıdır.

Ayın bu safhalarının açıklanması budur ki: Ay, aslında siyaha yakın

lacivert olup, ne gök rengi ne de siyahtır. Madenî bir ayna gibi karanlık

ve kesif olup, yuvarlak ve parlak bir top şeklinedir. Bir yerden aldığı

nuru, bir yere aksettirmeye kabiliyetlidir. Şu halde ay, nur ve ışığını

ancak güneşten alıp, güneşe dönük ola yarısının çoğu sürekli ışık

bulmuştur. Eğer aralarında yerin gölgesi bulunmazsa bu böyle devam eder.

Güneş küresi, ay küresinden büyük olduğundan; ayın yarısından çoğuna ışık

verip, yarısından azı karanlık kalmıştır. Yerin gölgesi, koni şeklinde

olup, zühre feleğinin çukur yüzünde son bulmuştur. Koninin tepesinin

gölgesi, burçlar kuşağına teğet olmak lazımdır. Zira ki güneşin merkezi,

merkez dışı kuşağında sürekli burçlar kuşağının yüzeyine ulaşmıştır. Bu

durumda toplanma sırasında, yani güneşle ayın bir burcun aynı yerinde

ulunmaları halinde; ay, bizle güneş arasına girip, karanlık yüzünün yarısı

bize dönük olur ve ayın aydınlık yüzeyinin yarısı bize görünmez olur. Şu

halde çakışma budur. Çünkü ay, hızlı gidişiyle güneşi oniki derece kadar

geçip, ondan uzaklaşır. Ayın nurlu yüzünün yarısı, bir miktar bize

meyleder. Onun bize bir tarafı görünür. İşte hilâl budur. Bu, gizlenmeden

bir gün sonra olur. Zira ki ay, bir gün bir gecede, onüç derece kadar

hareket eder. Güneş te bu müddet içinde bir derece kadar gider. Böylece ay,

güneşten her gün oniki derece kadar uzaklaşır. Hilalden sonra ay, güneşten

gün gün onikişer derece uzaklaştıkça, ayın güneşe uzak olan batı tarafından

aydınlık yarısının bize eğimi fazla olur. İşte fazlalaşma budur. Bundan

sonra ay, güneşten uzaklaştıkça, ayın güneşe uzak olan batı tarafından

aydınlık yarısının bize eğimi fazla olur. İşte fazlalaşma budur. Bundan

sonra ay, güneşten uzaklaştıkça, ışığı her gece bize nispetle fazla olup,

döndürür. İlk defa üç burç kadar güneşten uzaklaştıkça, ayın nurlu yüzünün

yarısı görünür. İşte bu ilk dördündür. Bundan sonra güneşten uzaklaşmaya,

altı burç kadar yol aldıkta; ay, güneşe karşı olmakla, bizler ikisinin

arasında bulunuruz. Aydınlık yüzünün yarısı tamamıyle bize dönük olup, ay

ondört olur. İşte buna, dolunay denir. Bundan sonra ay, güneşi karşısından

ayrıldıkta; son yarısından gün gün güneşe yaklaşması sebebiyle, karanlık

yarısı, batı tarafından yana yine bize meyleder: Bu miktar aydınlık tarafı

da doğu tarafından güneşten yana gider ve bize nispetle karanlığı fazla ve

aydınlığı noksan olur. İşte noksanlık budur. bundan sonra ay, güneşe

yaklaştıkça, karanlığı her gece fazlalaşıp, ikisinin arasında yine

döndürür. Tekrar bize nurlu yüzünün yarısı görünür işte ikinci dördün

budur. Ay, güneşe gün gün yaklaştıkça, karanlığı artıp, nuru azalır. Ta ki

güneşle bir arada tekrar çakışır. Ay, bu durumlarıyla konaklarını katedip,

kâh güneşe karşı, kâh çakışık olmasıyla yaklaşık her yirmidokuzbuçuk günde

bir kere güneşle yakınlaşması ve çakışması olur. "Bu aziz ve alîm olan

Allah'ın takdiridir." (36/38) Kadîm, kâdir, hakîm ve yaratıcı olan Allah

münezzehtir.

SuFi
05-03-2009, 15:05
Beşinci Madde



Güneş ve ay tutulmalarını; ayla doruğu arasına güneşin girmesini; ayın

doruk, etek, tepe ve kuyruk noktalarının hareketini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Bu ay küresi, kesif ve

karanlık olduğundandır ki, güneşle bir araya gelmesi vaktinde, eğilimli

feleğinden hâsıl olan tepe ve kuyruk düğümleri yanında, burçlar kuşağında

güneşin yoluna rastlasa; ayın cismi bizimle güneş arasında bulunup,

ışığının tamamını veya bir kısmını bizden örter. Şu halde güneş tutulması

budur. Ve güneşin yüzünde o vakit ortaya çıkan siyahlık, ayın cisminin

rengidir. Tutulma sırasında güneşin siyahlığı batı tarafından başlar. Zira

ki, ayın batıya yönelik hareketi, güneşin batıya yönelik hareketinden daha

hızlı olduğundan; ay batıdan gelip, güneşe erişip, araya girer. Bundan

sonra güneşi geçtikçe, gidişinin süratinden, güneş yine batı tarafından

parlamaya başlar. Bu kararma (ayın gölgesinden meydana geldiğindendir ki,

güneş tutulması sürekli olarak, ayla çakışması durumuna mahsus olup, sair

durumlarda asla bulunmamıştır.

Ay tutulmasının açıklanması budur ki: Eğer ay küresinin tepe ve kuyruk

düğümleri, burçlar kuşağından iki cüzün karşısı yanında, yani bu hizalarda

güneş ile karşılıklı olsa; yerküre ikisinin arasına girip, ayın güneşe

dönük olan yüzüne yerin gölgesinin düştüğü kadarına ulaşamayıp; ay aslî

karanlığı üzere kalır. İşte ay tutulması budur. Ayın kararması ve parlamaya

başlaması ilk doğu tarafından ortaya çıkar. Zira ki, güneşin doğuya yönelik

hareketiyle hareket eden dünyanın koni gölgesinin batı tarafına, ayın

batıya yönelik hareketiyle batı tarafından ulaşıp; ayın önce doğu tarafı

gölgeye dahil olup, önce o taraf tutulur. Ayın önce doğu tarafı karanlıktan

çıkıp yine önce o taraf parlar. Bu durum yerin gölgesinden dolayıdır ki, ay

tutulması sürekli bedir ve dolunay haline mahsustur. Başka zamanlarda asla

tutulma olmamıştır. Yine güneşe kıyasla aya ârız olan durumların biri budur

ki: Güneş orta hareketiyle hareket ettikçe, ayın doruğuyla, döndürücüsünün

merkezi arasında ebediyen tavassut eyler. Zira ki, ayı döndürücüsünün

merkezi kendi doruğundayken, güneşin merkeziyle, burçlar feleğinden bir

nokta yanında çakışsalar, bundan sonra o noktadan ayın kuyruk düğümüyle

eğilimli feleğinin burçlar sırasına uymayan hareketleriyle ayın doruğu,

doğudan batıya ve döndürücünün merkezi o noktadan burçlar sırası üzere

batıdan doğuya hareket ederler. Güneş dahi aynı sıra üzere batıdan doğuya

hareket eder. Ezelî takdirle o iki hareket, ayın doruğu ile batıya

döndücürü feleğinin merkezinin hareketiyle doğuya öyle bir tarz ve tavır

üzere hareket ederler ki, ebediyen güneş, ikisi arasında aracı bulunur. Bu

tavassuttan lâzım gelir ki, ayın döndürücüsünün merkezi, güneş ile iki

dördün vaktinde kendi eteğinde buluna. Güneşle bir araya gelme vakitlerinde

ay, kendi doruğunda buluna. Şu halde ayın döndürücü feleğin merkezi,

vasatî her dönüşünde iki defa doruğuna yükselip, iki kere eteğine iner.

"Bu, aziz ve alim olan Allah'ın takdiridir." Ayın doruk ve etek noktaları

eğilimli feleğiyle; tee ve kuyruk düğümleri mümessil feleğiyle hareket

ettirildiklerinden, sair doruklar ve etekler gibi, burçlar feleğinde

yerleri belirli değildir. Eğilimli ve mümessil feleğin hareketleriyle

seyyar ve dönücüdürler.

SuFi
05-03-2009, 15:06
Altıncı Madde


Ayın tabiat ve sıfatlarını, cisminin miktarını ve feleğinin uzaklığını

bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, müneccimler sözbirliğiyle demişlerdir ki: Bu ay

yıldızının tabiatı, itidal üzere soğuk ve rutubetli olup, gece dişisi

bulunmuştur. Orta kutlu nâmıyle isimlendirilmiştir. Ayın vasıfları: Zaaf,

acz, hıfz, cehl, hakaret, acele, nemime, ihbar, deliller, hareket ve ses

bulunmuştur. Ayın tali bulunduğu menilerde bu vasıflar gözlenmiştir. Ay,

pazartesi günü ve cuma gecesine hâkim bulunuştur. Şu halde o günün ve bu

gecenin evvelki saatleri bulan nispet kılınmıştır.

Ay yıldızının cisminin miktarında, mümessil ve eğilimli feleklerinin uzaklık

mesafelerinde rasatçılar, matematikçiler ve geometriciler ittifak üzere

demişlerdir ki: Ayın mümessil feleğinin yumru yüzeyinin, âlemin merkezinden

uzaklığı mesafesi, yaklaşık seksenyedibin beşyüzyirmidört fersah

ölçülmüştür. Bu feleğin çukur yüziyinin âlemin merkezinden uzaklık

mesafesi, yaklaşık seksenikibin beşyüzkırkaltı fersah heap kılınmıştır.

Mümessil feleğin kalınlığı, yaklaşık dörtbin dokuzyüz yetmişsekiz fersah

bulunmuştur. Ayın eğilimli feleğinin yumru yüzeyinin âlemin merkezinden

uzaklık mesafesi, yaklaşık seksenikibin beşyüzkırkaltı fersah

ölçülmüştür.Bu feleğin çukur yüzeyinin uzaklığı, yaklaşık kırküçbin

yüzdoksansekiz fersah hesap kılınmıştır. Eğer bu hesaplanmış mesafeden

yerin yarıçapı çıkarılsa ki, o binikiyüz yetmişiki fersahtı. Şu halde

yeryüzünün her tarafından ayın feleğine varıncaya değin gökle yer arasındaki

hakiki uzaklık, kırkbirbin dokuzyüzyirmialtı fersah kalır ki, yaklaşık

yerin yarıçapının otuziki katı yüksekliktir. Bu mesafedir ki, oluşum ve

bozuşum âleminin değişikliğe uğrayan eşyasıdır. Unsurlar ve bileşikler

mekanı; atmosferin ve gök boşluğunun ahillidir. Suret ve şehadet âlemi ve

daracık dünya evidir.

Ayın eğilimli feleğinin kalınlığı, yaklaşık otuzdokuzbin üçyüzkırksekiz

fersah bulunmuştur. Ay küresinin cismi ise, yerkürenin yaklaşık kırkikide

biri olup; açıklanan yıldızların ve feleklerin uzaklıkları ve cisimleri,

dörtlü orantıyle rasatçılarla belirlenip, nice hesabî delillerle, geometrik

bürhanlarla ve aklî tecrübelerle hepsi ispat olunmuştur.

1. kitapta açıklanan genel islamî bilgilerde, yerlerin ve göklerin

cisimlerini uzaklığını beşyüz yıllık yol ile tariften murat, sayı

belirlemesi değildir ki ölçü itibar oluna; belki bu, büyüklüklerinde

mübalağadan kinayedir. Zira ki, Allah'ın kudreti sonsuzdur. Mülkünde olanı

en iyi Allah bilir.

SuFi
05-03-2009, 15:08
18-BÖLÜM:


ONUNCU BÖLÜM



Ayın, Allah'ın kudretiyle, tesirlerini ve burçlar itibariyle hallerini,

yedi gezegenin tesirli saatlerini, feleklerin sayılarını, seslerini ve

nağmelerini, merkezlerini hareketleriyle dairelerin meydana gelişlerini,

esiri cisimlerin tesirlerinin başlangıçlarını beş madde ile açıklar.

Birinci Madde


Ayın, Allah'ın kudretiyle tesirlerini bildirir.



Ey azizi, malûm olsun ki, filozoflar sözbirliğiyle demişlerdir ki: Kadir ve

aziz olan Allah'ın takdiri ile yüksek cisimlerin mertebelerine göre, alçak

cisimlere çeşitli tesirleri vardır. Güneşi en fazla tesiri, sıcaklığı ile

olduğu gibi, ayın dahi en fazla tesiri, rutubeti iledir. Allah, bu aya,

kendi kudreti ile nice özellikler bahşetmiştir. Bunlardan biri, ay deniz

ufkundan doğar. Deniz suyu onunla med olup sahiline yükselir. Ay, denizdeki

gün yarısına geldiğinde denizin meddi bitip, Ay, gün yarısı dairesinden

indiğinde denizin suyu sahilleride cezr olup çekilir. Ay, deniz ufkuna

ininceye kadar cezr devam eder. Ay, ufuktan indiğinde cezr de nihayet

bulur. Şu halde med ve cezr bu minval üzere olur. Ayın özelliklerindendir

ki, ayın artışı zamanında yani ayın ilkyarısında sıcaklık ve rutubet çok

olup kanın kabarmasıyle dolan insan ve hayvan bedenleri kuvvet bulur.

Dolunaydan sonra yani ayın ikinci yarısında kuruluk ve soğukluğun çoğalması

ile dört unsurun karışımı bedenlerde bulunduğundan kanın kabarması azalıp,

büyüme ve gelişme az olur. İnsan ve hayvan bedelleri zaaf bulur. ayın

özelliklerindendir ki, ayın ilk yarısında hasta olanların bedelleri kuvvetli

bulunup, çoğunun hastalığı defolur. Ayın ikinci yarısında hasta olanların

bedenleri zayıf olup, hastalıkları çoğalır. Ayın özelliklerindendir ki,

ayın nurunun çoğaldığı günlerde ruh sahiplerinin beyin dokuları ziyade

olup, ayın nurunun azıldığı günlerde beyin dokuları dahi azalır. Ayın

özelliklerindendir ki, aylı gecede insan aya karşı uyusa veya çok otursa

bedenine gevşeme ve tembellik gelip baş ağrısı ve nezle olur. Ayın

özelliklerindendir ki, aylı gecede hayvan eti kalsa az zamanda tadı ve

kokusu değişir. Ayın özelliklerindendir ki, ayın nurunun çoğaldığı günlerde

nehirlerde ve denizlerde balıklar yağlı olup suyun yüzüne çıkarlar. Ayın

nurunun azıldığı günlerde balıklar zayıf olup suyun dibine giderler. Ayın

özelliklerindendir ki, ayın ilk yarısında yerdeki haşereler yeryüzüne çıkar

ve çoğalır. Yırtıcı hayvanlar ceset yemeye çok hırslı olur. Ayın ikinci

yarısında haşerele ve yırtıcı hayvanla aksi hareket ederler. ayın

özelliklerindendir ki ayı ilk yarısında dikilen ağaçlar fazla uzar ve

gelişir. İkinci yarısında dikilenle zayıf olur veya kurur. Ayın

özelliklerindendir ki, ayın ilk yarısında bütün meyveler, çiçekler, otlar,

bitkiler fazla büyür ve gelişir, renkleri ziyade olur. Ayın

özelliklerindendir ki, ayın ilk yarısında kamış, keten, bitki gibi şeylerin

kurusu üzerine ayın ışığı düşse hemen çürüyüp parçalanır. Ayın ikinci

yarısında bu durum az olur. Ayın özelliklerindendir ki, ay küresi ayna

gibi yer ve su küresine dönük bulunduğu için deniz ve karanın adaları ve

sahilleri gemileri, dalgaları, dağları, vadileri, köyleri ve şehirleri

bütün şekil ve rengi ile şahıs ve kurumları ile bize aksettirip gösterir.

Rasatçılar o aynada yerin yüzünü tamamen seyrederler. Lâkin o saf ayna

bizden çok uzak olduğundan eşyanın şekilleri teşhis olunmayıp, ayın yüzü bu

akisler ile bulanık görülür ki, ona ay lekeleri derler.

Diğer gezegenlerin sayılan sıfatlarının özel saatlerde canlılara ve

cansızlara gizli tesirleri; açıklanan güneş ve ayın tesirlerine kıyas

olunmuştur. Halbuki âlemin bütün cüzlerinde hakiki müessir ancak hak Taâlâ

bilinmiştir. Bu felekler, yıldızlar ve tabiatlar dolap, âlet ve hayaller

misali bulunmuştur. Bu durum alır fikretmek ve düşünmek, Allah'ı tanımaya

vesile olmak için ve hepsini insanda bulmak için yıldızların ve feleklerin

durum alır bu Marifetnâme'de bu miktarca açıklanarak yazılmıştır.

NAZM

Hamd o Allah'a ki yektadır ol

Dahi dâna ve tüvânâdır ol

Ona mahsus ve müsellemdir hem

Mû be mû cümle umur-u âlem

Mutasarrıf odur eşyaya tamam

Ne havas arada her giz ne avam

SuFi
05-03-2009, 15:11
İkinci Madde



Ay yıldızının burçlar itibari ile olan özellikleri ve ihtiyarlarını

bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, müneccimler, ayın her burç ile başka bir tesirini

tecrübe ettiklerini takvim ile yazmışlardır. Şimdi o takvimi, bundan önce

Türkçe olarak nazmetmiş iken o manzumemizi buraya yazmak münasip

görülmüştür.

NAZM

Bismike Allahümme yâ emine'l-hutar

İbtede'nâ bi ihtiyarhât'il-kamer

Hamd lillah çok salât ve çok selâm

Ol Resul ve âll ü suhhune müdam

Badehü der Hakkı bilgil ey beğim

Ehl-i hey'et kavlidir bu dediğim

Çâr unsur üzeer çarh-ı kürrât

Kaplamış birbirin sık tabakât

Pes besal misli olur mecmuu top

Merkez-i arz olmuş esgal-i cezûb

Ol vasattır merkez-i âlem heman

Her cihetten esgal ol nokta nihan

Çarh-ı a'zam kim muhit-i cümledir

Cüm-ı atlastır deyme encümledir

Her cihetten o mahdud fevktir

Günde bir devr etmede bir şevkdir

Kim yirmidört saatte müdam

Şarkdan garba eder devrin tamam

Hem içinde olan eflâkı bile

Döndürür kendiyle şarkî garb ile

Gece gündüz her tulu ve her gurub

Kutb-u âlem üzre devrinden olup

Çarh-ı sâminde oniki burç bil

Mıtıkada her birin sî sehm kıl

Hep sevabitle ol olmuş muhteşem

Kutb-u âlemden cüda kutb üzre hem

Garbdan şarka döner âhestece

Olsa yetmiş yıl gider bir derece

Garbdan şarka zühal dahi gider

O iki burcu otuz yıl kateder

Müşteri hem garbdan şarka gider

Oniki yılda heman bir devr eder

Garbdan merih hem deveran eder

Bir yıl onbir ayda bir devre gider

Çarh-ı sâmin kutbu doğrusunda tam

Şems hem çarhıyle devr eyler müdam

Garbdan şarka güneş dahi gider

yılda bir oniki burcu kat' eder

Yılda bir hem çarh-ı zühre ydevr eder

Garbdan şarka utarit hem gider

Cümlenin tahtındadır devr-i kamer

Sürat üzre kendi çarhıyle döner

Gardan şarka dahi ay devr eder

Devresin yirmisekiz günde gider

Çarh-ı sâmin oniki kısm olunur

San kavun oniki dilim bulunur

Her kısım bir burc adıyla asl olur

Kevn her üçünde ike bir fasl olur

Çün hamel sevr ile cevzâdır bahar

Fasl-ı yay sertan esed sünbüe dâr

Fasl-ı güz mizan ve akreb gas tut

Hem şitadır burc-u cedî ve delv ve hut

Oniki burc oniki aydıry müdam

Rum ayın otuz gün akdem bil tamam

Bu buruca etmeden tahvil gün

On gün akdem rum ayın başla bütün

Bil bahar âzar nisan ve eyâr

Yaz haziran temmuz tabah-ı hâr

Hem harîf eylal ve teşrinin nâm

Kış dü kanun ve şubat olmuş tamam

Bil her ayda hangi burca gün gider

Her ayın kaçında gün tahvil eder

Mâh-ı âzar ol fasl-ı bahar

Olmuş eyyamı otuzbir gün nehar

Onbirinci gün güneş tahvil eder

Hem hamek burcunda otuz gün gider

Ol burc-u hamel nevruz olur

Pes beraber ol şibih ol ruz olur

Mah-ı nisan evsat-ı fasl-ı rebi'

Olmuş eyyamı otuz gün ey şeci'

Aşırında şems hem tahvil eder

Burc-u sevr içre otuçbir gün gider

Mah-ı mayıs ahir-i fasl-ı bahar

Olmuş eyyamı otuzbir gün nehar

On birinci gün güneş tahvil eder

Hem hamek burcunda otuz gün gider

Ol burc-u hamel nevruz olur

Pes beraber ol şibih ol ruz olur

Mah-ı nisan evsat-ı fasl-ı rebi'

Olmuş eyyamı otuz gün ey şeci'

Aşırında şems hem tahvil eder

Burc-u sevr içre otuzbir gün gider

Mah-ı mayus ahir-i fasl-ı bahar

Bil otuzbirdir ona leyl ve nehar

Onbirinci gün güneş tahvil eder

Burc-u cevzada otuzbir gün gider

Bil haziran ol sayf ey beşer

Hem otuz gün on içinde gün döner

Onbirinde şems hem tahvil eder

Seretan burcun otuzbir gün geçer

Mah-ı temmuz evsat-ı sayf ey hümam

Olmuş eyyamı otuzbir gün tamam

Onikinci günü gün tahvil eder

Hem esed burcun otuzbir gün keser

Bil ağustos ahir-i sayf ol zaman

Olmuş eyyamı otuzbir gün heman

Onikisine güneş tahvil eder.

Sünbüle burcun otuzbir gün geçer

Mah-ı eylül evvel-i fasl-ı harif

Olmuş eyyamı otuz gün ey zarif

Onikinci gün güneş tahvil eder

Burc-u mizan içre otuz gün gider

Burc-u mizan evveline gelse gün

O geceye hem beraberdir o gün

Mah-ı teşrin ol evsattır güze

Ermiş eyyamı otuzbir gündüze

Onikinci gün güneş tahvil eder

Burc-u akrebden otuz günde gider

Bil güzün teşrin-i sâni âhiri

Ol otuz gündür tamam ol mahrî

Onbirinde güneş hem tahvil eder

Burc-u kavs içine otuz gün gider

Mah-ı kanun ol fas-ı şita

Hem otuzbir gün anı bil ey fetâ

Onbirinde burc-u cediye gün gelir

Rebinin evveli ol gün olur

Gün döner uzanmayı şebden alır burc-u

Gedî içre gün otuz gün kalır

Evsatı kanun-u sânidir kışın

Hem otuzbir gündür anı sayışın

Aşırinde burc-u delve gün gider

Hem otuz günde o burcu kat' eder

Bil kışın sonu şubatı gücük ay

Üç yirmisekiz gün rebi say

Sal-ı râbi dört rubu' bir gün olur

Pes şubat yirmidokuzu bulur

Tasiinde burc-u huta gün gider

Hem otuz günde o yburcu seyr eder

Çün hamel burcunda gün firuz olur

Bil tamam olup yine nevruz olur

İbtiday,ı sal şemsi mart bil

Hem şuhur-u rumî istihrac kıl

Lafz-ı ebced hevvez olmuş heft harf

Her biri bir aya mahsu oldu zarf

Mart hâ ebril elf cim mayıs al

Ve o haziran hemze temmuz âb dal

Za'dır eylül ve dü teşrin ba ve ha

Hem kanun za cim eşşbat ve o şeha

Hıfz et ebced ve zevabid hevvez beced

Hez ebced hevvez hüve ile ad

Kim bu yirmisekiz harfin geri

Harf-ı bâzâr ola her yılda biri

Bil yüzaltmışaltıdır tarih-i sal

Marttadır bâzâr ebced lafzında dal

Ertesi sal ol bâzâr ha'ya gider

Hem bu tertib üzre daim devr eder

Olsa âzerle muharrem bir o yıl

Sal tedahül ede bir ysa tarh kıl

Kim otuzüç yıl otuzüç mark olur

Sal muharremle otuzdördü bulur

Gel dilerysen şehr-i rumun gurresin

Harfini cem et hazâr harfiyle hîn

İbtida hafta durur yevm-i ahad

Başla ol mecmuu bundan eyle ad

iki haftadan ne gün gâyet bulur

Gurresi ol ayn ol günden olur

Çün muharremdir Arabda res-i sal

Gurre-i şehri kamerdir hem hilâl

Za muharrem ba safer ha'dır âd

Dü rebia ve o elifdir dü cemad

Ba receb şaban dal ha ramazan

Za'yı şevval ka'de elf cim hicce dân

Heşt harf oldu ehec zedbud heman

Her biridiry bir sene hâkim olan

Binyüzaltmışaltıya çün geldi sal

Hâkim sal ol muharrem oldu dal

Ertesi yıl hâkim-i saldır elif

Devr-i daimdir hiç olmaz muhtelif

Bilmek istersen hilal ne gündür ol

Harini hâkimle cem et gurre bul

Gurre-i şehr-i hilali hem tamam

İki hafta günlerinde bul ümdam

İbtida şemsin mekanın bulasın

Ta buruc-u mâhı andan bilesin

Bir derece gün gider her gün heman

Ay gider onüç derece ol zaman

Ay günü her gün oniki derece

Çün geçer böyle hesap et her gece

Pes şuhur-u rumdan bil şemse ay

Kaç gece geçmiş hilal ol mahı say

Ta ki malum ola andan cay-ı mah

Maha ne burcun kaçıdır seyrgâh

Anda iken meh ne iştir ihtiyar

Kim ayın her burcda bir hükmü var

Ya ayın geçmiş şebin tazif kıl

Beş aded hem zam edib kaç oldu bil

ol aded kaç kere beş olduysa say

Kangı burc olmuş dahi bil şemse ay

Şemsden başla beşer her burca ver

Baştan azı sayma burc-u maha er

Çün hamel burcunda hoş bulunsa ay

Her işi bede' etmeği sen yahşi say

Gelse bur-u sevre tezvic ve nikâh

Kıl ticaret hem bina hayr ve salah

Gelse meh cevzâya kat eyle siyab

İlm oku hem al akar ve al devvab

Seretana hoştur irsal-i haber

Şurb-i müshil yahşidiry nakl ve sefer

Meh esedde arz-ı hâcet yahşidir

Zür' ve tamir ve hacamat yahşidir

Sünbüle burcunda olsa key cedîd

Sohbet-i nisvan münasib al abîd

Gelse meh mizana kıl bey' ve şira

Eyle sohbet dinle lehan iç deva

Burc-u akrebde gerek tuhr ve ifaf

Uzlet ve semt ve firag ve itikâf

Kıl hacamat gelse burc-u kavse ay

Lebs ve istihmam ve halkı yahşi say

Gelse burc-u cedîye kıl sayd ve şikâr

Hufr âbar ve ziraat eyle kâr

Gele burc-u delve hoştur kevb

Vaz'-ı bünyad duhul-ü belde hûb

Huta gelse eyle deryada sefer

Ahd ve şirkettir ticaret-u muteber

Binyüz altmışaltı tarihinde tam

Buldu yüz beyt içre takvim ihtitam

Hakkı ettin ihtiyârâtı beyan

Hakka her halde tevekkül kıl heman

Alem,i ecsâmı çün buldun hayal

Alem-i ervaha gel hoş bunda kal.

(Tehlikelerden emin eden Allah'ın ismiyle ayın ihtiyarlarına başladık. Hamd

Allah için, çok salat ve çok selam Resule, aline ve ashabına olsun sürekli

Ehl-i heyet: astronomlar. Kavl: Söz. Çâr: Dört. Kürrat: Küreler. Besal:

Soğan. Esgal: Ağırlık. Muhit: Kuşatıcı. Fevk: Üst . Sâmin: Sekizinci. Si-

ise: Altı: sevabit: Sabitler. Çarh: Felek. Şems: Güneş. Azer: Mart. Eyyar:

Mayıs. Tabah-ı hâr: Ağustos. Harif: Sonbahar. Dü: İki. Near: Gündüz. Hamel:

Koç. Sevr: Boğa. Cevza: İkizler. Seretan: Yengeç. Esed: Arslan. Sünbüle:

Başak. Mizan: Terazi. Gavs: Yay. Cedî: Oğlak. Delv: Kova. Hut: Balık. Fasl-

ı rebi': İlkbahar. Aşır: Ounncu. Leyl: Gece. Sayf: Yaz. Fasl,ı harif:

Sonbahar. Fasl-ı şita: Kış. Şeb: Gece. Sal: Yıl. Râbi: Dördüncü. Şuhur:

Aylar. Tedahül: Geçme. Tarh: Çıkarma. Gurre: Ayın ilk on günü. Yevm-i ahad:

Pazartesi. Res-i sal: Sene başı. Cay: Yer. Mah: Ay. Bede': Başlama. Siyab:

Elbise. Devvab: Hayvan. İrsal: Gönderme. Şürb: İçeki. Zür': Ziraat. Nisvan:

Kadınlar. Bey' ve şira: Alış-veriş. Samt: Susma. Lebs: Giyim. İstihmam:

Hamam. Sayd: Av. Şikâr: Avlanma. hufr âbâr: Kuyular kazmak. Vaz'-ı bünyad:

Binalar yapmak. Duhul: Girmek.)

SuFi
05-03-2009, 15:14
Üçüncü Madde



Yedi gezegenin birbirine nispetle benzerliklerine ve yeryüzünde âfâk

itibariyle tesir saatlerini bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, ibret alanlar ve hayret edenler demişlerdir ki: Bu

âlem, misli görülmemiş ne şaşırtıcı bir icattır! Bu felekler ne garib sanat

ve hikmettir! Bu cihanı tanzim, ne nihayetsiz kudret ve azamettir. Hakim ve

yaratıcı her şeyden münezzehtir. Bu yıldızları ve felekleri, bu görüntü ve

tertip üzere yaratan Allah Taâlâ'ya nice yüzbin kenre hamd ve senalar olsun

ki, bizlere lütuf ve inayet edip, güneşi gezegenler ortasına koymuştur ki,

yeryüzüne itidal üzere hayat bahş eder. Eğer güneş, bu tesiriyle, ay

feleğinde olsaydı, sıcaklığının şiddetinden yeryüzü yanardı. Eğer burçlar

feleğinde olsaydı, soğuğun şiddetiyle tabiatlar bozulurdu. Şu halde yedi

gezegen ortasında cihan sultanı ve öteki gezegenler ona asker ve yardımcı

olmuştur. Ay vezir, utarip kâtip, zühre sâzende, merih asker, müşteri kadı,

zühal hazinedâr benzeridirler.

Burada bulunan samanyoluna, Kâbe yolu derler. Araplar: Gök kandili,

yıldızlar anası ve Acemler: Kehkeşan derler. Bunun hakikati, burçlar

geleğinde anlatılan altıncı değerin en küçüklerinden olan sabit

yıldızlardır. Bunlar, birbirine yakın olduklarından, birbirine temas edip,

beyaz bulutlar gibi görünmüştür. Lakin bu yolun, gece evvelinde bir başı

güneyde, bir başı kuzeyde bulunup; gece yarısında güney başı batıya ve kuzey

başı doğuya varıp; gecenin sonunda batı başı kuzey ve doğu başı güney olup,

bize nispetle değirmen gibi dönmesinin hakikatinde akıllar hayrette

kalmıştır. Gerçi bu konuda çok şey söylenmiştir. Mülkünde olanların

hakikatlerini Allah daha iyi bilir. Fakat yedi gezegen yıldızın,

yeryüzünde, ufuklarda, saat be saat nöbete olan tesir saatlerini, bu

tarihten önce tabir ve beyan eylediğimiz Türkçe manzume, bu makama münasip

görülüp yazılmıştır.

NAZM

Hüda'ya şükür kim halk etti bunca encüm ve eflak

Salat ol dostuna olsun ki şanında demiş "lavlak"

Ve bade Hakkı der lim-i felek sırrın ayan ettim

Otuz beyt içre nahs ve sa'd sââtı beyan ettim

İki âlemde bir bildim müessir zât-ı Mevlayı

Veli rabt eylemiş esbaba ednâyı hem a'lâyı

Eğer bilmek dilersen olduğun saat ne saattir

Ne kevkeb hükm eder ol dem nehûset ya saadettir

Yedi gece yedi gün gün batıb doğduğu ân içre

Yedi seyyareden bul kangı hâkimdir zaman içre

Ki her gün haftadan her gece bir seyyarenindir kim

O eb ol ruzun evvel saatinde hem odur hâkim

Heman hıfz et yedi lafzını yedi gün ybil yedi kevkeb

Edes biyr çahh deld hesi ve reh zühaldir hep

Evail-i harf için hevvez olmuş hafta eyyamı

Huruf-u sâniye şeb-i sâlise gün hâkimi nâmı

Şeb-i pazar utarit ertesi müşteri talib

Şeb-i se şebneye zühre zühal çarşamba şeş gâlip

Hamîs akşamı şems ve cuma akşamında meh şâmil

Şeb-i sebt oldu merih ol huruf-u sâniye kâmil

Pazar şems ertesi meh salı merih erbaaya tîr

Hamîse müşteri cumaya zühreye sebte keyyân-ı mîr

Yedi lafz içre şeb hem ruz-u evâil saatinden al

Yukarıdan yedi seyyareyi tertib ie say gel

Zühalden müşteri merih ve şems ve zühreye hoş yet

Utaritle kamerden geç bu tertib üzre hem devr et

Birer saat hükümetle olur seyyareler kaim

Gecedir oniki saat gündüz hem oniki daim

Gece gündüz yirmidört olur ysaat ki sânîdir

Değildir müstevî bunda murad ancak zamanîdir

Zamanî ysaatin miktarı artar eksilir bile

Adedle muhtellif olmaz şeb ve rûz tûl ve kasr ile

Neharın kavsini hem onikiye kısmet kıl

Bu saatin iri daim ona nısf-ı südüsdür bil

Şeb ve rûz tûl ve kasr ile kıyas et saati böyle

Tulu ve hem gurubun geçmişin bul hoş hesab eyle

Geçen saati bul zulemden ya rubu öğren ya üstürlab

Gaymde yapma saati bu saatten zamanı ya

Zamanî saati beraber yedi seyyareye ver gil

Ne kevkeb olduğu vakte gelirse hâkim anı bil

Zühaldir nahs-ı ekber saati hem ağır olurmuş

Mekânı çarh-ı sâbidir bina yap başlama hiç iş

Mübarek müşteridir su'd-u ekber saatin hoş bil

Nakl ü bey' ve şira tezvic edip her şuğula ol mail

Cihan-ı merihe mahkum oluğu ysaat hiç iş etme

Çün oldur nahs-ı asgar pes kan aldır kimseye gitme

Mübarek şems hükmünde taleb kıl cümle yârânı

Mekanı çarh-ı râbidir ziyaret eyle sultanı

Çün zühre su'd-u asgardır o saat ictima eyle

Müferreh sohbet et hoş söz güzel savt istima eyle

Utarit müntezicdir ol zaman yaz nüsha hem mektub

Kitab oku okut nakş et hesab etek olur mergub

Kamer su'd oldu bu gökte o saatte sefer hoştur

Ticaret şirket ve irsal-i mektub ve haber hoştur

Yedi seyare ahkâmı bu tertib üzere kanundur

Gel ey Hakkı bil ol Hak'kı ki cümle hükm anındır

Kamu nahsi kau su'du kamu şerri kamu hayrı

Hep edib eyleyen Hak'dır bir anı bil unut gayri

Ko üç mevlidi dört ümmü yedi âbâî ne tâkı

Kamusu hâlik ve fâni hüve'l-hayyü hüve'l-bakî

(Hüda'ya şükür ki bunca yıldızlar ve felekler yarattı. Salat o peygambere

olsun ki, şanında "Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım" demiş. Sonra Hakkı,

felek ilminin ırrını açıkladım, dery. Otuz eyt içre uğursuz ve kutlu

saatlerini açıkladım. İki âlemde Mevla'nın zatını müessir bildim. Evet,

alçağı ve yükseği sebeblere bağlamış. Eğer olduğun saat ne saattir bilmek

dilersen, o dem ne yıldız hükmeder, uğursuz ya saadettir? Yedi gece yedi

gün batıp doğduğu an içre, yedi gezegenden bil hangisi hâkimdir zaman içre.

Haftadan her gün bir gezegenindir ki, o gece ve güdüzün ilk saatinde odur

hâkim. Hemen ezberle yedi lafzını, yedi gün bil yedi yıldız. pazar gecesi

utarid, ertesi güne müşteri talip. Salı gecesine zühre, çarşamba zühal

galip. Perşembe akşamı güneş, cuma akşamında da ay. Cumartesi gecesi merih.

Pazar güneş, ertesi ay, salı merih, çarşamba utarit, perşembe müşteri, cuma

zühre, cumartesi zühal. Yed ilafz içre günün ilk saatlerini al. Yukarıdan

yedi gezegeni tertip ile say. Zühalden müşeri, merih ve güneş ve zühreye

gel. Utaritle aydan geç. Bu tertip üzere devr et. Birer saat hükümetle

gezegenler kaim olur. Gece oniki saat, gündüz de daiim oniki saat. Gece ve

gündüz yirmidör olur. Bunda eşitleme yesas değil, zaman esastır. Zaman

saatinin miktarı da artar eksilir. Sayıyla muhtelif olmaz gece ve gündüz.

Uzatma ve kısaltma ile günün yayını da onikiye böl. Bu saatin her biri ona

altıda birin yarısıdır bil. Gece ve gündüz uzama ve kısaltma ile kıyas et

saati böyle. Doğuş ve her batışın geçmişini ubl hoş hesap eyle. Geçen saati

bul karanlıktan ya rubu öğren ya üstürlab. Gaymde yapma saati bu saatten

zamanı yap. Zamanî saatle birlik yedi gezegene var gil. Hangi yıldız,

olduğun vakte gelirse hâkim onu bil. Zühaldir başlama hiç iş. Mübarek

müşteridir büyük saadet, saatini hoş bul. Nakl, alış-veriş ve nikah edip,

her şuğula meyyal ol. Cihan, merihe mahkum olduğu saat, hiç iş etme. Çünkü

küçük uğursuz odur. Şu halde ka aldır, kimseye gitme. Mübarek güneş

hükmünde iste bütün dostları. Yeri dördüncü felektir, sultanı ziyaret eyle.

Zühre küçük saadettir, o saat topla, sohbet et, hoş söz, güzel ses dinle.

Utarit, mümtezictir, o zaman nüsha ve mektup yaz. Kitap oku, okut, nakş et,

hesap etmek rağbet olunur. ay saadet oldu bu gökte, o saatte sefer hoştur.

Ticaret, şirket, mektup ve haber gönderme hoştur. Yedi gezegen hükümleri bu

tertip üzere kanundur. Gel ey Hakkı, bil o Hak'kı ki bütün hükm onundur.

Kamu uğursuzu, kamu saadeti, kamu şerri, kamu hayrı hep edip eyleyen

Hak'tır. Bir onu bil, gayriyi unut. Üç bileşiği, dört anayı, yedi babaları

bırak. Hepsi yaratık ve geçici. Yalnız Allah diri ve bâkidir.)

SuFi
05-03-2009, 15:15
Dördüncü Madde



Feleklerin sayılarını, seslerini, nağmelerini, merkezlerinin hareketleriyle

meydana gelen itibarî daireleri bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar ve astronomlar sözbirliğiyle demişlerdir

ki: Feleklerin sayısı, yazıldığı üzere; yirmidörttür ki büyük felek,

sabitler feleği, üç yükseğin üçer felekleri, güneşin iki feleği, zührenin

üç feleği, utaridin ve ayın dörder feleği... bu yirmidört felek, birbirini

kuşatıcı ve birbirine teğet bulunup, hareketleri muhtelif olduğundan, her

bir felek başka bir yerden, canfezâ nağmelerle tesbih ve tehlil edip,

sürekli Yaratıcı'nın aşkıyle raks ve deveran ederler. Feleklerin bu

hallerini, rasatçılar âletlerle gözetleyerek işitip temaşa edip, nice

esrarına vâkıf olmuşlardır. Feleklerin seslerini ve nağmelerini

perdeleriyle zab edip; üst ve lat makamları itibariyle ybirbirine

karıştırıp, ruhlar için nice in türlü macun ve lezzetli şerbetler

yapmışlardır. Her bir canfeza makamı, nice derde deva ve nice hastalığa

şifa ve nice tab'a safa ve nice kalbe cila ve nice ruha gıda bulmuşlardır.

Bu ilmi: Ruhanî tıb, ruhanî geometri, ruhanî kuvvet ve musikî bilgisi diye

isimlendirmişlerdir.

NAZM

Musiki hikmete dair fendir

Bilene bilmeyene ruşendir

Nice esrarı var idrak edecek

Pür gelir sinelieri çak edecek

İtibarat ve tekâsim ve füsul

İtiyazat-ı makamat ve usul

Perde ve peşrev ve savt u amel

Kâr ü nakş ü şa'b ü kavl ü gazel

Her biri hikmet ile memludur

Can riyazın suvarır bir sudur

Nağme-i yabis ve hâr ve bârid

Çeşme-i mahz-ı hikemden vârid

Her biri bir maraza nâfidir

Zıddını her birisi dâfidir

Zîr ve belâsı hevadıry amma

Dair olur mu havaız dünya

Hikmeti canda revân muzmardır

Anlamaz lütfunu ol kim kördür

Böylece zevkin eder ehl-i reşad

Eylesin zevkini Allah ziyad

Verir insana hayat-ı tâze

Nağme-i bülbül hoş avâze

Guş kıl nağmesini mürgânın

İktiza eyler ise insanın

Nağme-i şuh hoş âheng-i beşer

Hâh nâ hâh eder insana eser

Nağme bir mantık-ı ruhanidir

Nağmenin lezzeti vicdanidir

Canfezâdır nefs-i insanî

Dilrübadır niğam-ı ruhanî

Eğer hakikiatle olursan sâmi

Olmaz evkat-ı hayatın zâyi

(Musiki, hikmete dair ilimdir; bilene, bilmeyene aydınlıktır. İdrak edecek

nice sırları var. Sineleri çak edecek pür gelir. İtibarlar, fasıllar ve

taksimler, makamların imtiyazları ve usul, perde ve peşrev, ses ve amel, iş

ve nakş, topluluk, söz ve gazel her biri hikmet ile doludur. Can riyazeini

suvarır bir sudur; kuru, sıcak ve soğuk nağme salt hikmet çeşmesinden

vârittir. Her biri hastalığa faydalıdır. Zıddını her birisi defedicidir. Alt

ve üstü havadır ama, havasız dünya döner mi? Hikmeti, canda akan muzmardır.

Kör olan lütfunu anlamaz. Böylece reşat olanlar zevkini eder. allah zevkini

artırsın. İnsana taze hayat verir, bülbül nağmesi ve hoş âvâze. Kuşların

nağmesini dinle. İktiza eyler ise insanın şuh nağmesi, insanın hoş ahengi

ister istemez eder insana eser. nağme, ruhanî bir mantıktır. Nağmenin

lezzeti vicdanîdir. insan nefesi canfezâdır. Ruhanî nağme, dilrübadır. Eğer

hakikatle dinleyici olursan, hayatının zamanları zâyi olmaz.)

Feleklerin çizdiği dairelerin açıklanması budur ki: Gezegenlerin

feleklerinin içlerinde, noktaların dönüşüyle çizilen dairelerden iryisi, o

dairedir ki; güneşin merkezinin hareketinden merkez dışı feleğin çevresi

üzerinde çizilmiştir. Döndürücünün merkezinin hareketlerinden, taşıyıcı

feleklerin çevreleri üzerinde çizilen dairelerdir. Yıldızların merkezlerinin

hareketinden, döndürücü feleklerin çevreleri üzerinde çizilen dairelerdir

ve bu daireler, hangi felekte çizilmişse, o feleğin ismiyle

isimlendirilmiştir. Mesela, güneşin merkezinin hareketinden, merkez dışı

felekleri üzerinde çizilen daireye: Merkez dışı felek denilir. Diğerleri

buna kıyas olunur. Taşıyıcı felekler nâmiyle lakaplanan beşdaire ve ayın

eğilimli feleğinin kuşağı... Bu altı daire âlemi keser farz olunsalar,

mümessil feleklerin ve burçlar feleğini ve büyük feleğin yüzeylerinde

oluşan daireler, burçlar feleğinden eğilimli oldukları için, onlara:

Eğilimli felekler derler. Bu dairelerin isimlendirildiği felekler, yukarıda

açıklandığı üzere, âlemin kutbundan ve burçların kutbundan gayri kutuplar

üzerinde hareket ettiklerinden, bu çizilen daireler dahi burçlar feleğinden

eğilimlidirler. Şu halde, mümessillerin yüzeyleri üzerinde kesişirler. Bu

noktalar, yukarıda belirtilen tepeler ve eteklerdir. İşte feleklerin

suretleri ve daireleri bunlardır.

SuFi
05-03-2009, 18:33
Beşinci Madde


Yedi gezegen yıldızın ve dört keyfiyetin tesirlerinin başlangıçlarını

bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki, kelamcılar demişlerdir ki: O müneccimler ve

tabiatçılar ki, Yaratıcı olan Allah'ı tanımaktan mahrum olmuşlardır. Onların

bütün işleri, yıldızlara ve tabiatlara dayanıp, dalalette kalmışlardır.

Bunların misali o iki karıncadır ki, bir kâğıt üzerinde yürürken bir nakş

ortaya çıkar. O anda karıncanın biri şâd olup, der ki: "İşlerin hakikatinin

kalemden vücuda geldiğine muttali oldum." Bu karınca, en son derecede olan

tabiatçı gibidir ki, bütün tasarrufları, sıcaklığa, soğukluğa, rutubete ve

kuruluğa havale etmiştir. Karıncanın öbürü dahi dikkatle bakıp, görür ki;

kalemin hareketi kendisinden değildir. O, parmakların iradesiyle olmuştur. O

zaman sevinip, önceki karıncaya der ki: "Sen galat etmişsin ve durumun

hakikatini idrakten ırak gitmişsin. Zira ki, işlerin oluşu kalemden

değildir. Belki bütün tasarruflar parmaklardandır. Kalem ise parmaklar

arasında mecbur ve boyun eğmiştir." Bu karınca ise, o müneccim misalidir

ki; işlerin tasarruflarının tümünü yıldızlara isnat yetmiştir. Bilmez ki,

kendi dahi bilmeyip hataya gitmiştir. Zira ki, yıldızlar meleklerin elinde

mecbur ve çaresizdir. Meleklerse, Hak Taâlâ'nın emrine itaatkâr ve boyun

eğicidir. Hepsi onun iradesiyle sâkin ve hareketlidir.

Biçare tabiatçı ki, tasarrufu tabiatlara isnat eylemiştir; o, sözü gerçek

söylemiştir. Zira ki, tabiatların tasarrufta katkısı vardır. Eğer katkısı

olmasaydı tab ilmi bâtı olup, hastalıkların ilâçları gereksiz ve âtıl

olurdu. Halbuki insan anatomisi meşrudu ki, onu öğrenmeye izinliyiz. Şu

halde o tabiatçının hatası ancak budur ki, görüşü zayıf olup, topal eşek

misali o menzilde yatmıştır da orasını bilmemiştir. Tabiatçı dahi hak

Taâlâ'nın yed-u kudretindedir ve tasarrufları onun tesiriyledir.

Biçare müneccim de demiştir ki: Güneş bir yıldızdır ki, âlemde sıcaklık

onunladır. Işık onunladır. Eğer güneş olmasa idi bitkiler ve canlılar

bulunmazdı. Gece ve gündüz fark olunmazdı. Ay bir yıldızdır ki, meyvelerin

lezzeti onunladır. Eğer güneş olmasa idi bitkiler ve canlılar bulunmazdı.

Gece ve gündüz fark olunmazdı. Ay bir yıldızdır ki, meyvelerin lezzeti

onunladır. Gecenin nuru onunladır. Eğe ay olmasa idi çiçeklerde ve

meyvelerde tabii kokular, şaşırtıcı renkler ve lezzetler bulunmazdı.

Hafta, ay ve sene fark olunmazdı. Güneş, sıcak ve kurudur; ay soğuk ve

rutubetlidir Şu halde yıldızlar bu keyfiyetleriyle (nitelik) âlemde

mutasarrıftır. Müneccim bu sözlerinde sâdıktır. ancak şunda yalancıdır ki,

işleri yıldızlara isnat etmiştir. Yıldızlar ise, Hak'kın emriyle bu

tasarruflara yetmiştir. müneccim bunu idrak etmemiştir ki, bütün eşyada

mutasarrıf ve müessir ancak Hak Taâlâ'dır.

Müneccimle tabiatçının ihtilâfları, o iki köre benzer ki; biri filin

hortumunu ve biri ayağını tutmuştur. Biri der ki: Fil, bir oluk gibi

nesnedir. Öbürü der ki: Fil, bir direk gibi nesnedir. Her biri, kendi

tuttuğu uzvun vasfında doğru söylemektedir. Lâkin filin bir uzvuna tamam

fil budur, dediklerinde hata etmişlerdir.

Yıldızların ve tabiatların tesir ve tasarrufta katkıları vardır. Lâkin

tesir ve tasarruf, onlara münhasır ve mahsus değildir, belki yıldızlar ve

tabiatlar, Yaratıcı ve Hakim olan Allah'ın, âletler misali hizmetçileridir.

Mesela bir padişah, bir büyük saray bina edip, onda kendi veziri için bir

özel örş hazırlasa ve o köşkü etrafında bir avlu peyda edip, onda oniki

hücre bina eylese ve her bir hücrede bir nâib nasb eylese; ta ki vezir-i

âzam, içeriden her ne buyurursa onun emrini taşraya tebliğ edeler. O

hücrelerin kapıları üzerinde yedi atlı nakib yani beyler tayin eylese, ta

ki hizmette hazır olalar. Padişahtan vezire ve ondan nâiblere ve onlardan

nakiblere ârit olan emir ve hükümleri taşrada icra kılalar. Taşrada da dört

yaya zâbit koysa, ta ki ellerinde kementler tutup, padişahın emriyle bazı

insanları bağlayıp, dergâha getireler. Bazısını dahi derghahdan reddedip,

süreler. İmdi, bu misalimizde padişahtan murat, âlemlerin rabbi olan

Allah'dır. Büyük saray arş-ı azamdır. Vezir-i azam ilk akıldır. Köşk

kürsüdür ki, vezir-i azamın makamıdır. Avlu sekizinci felektir ki, oniki

burcunda oniki melek vardır. Atlı nakibler yedi gezegendir ki, onlar gece-

gündüz o burçların kapılarını dolaşıp hizmet ederler Yaya zâbitler dört

unsurdur ki, kendi vatanlarından hareket etmezler. Sıcaklık, soğukluk,

rutubet, kuruluk ört kement benzeridir ki, ateş, hava, su ve toprağın

ellerindedir.

Bir kimsenin durumu değişikliğe uğrasa, üzüntü ve gam istilasıyla şaşırıp

kalsa ve dünyadan yüz çevirip, el çekmek zamanı gelse; onu hakkına tabib

der ki: Buna sevda hastalığı üstün gelmiştir, malihülya illetini bulmuştur.

Bunu etimon şerbeti ile ilaçlamak lazımdır. Tabiatçı dahi der ki: Bunun

hastalığı, tabiatına kuruluk üstün geldiğindendir ki dimağı üzere istila

etmiştir. Tabiatının kuruluğuna sebeb kış havasıdır. Bahar gelip, rutubet

havası üstün olmadıkça buna ilaç olmaz. Müneccim de der ki: Buna, sevda

ârız olmuştur. Sevda ise utarid ile merih arasında kötü bezerlik

oluşmasından meydana gelir. Utaride iki kutlunun yaklaşmasıyle üçlenme

erişmedikçe bunun hali iyiye gitmez. Halbuki bunların hepsi sözlerinde

doğrudur. Zira ki, her biri aklı erdiği kadar söylemiştir. Neylesinler ki,

cüzî akılla aslına ermemişlerdir. Ama hakikatte onun aslı budur ki: Kaçan

bir kimseye saadet ikbal edip, Hak Taâlâ ona hidayet etmek murat eylese, o

kimseye iki kuvvetli nakib havale eder ki, uturidle merihtir. Onlar dahi

unsurlarla yaya olan zâbitlerle emrederler ki: Kuruluk kemendii o kimsenin

boynuna takıp, kuruluğu başına ve dimağına havale ederle. Onu dünya

lezzetinden yü çevirtip, hüzün ve gam kamçısıyle sevk edip, irade

yularıyla Hak'ın huzuruna yedeler. Bu hakikati bu şekilde idrak, ne tıp

ilmiyle ve ne tabiî hikmetle ve ne yıldızların hükümleriyle hâsıl olur.

Belki Nübüvvet ilmiyle ortaya çıkar ki, her şeyi kuşatan ezelî ve ebedî

padişahı bilmiş ola. Zira ki, Hak Taala kendi sevdiği kullarını, kâh mihnet

ve bela ile ve kâh sevda hastalığıyle cenab-ı izzetine davet eder ki: "Ey

benim kullarım! Sizin bela ve mihnet sandığınız, benim lutuf ve sevgimin

kemendidir ki, huzurumda muhterem olan kullarımı onunla kendi rıza ve

cennetime ve huzur-u izzetime davet ve cezb ederim." Nitekim haberde:

"Muhakkak ki bela, önce peygamberlere, sonra velilere, sonra benzerlerine,

benzerlerine... vekil olur," diye vârid olmuştur.

Astronominin hikmetlerinden bu miktarca açıklamayla irfana vesile olan

fikretme ve düşünme, cihanın yaratıcısının sanatlarını öğrenme kolaylaşıp;

yüce isteğimiz olan Mevla'yı tanıma hâsıl olmuştur. Şimdi bir miktar dahi

unsurların ve bileşiklerin durumlarını açıklayıp, yapılarında oluşum ve

bozuşum olanların esrarını a açıklamak uygun görülmüştür. Ta ki mütalaa eden

akıl sahiplerine ibret verici olup, sürur ve huzur ile gönülleri dolup,

lisanlarının virdi Mevla'nın tesbihi ola. (Melekûtun ve mülkün sahibi Allah

münezzehtir. Mabutların meliki münezzehtir. Mevcutların belli ki münezzehtir.

Kuddüs, sübbuh, ölümsüz ve uykusuz olan diri melik münezzehtir. Ey

Rabbimiz, meleklerin ve ruhların rabi. Celle celalihi ve amme nevalihi!).

SuFi
05-03-2009, 18:39
19-BÖLÜM:



ÜÇÜNCÜ BAHİS


Yapısında oluşum ve bozuşum olan sülfî cisimlerin mahiyet ve keyfiyetini,

yani dört unsurun yerlerini ve durumlarını; üç bileşiğin vasıflarını ve

hallerini ve esirilerin etkileriyle olan şekil değişikliklerini; Türklerin

yılının hükümleriyle olan keyfiyetlerin değişimini; yeni astronominin bazı

makalelerini on bölümle hakîmâne tafsil eder.



BİRİNCİ BÖLÜM



Ateş unsurunun mahiyetini, tavır ve durumlarının keyfiyetini dört madde ile

açıklar.


Birinci Madde


Ateş küresinin bazı durumlarını bildirir.



Ey aziz, malim olsun ki, astronomlar demişlerdi ki: Basit cisimler: Ateş,

hava, su ve topraktır. Bu dördünden, üç bileşik (mevalid-i selâse) olan

bileşik cisimler, bileşmiş ve doğmuş olup, yine dörde ayrıştıkarından,

bunlara: Unsurlar derler. Bu dört unsurun bir araya gelmesinden ve biri birine

dönüşüp kaynaşmasından bileşiklere oluşum ve bozuşum ârız olduğu için

bunlara dört esas (erkan-ı erbaa) derler. Bu unsurlar ve dört esas, ay

feleğinin altında yani ayın alt yüzeyinin altında, yukarıda açıklanan tertip

üzere, biri birinin içinde, her biri kendi yerinde karar etmiştir. Tümünün

en latif ve en yüksek olanı, ateş unsurudur ki, paralel iki yüzeyle

kuşatılmış basit bir cisim ve üre bir cevherdir. Üst yüzeyi, ay feleğinin

alt yüzeyine ve alt yüzeyi havanın üst yüzeyine teğettir. Ateş küresinin

yeri, ay feleğinin altında ve hava küresinin üstündedir. Kendisi mutlak

ulvî, latif, halis ve diğer unsurlar gibi renksiz ve hepsine üstüdür. Onu

göz idrak edemez. Güneşin sıcaklığının etkisiyle topraktan ve sudan her ne

kadar katı dumanlar, yoğun buharlar yükselip, ateş küresine erişirse de, o,

hepsini yakıp, hâlis ateş eder. Eğer ateş küresi, bizim yanımızda olan ateş

gibi renkli ve ışıklı olsaydı, yıldızlar ve felekler âlemini seyretmekten

gözümüzü men ederdi. Bu unsurun tabiatı, kendi yerinde sükû ve karar iken ay

feleğinin günlük hareketine uyarak, onu teşyî edip, âlemin merkezi

çevresinde doğudan batıya gider ve bütün parçaları birlikte bir karar üzere

sürekli döner.

İkinci Madde


Ateş küresinin tabiat ve kabiliyetini, uzaklık ve büyüklüğünü bildirir.


Ey aziz, malûm olsun ki astronomlar demişlerdir ki: Ateş unsurunun tabiatı,

sıcaklık ve kuruluk olup, mutlak ulvi bulunduğundan, öteki unsurlara

muhaliftir. Yakma ve kapanma kabul ettiğinden, oluşum ve bozuşma, muhtemel

şekiller almaya kabiliyetlidir. Nitekim yukarıda açıklandığı üzere, kendi

yerinde inen parçaları, diğer unsurlara dönüşüp, başkalaşır, bu açıktır.

Rasatçılar, geometriciler ve matematikçiler ittifak üzere demişlerdir ki:

Ateş küresinin üst yüzeyinin yeryüzünden uzaklığı, yaklaşık kırkbirbin

dokuzyüz yirmialtı fersah ölçülmüştür. Alt yüzeyin yer yüzünden uzaklığı,

yaklaşık onbeşin yirmialtı fersah bulunmuştur. ateş küresinin kalınlığı ve

derinliği, yaklaşık altıbin dokuzyüz fersahtır.


Üçüncü Madde


Ateşi çeşitlerini bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Ateş cinsi nice

çeşittir. İlk olarak bu ateş unsurudur ki, bunun tesiri yakıcıların

çeşitlerinin tümünden kuvvetlidir. Sıcaklığı şiddetlidir. Çünkü Hak Taala

Kelam-ı Kadim'inde: "O Allah ki, yedi kat gökleri ve bunlar kadar da yer

yarattı." (65/12) buyurmuştur. Şu alde filozoflar, suflî unsurları, bu

ayet-i kerimenin mazmununa tatbi için, hava unsurunu üç tabaka ve toprak

unsurunu iki tabaa farzetmişler. Tamamına yedi tabaka itibar edip, ateş

küresini birinci tabaka saymışlardır. ikinci olarak, demirde, taşta ve

yeşil ağaç ta gizli olan ateştir ki, sert demiri ve katı taşı eritip toprak

eder. Bitkileri ve ağaçları yakıp, kül eder. O halde, karanlık, soğuk ve

kesif olan bu üç cisimden, latif bir cisim olan sıcak ve nuranî soğuk ve

kesif olan bu üç cisimden, latif bir cisim olan sıcak ve nuranî ateşi

çıkarmak, şaşılacak bir hikmet ve garip bir sanattır. Üçüncü olarak yıldırım

ateşidir ki, latif cisimlerden geçip, kesif cisimleri yakar. Dördüncü

olarak haramen ateşidir ki; o, gök gürültüsü, şimşek ve bulut olmadan

geceleyin gökten parlardı. Onun ışığında Benî Tay kabilesi, üç günlük

mesafeden develerini görürdü. Bu ateş, kendisine yakın olanları yakıp;

gündüzleri duan görünüp, geceleri ateş olurdu. İsmail aleyhisselam

evladından Halit bin Binan, derin bir kuyu kazdırıp, o ateşi, buraya

kapatmıştı. Bir zamanlar halk onu seyran ederdi. Bundan sonra, o nar, o

kuyu içinde kayboldu. Beşinci olarak şihab-ı kabesdir ki, halk onu yıldız

parlaması sanır. Halbuki o, yerden havaya çıkıp, soğukluktan etkilenmeden

ateş tabakasına ulaşan dumandı. Altıncı olarak, cehennem ateşidir.



Dördüncü Madde


Ateşin ışığa bitişmesine, ruhun bedene bağlanmasının birkaç yönden

benzerliğini bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Hayvanî ruhun bedende

yüreğe bağlılığı ve bitişikliği aynen ateşin lambanın fitiline bağlılık ve

bitişikliği gibidir. Nitekim bu bağlılığın ibtali bir nefesle kolay olduğu

gibi, ruhun bağlılığının iptali de bir çekiştirmeyle kolay olur. Lambanın

yağı bittiğinde, ateş ayrılıp, söndüğü gibi, bedenin tabii rutubeti

bitiminde, nefes ondan ayrı düşer. Her yerde ki, ateş hava alıp sönmez,

orada insan dahi hava alabilip ölmez. Ateşin söndüğü yerde, insan dahi

helak olup, nefes alamaz. Şu halde, madenciler ve kazıcılar, bir mağaraya

girmek isteseler; önce bir uzun asanın ucuna bir kandil asıp, mağaranın

içine sokarlar. Eğer o kandil sönmediyse, onla dahi yürüyüp, içeri

girerler. Eğer kandilin şulesi söndüyse, hemen geri dönerler, kaçarlar.

Nitekim kandilin yağı, fitilinde bittiğinde, iki üç defa şulesi hareket

edip, ışık verir, ondan sonra söner. Ayı şekilde insan da ölüm anında

kuvvetlenir ki, bu duruma ölüm sıhhati derler. Sonra, ruhu bedenden

ayrılır.

SuFi
05-03-2009, 18:40
20-BÖLÜM:



İKİNCİ BÖLÜM



Hava unsurunun mahiyetini, keyfiyet ve durumlarını, üç tabakasından üst,

orta ve birinci tabakalarda oluşan kainat boşluğunu (atmosfer) dört madde

ile açıklar.



Birinci Madde


Hava küresinin yerini ve tabiatını, uzaklık ve büyüklüğünü ve hareketini

bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar ve astronomlar sözbirliğiyle

demişlerdir ki: Dört unsurdan ikincisi havadır. İki paralel yüzeyle

kuşatılmış basit bir cevher ve küre bir cisimdir. Üst yüzeyi yükselmiş

olup, ateş küresinin alt yüzeyine temas etmiştir. Alt yüzeyi, altında olan

denizlerle yerin yüzeyine teğet olduğu için dağlar ve dalgalar nedeniyle

havanın yüzeyi düzgün değildir. Şu halde, hava küresinin tabii yeri, ateş

küresinin altında ve ysu küresinin üstündedir. Kendi yerinde tabii olarak

sakindir ve ancak kendine özgü hareketleri vardır. Sâkin oldukça ismi:

Havadır. Hareke ederse, ona: Rüzgâr derler. Hava unsuru, latif, şeffaf ve

renksizdir. Tabiatı, sıcaklık ve rutubettir. Yükselici özelliğinden dolayı,

öteki unsurlara muhaliftir. Oluşum ve bozuşumla suretler bulmağa

kabiliyetlidir. Zira ki hava, kendi yerindeyken bile, diğer unsurlara

dönüşüp, başkalaşır. Rasatçılar, matematikçiler ve geometriciler

sözbirliğiyle demişlerdir ki: Havanın kalınlık ve derinliğinin toplam

mesafesi, yaklaşık onbeşbin yirmialtı fersah bulunup, üç tabaka itibar

olunmuştur.

Üst tabakası, ateşe komşu olduğundan sıcak olup, onunla ay feleğinin

hareketine uyarak, doğudan batıya onu teşyi ile döner. Bu tabakanın

tarafları, ateşten uzaklaştıkça, sıcaklığı az olup, kendi tabiatı olan

keyfiyette kalmıştır. Dairesel hareketi dahi yavaş yavaş olup, en alt

tarafı sâkin olmuştur. Bu tabakanın kalınlığı ve derinliği, onbin fersah

bulunup, ateş tabakasına nispetle ikinci tabaka sayılmıştır. Aşağıdan

yükselen dumanlar, bunda ayrışıp, kaybolduğundan, buna: Duman tabakası

adını vermişlerdir Bunun nice sırlarına yetmişlerdir.



İkinci Madde



Havanın üst tabakasında gözlenen atmosferi bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar ve astronomlar sözbirliğiyle

demişlerdir ki: Hava unsurunun üst tabakasının yukarı tarafında kuyruklu

yıldızlar ve çeşitli şihab oluşur. Şihabın aslı, maddesi latif oan dumandır

ki, güneş ışınlarının yansımasıyle yerden havaya çıkıp, soğuk tabakadan

soğumadan geçip, duman tabakasından ateş küresine ulaşır. Eğer bu dumanın

alt tarafı, yerden kesikse, pamuk fitilin ucunun mum alevine dokunup

yanması gibi, o latif duman dahi alevlenip ateşe dönüşür. Çok süratli

yandığından söner gibi görünür. Çünkü ateş şulesi, önce o dumanı üst

tarafına düşüp sonuna kadar yakar. O şule, dumanın sonuna vardığında üst

tarafa uzayıp, fişek gibi hareketli görünür. İşte şihab dedikleri budur. O

dumanda bulunan yersel parçalar ayrışıp, ateş unsuru gibi halis ateş ve

renksiz olarak görünmez olur. Eğer ateş tabakasına ulaşan duman, kesif ve

koyu ise, oa ateş değdiğinde, koyuluğu bir süre aklır. Günlerce, aylarca

sönmeyip, dumanın maddesinin gereği olan renk ile ortaya çıkar: Ya örülü

sa, ya yuvarlak top, yu kuyruklu yıldız veya kısa ok veya dik koni

şekillerinde veyahut ahna suretinde görünür. Eğer dumansal maddesi kesif

ise, ateşe ilk ulaştığında, ondan öyle büyük bir şue zuhur eder ki, havanın

içi ve yerin yüzü aydınlanır.

Meşhurdur ki, Hazreti İsa aleyhisselamdan çok sonra gökte, kuzey kutbu

tarafında bir ateş parlayıp, tam bir sene kalmıştı. onun dumanı yeryüzünü

öylesine kuşatıştı ki, günün ilk dokuz saatinden sonra, kimse ybir nesne

göremezmiş. Gökyüzünden kül gibi parçalar indiğinden, o ateşin altında

insanlar duramazlarmış. (Allah'ın gazabından yine Allah'a sığınırız.)

Eğer ateş tabakasına ulaşan duman kesif ve koyu olup, alt tarafı yere

bitişik ise, mesela sönmüş olan lambanın dumanıyle, üstünde bulunan lambanın

ateşi inip sönmüş lambayı yaktığı gibi - ateş unsuru o dumandan tutuşup,

yere kadar iner ki, buna: Doğa yangını derler. Çünkü bütün kainatın

atmosferi, dört unsura karışmaksızın meydana gelir. Bunu içindir ki, gökte

olanlar, dört unsurdan karışmayla bileşen üç bileşik gibi bir zaman sâbit

olmayıp, hemen o anda bozuşumu uğrayıp, yok olurlar veya şekillerini

koruyamayarak, başka bir surete girip, başka bir keyfiyete ererler.



Üçüncü Madde


Hava küresinin orta tabakasının ölçüsünü, vasıflarını, tavırlarını ve burada

oluşan bazı atmosferik olayları bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar ve astronomlar demişlerdir ki: Hava

küresinin orta tabakası, ateş tabakasına nispetle üçüncü tabakadır ve kendi

yerine sâkindir. Bu tabakanın kalınlığı, takriben beşbinon fersah

mesafedir. Bu tabakaya ateş üresinin sıcaklığı inmeyip, güneşin yeryüzünden

akseden şuaları dahi buraya yükselmediğinden; bu, hava su buharlarıyla

karışıp, onlardan oldukça soğuk bir nitelik kazanmıştır. Onun için soğuk

tabaka namıyle şöhrete yetmiştir. Bu tabaka, bulutların, yağmurların,

karların menşei olmuş; gök gürültüleri, şimşekler ve yıldırımlar buradan

kaynaklanmıştır. Bütün bunlar, burada oluşup, sonra aşağı tabakaya

inmişlerdir. Bunların çoğunlukla sebebi küçük su damlacıklarıdır. Bu

damlacıklar, güneşin sıcaklığıyle incelip, hava parçacıklarıyle karışarak,

yukarıya yükselip buharlaşan parçaların yoğunlaşmasıdır. Çünkü güneş, deniz

ve toprak üzerine ışık saçıp, şualarının aksinden oluşan sıcaklığıyle suyun

küçük parçalarını çıkarıp, duman ederek, bu sıcak buhar ve dumanı havanın

yukarı tabakasına çekerken, yolda soğuk tabakaya rastlar. Hava, bunlarla

harekete geçip çeşitli yönlere hareket eder. Üstten soğuk tabakanın soğuğu,

alttan da su buharı ve duman biribirine sokulup, o kavgalar arasında, soğuk

vasıtasıyle yoğunlaşma olur. Eğer soğuk şiddetli değilse,buhar toplanıp,

ondan bulutlar meydana gelir. Bulutlar ne kadar yukarı çıkarsa, o kadar

buhar zerreciği birbirine eklenip, duman da havaya dönüşüp hareketiyle

rüzgâr olur. Buhar zerrecikleri suya dönüştüğünden, bu yoğunlaşmadan

ağırlık hâsıl olduğu için yağmur olup aşağıya damlamaya başlar. Eğer

buharın yükselişi gece olup, havanın soğukluğu şiddet ve kuvvet bulup,

bulut zerrelerine toplanmalarından önce ulaşırsa, kar olup, güzel güzel

iner. eğer soğuk çok şiddetli olsa bulut zerrelerini toplanmalarından sonra

bulsa hemen dolu olup, vurucu bir biçimde düşmeye başlar. Eğer yukarı çıkan

buharın sıcaklığı, havanın soğukluğuna nispetle az olursa ve soğuk

tabakaya da ulaşamazsa; ya siyah veya beyaz bulut olur ki, bahar günlerinde

atılmış pamuklar misali bir birinin üzerinde dağlar gibi toplanıp, çeşitli

şekillere girip, letafetinden ve sıcaklığının düşüklüğünden dolayı havaya

dönüşür. Eğer sıcaklığı az olan bu buharın kendisi de az ise; bunun

durumları kendi mahilli olan aşağı tabakada açıklansa gerektir. Öyle olur

ki, bazı zamanlarda şiddetli soğukla hava kapanmış olur ve bu durumda soğuk

tabakada bulut oluşur ki, ondan yağmur, kar ve dolu hâsıl olur.



Dördüncü Madde


Hava küresinin orta tabakasında oluşan atmosferik olayları, yani

gök gürültüsü ve yıldırımı hakimâne bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar ve astronomlar sözbirliğiyle

demişlerdir ki: Gök gürültüsü, şimşek ve yıldırımın sebebi budur ki; güneşin

şiddetli hareketinden iyice incelen küçük yersel parçalar ve küçük ateşî

parçalar birbirine karışır ki, buna: Duman derler. bu duman, yukarıda

anlatılan buhar ile karışıp, böylece beraber yükselip, soğuk tabakaya

ulaştığında, buhardan bulut oluşup, duman da bulutun içine hapsolsa; bu anda

sıcaklığı baki ola duman yukarıya çıkmak istedikte, veya sıcaklığı giden

duman aşağıya inmek murat eyledikte, o dumanlar, iniş ve çıkışta bulutu

öylesine hızlı yarar ki, bundan korkunç bir ses hâsıl olur. İşte gök

gürültüsü budur. Hızlı sürtünmeden o duman ateş alsa: Eğer latif olup çabuk

sönerse ona: Şimşek derler. Eğer yoğun olup, yere ulaşana dek sönmezse,

ona: Yıldırım derler. Öyle olu ki, bu yıldırım incelip, ayrışan cisimlerden

geçip, ayrışmayan cisimleri yakar. Mesela, kese içindeki altın ve gümüşü

eritip, keseyi yakmaz, ancak içinde eriyenlerin sıcaklığı yakar. Baza olur

ki, yıldırım oldukça kesif olup, her neye isabet eylese, onu yakar. Büyük

bir dağa düşüp, parçaladığı bile olur. Gök gürültüsü ve şimşek beraber olur.

Lakin, gök gürültüsü işitilmezden önce, şimşek görülür Zira ki bu, gözle

görülür ve o kulakla hissedilir. İşitme, sesin kulağa ulaşmasına bağlıdır.

Sesin ulaşması ise mesafe ve hava titreşimlerine bağlıdır. Oysa ki, göz

şualırın ulaşımı, sesten daha hızlıdır. Nitekim, çamaşırcıya bakarsın ki,

çamaşırı taşa vurur, bir zaman sonra sesi kulağına erer.

Kış mevsiminde, buharın dumanı az olduğundan, şimşek ve yıldırım nâdiren

olur. Onun için soğuk ülkelerde kar yağarken asla gök gürültüsü, şimşek ve

yıldırım olmaz. Zira ki kar inen bulutlarda asla duman buharı bulunmaz.

Soğuğun şiddetiyle buharın dumanı sönüp, eseri bile kalmaz. Yağmur fazla

olduğunda, bulut zerreleri yoğun olduğundan, gök gürültüsü, şimşek ve

yıldırım dahi çoğalır. Bulutlar çok yoğun olduğunda, yağmurun suyu onlarda

hapsolmuştur. Onun için, onlardan yağmur şiddetle iner. Nitekim bir yerde

mahpus olan su ondan yol bulsa kuvvetli akar. (Hakim ve shani olan Allah

münezzehtir. Celle celalihi ve amme nevalihi. Ondan başka ilah yoktur.)

SuFi
05-03-2009, 18:42
21-BÖLÜM:



ÜÇÜNCÜ BÖLÜM



Hava küresinin alt tabakasını, tabiat ve vasıflarını, hareket ve isimlerini

ve sair durumlarını sekiz madde ile açıklar.



Birinci Madde


Hava unsurunun alt tabakasının bazı durumlarını bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar ve astronomlar sözbirliğiyle

demişlerdir ki: Hava unsurunun alt tabakası, ateş tabakasına nispetle

dördüncü tabakadır. Bu tabakanın havası, çeşitli hareketlerle hareket

halindedir. Bunun kalınlığı ve derinliği, yaklaşık onaltı fersahtan fazla

mesafedir. Bu alt tabaka, kesif bir havadır ki, toprağa ve suya komşu olup,

onlara düşen güneş şuaları ve yıldızların akislerinin sıcaklığıyle

ılımlılık kazanıp, buna ârız olan kara ve denizlerin soğukluğuyle

kalmamıştır. Gökkuşağı, hâle, duman, ırağı ve çiğ; tan vakitleri, gece,

gündüz ve rüzgârlar bu tabakada oluşur. Eğer bu tabaka, güneşin ve

yıldızların sıcaklığıyle ılımlı olmasaydı, toprak ve sudan kazandığı

soğukluğu, üzerinde olan soğuk tabakanınkinden fazla ve şiddetli olurdu.

Nitekim kutup altında, tepe noktasından güneş uzak olduğundan, hava öyle

bir derecede soğuk olur ki, deniz donup, kardan boş hiç bir yer kalmaz.

Soğuğun şiddetiyle bitkiler ve hayvanlar helak olup, orada imaret mümkün

olmaz. Bu durumda, hava küresi üç tabakaya bölünüp, üst tabakası ateşe

komşu olduğundan oldukça sıcaktır. Orta tabakası, aşağıdan yükselen su

buharıyle komşu olduğundan, ifrat derecede soğuktur. Alt tabakası, yere ve

suya komşudur, lakin şuaların aksiyle tabiatı ılımlıdır. Onun için bu

tabakaya: Kürre-i nesîm derler. Buhar ve dumanla karışık olduğundan, buna:

Buhar küresi ve duman küresi de derle. Bu tabakanın havası kesif

olduğundan, güneşin ışığı ancak bunda zâhirdir. Yerin gölgesi ancak bunda

yürüyüp, döner. Onun için buna: Gece küresi ve gündüz küresi denilmiştir.

Bu kürenin rengidir ki, gök rengi görünmüştür. Zira ki, filozoflar

nazarında, bu tabakanın üstünde gece ve gündüz olmaz. güneş ve yıldızların

nurlu ışıkları, onda ay küresinin kesif cisminden gayri lâtif cisimlerde

yansıma ile ortaya çıkmaz. Lakin feleklerin gündüzü pâk bir nurdur ki, ne

şarkîdir, ne garbîdir. Orada sabah ve akşam yoktur. (Allah dilediğini

nuruna hidayet eder.) Bu tabakanın yeryüzünden yüksekliği belirtilen

kalınlığı miktarıdır ki, onaltı fersahtan fazlacadır.



İkinci Madde



Hava küresinin alt tabakasında meydana gelen çeşitli rüzgârları ve cihanın

yönlerini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: çeşitli rüzgârların

meydana gelmesi, deniz dibinde hava, unsurunun değişik yönlere hareketi ve

dalgalanmasıyle olur. Nitekim denizin yüzündeki su unsurunun dalgalanması,

bir cüzünün bir cüzünü değişik yönlere yitmesiyle vücut bulur. Hava unsuru

ile su unsuru iki sâkin deniz iken, hava zerrelerinin hareketi hafif

olmuştur. Su zerrelerinin hareketleri ağrılık bulmuştur.

Rüzgarların meydana gelmesinin sebebi budur ki: Güneşin tesirinden ya

başkasından hâsıl olan dumanlar yerden yükselip, soğu tabakaya ulaştığında,

eğer onların sıcaklığı kırıldıysa, aşağıya inmek için hareket edip, bu

yüzden hava denizi dahi dalgalanır. Böylece rüzgar olur. Eğer

sıcaklıklarını yitirmedilerse, ateş küresine yükselirler. Ateş ise o

duanların yersel maddelerini yakıp, kalan havaî maddesini dönüsel

hareketiyle aşağı tarafa iter. İşte bu hareketle hava dalgalanıp, rüzgâr

olur. Rüzgârın bir sebebi de budur ki: soğuk tabakada bulutlar ağır olup,

yukarıdan aşağıya yöneldiğinden, bunlar, iniş hareketiyle suhunet bulup,

havaya dönüşerek, bizzat kendileri hareketli rüzgâr olur. Bu geriye dönüşle

hava dalgalanıp, rüzgâr olur. Bir ebedi dahi budur ki, bulutların

biribirine yığılmasından ve izdihamından hava yine hareketlenip,

dalgalanır. Böylece rüzgâr eser. Veyahut bulutlar kıvamda uyuşamayıp kesifi

hafifini ittiğinden, hafif bulutlar bir taraftan yürüyüp, havanın

dalgalanmasından rüzgâr meydana gelir. Bir sebebi dahi budur ki, havanın

ısınmasıyle bir taraftan yayılır, ona başka bir cisim karışmaksızın miktarı

fazlalaştığından, komşusu olan havayı iter, itilen komşusunu iter, böyle

böyle hava dalgalanarak gider. Bu itişme yavaş yavaş zayıflayan, merkezden

uzaklaştıkça, giderek hava sakinleşir. Mesela bir durgun suyun ortasına bi

taş atıldığında, ne şekilde dalgalanırsa, durgun hava dahi onun gibi

dalgalanır. Bir sebebi dahi budur ki: Hava yoğunlaşmasıyle ir tarafta

toplandığında, yine hava dalgalanası olur. Zira ki, havanın hacmi iyice

yoğunlaşıp, boşluk nedeniyle çevredeki hava zorunlu olarak o tarafa hareket

ederek,rüzgâr peyda olur. Bir sebebi de budur ki, yerden yükselen

dumanların bazısı, soğuk tabakaya ulaşmazdan önce havaya dönüşüp, bir

taraftan bir tarafa hareketle rüzgâr olur.

Sam yelinin sebebi ise, şihab maddesinin kalıntıları olan göktaşlarıyla

karışarak yakıcılaşan havanın hareketleridir. Yahut halis havanın, sıcak

araziden geçmesinden, yakıcı niteliği ile nitelenip, sam yeli olur.

Kasırganın sebebi: O ki, yeryüzünü süpürür, devran ile kendi kendine

sarılıp ayağa kalkar gibi görünür, havaya yükselir. Bu yele: Ümm-ü zevba

(burgan) derler. Bunun çoğunlukla sebebi odur ki: Soğuk tabakadan inen

rüzgâr, bulutlarla karşılaşıp, bulutlar da çeşitli rüzgârlarla deveran

etmekteyken, o inen rüzgâr dahi dönmeye başlayıp, bu haliyle yere iner. O

anda, çalı-çırpı ve toz-toprak ne bulursa döndürüp, endamıyle bir daire

görünür ve kâh olur ki, çeşitli yönlerden esen rüzgârlar birbirine

rastlayıp, itişerek, yerden kopardıklarıyla birbirlerine saldırırlar. O

anda, rüzgârların arasında kalan şeyler sıkılıp, bükülüp, minare gibi

yükselir. Güya ki, uzuvları var gibi, birbiriyle sarmaş dolaş görünürler.

Kâh olur ki, denizde geriye rastlayıp, döndürür. Kâh olur ki, bu buragan

ortasına bir bulut düşüp, onu havada döndürürken, büyük bir hortum

şeklinde görünür.

Şahıslara göre cihanda yönler altıdır ki: Şahsın altı, üstü, önü, arkası,

sağı ve soludur. Lakin astronomlar, cihanın dört yönünden, güneşin doğduğu

tarafa, doğu; battığı tarafa, batı adını vermişlerdir. Doğuya dönük olan

kimsenin sağ tarafına güney, sol tarafına, kuzey demişlerdir. Bu sayılan

dört yönün aralarında dört yön daha koyup, tertip etmişlerdir. Doğu ile

kuzey arasına: Yaz doğusu (kuzeydoğu), doğu ile güney arasına: Kış doğusu

(güneydoğu), güneyle batı arasına: Kış batısı (güneybatı), batı ile kuzey

arasına: Yaz batısı (kuzeybatı), adlarını vermişlerdir. Şu halde cihanın bu

altı yönüne, sekiz rüzgâr nispet ve tayin edip: Doğu, batı, güney, kuzey

taraflarından hareket eden dört rüzgârı; temel rüzgârlar itibar

etmişlerdir. Bunların aralarında esen rüzgârları, tâli rüzgârlar itibar

ederler. Bu rüzgârlarla yelkenli gemiler denizlerde her yöne gitmişlerdir.

İstenen sahillere yetmişlerdir.

İmdi, rüzgârlar gönderici olan kâdır ve kayyumun kudret ve azametini bir

kere fikredip düşünsen ki, bize gönderdiği bu rüzgârların, ağır gemileri

yürütüşü, bulutları yayışı gibi nice büyük faydaları vardır ki, binde biri

ancak bilinmiştir. Zira ki, "Rüzgâr olmasaydı, herşey bozulurdu,"

denilmiştir. Çünkü havanın yönlere hareketi bu kadarlık açıklandı. Şimdi de

fayda ve özelliklerini açıklayalım, ta ki he bi nefeste iki nimet olduğu,

herkese ayan olup, herkes kendini nimete batmış bilip, nimet vericiye

şükredici olalar.



Üçüncü Madde



Bizi kuşatan havanın, bedenlerimize ve ruhlarımıza olan tesirlerini ve

menfaatlerini bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Hak'ın tesiriyle, bizi

kuşatmış olan havanın bedenlerimize tesiri çok açıktır. Bu hava,

bedenlerimizin ve ruhlarımızın unsuru olduğundan, ruhlarımıza ulaşan

âdaletli bir fâil gibi sıhha ve âfiyetimizin sebebi olmuştur. Bu durumda

havadan ruhlarımızda hâsıl olan tadil, iki şekildedir. iri rahatlandırma,

diğeri temizlemedir. Rahatlandırma: Ruhunhararetli mizacı hapsolunarak

şiddetlendikçe, ona akciğerden ve can damarlarına bitişik olan nabz

mesamelerinden hava vermektir. Zira ki,bizi kuşatan hava, ruhumuzun aziz

mizacına kıyasla, gayet soğuktur. Şu halde havanın sadmesi ruha ulaşıp,

karıştığında, hayatımızın sebebi olan nefesin etkisinin kabulü yeteneğinden

ruhu men eden kötü mizaca neden olan ateşe dönüşmesinden ruhu koruyup;

buharsı rutubetinin cevheri yok olmadan onu en eder. Temizlenme ise: Bu

bedenin en feyizli karışımı gibi olan ruhun, ayırıcı yeteneğiyle içimize

aldığımız havanın dumansı buharını ayrıştırıp, nefes dışarı çıkarken teslim

etmesidir. Demek ki, burunu çekilen havanın tadili, havanın ruh üzerine

gelmesiyle olur. Temizlenme, havanın candan dışarı çıkmasıyle olur. Zira ki

tadil için alınan hava, önce soğuktur. Ama içeride, uzun süre hapsedilip,

ruhun niteliğiyle nitelenip ısınsa, faydası bâtıl olur. Bu tür havadan ruh,

istiğna edip yeni havaya muhtaç olur ki, yeni hava akciğeri içine girip

öncekinin yerini ala. Şu halde, zorunlu olarak alına havayı vermek

gereklidir. Ta ki, hemen ardınca gelecek havaya boş yer kala ve o havanın

çıkmasıyle birlik onun fazla cevherlerini (karbondioksit) ruh dışarı ite.

Hava mutedil ve saf olup, ruhun mizacına uymayan garip cevherler ona

karışmamıştır. Havanın işi, temizleme ve rahatlandırma suretiyle bedenlere

ve ruhlara sıhhat ve âfiyet vermektir; korumak ve siyanet etmektir. Eğer

hava bozuşuma uğradıysa, onun işi de, beden ve ruhlar zarar vermektir.

Hakikatte zarar veren ve fayda veren yaratıcı olan Hüda iken, edenleri ve

ruhları sebeblere ve havaya bağlamıştır.

SuFi
05-03-2009, 18:44
Dördüncü Madde


Bizi kuşatan havaya ârız olan tabiî değişmeleri bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Bizi sara havaya tabii

ve tabii olmayan değişiklikler, tabii akımın zıddı olan değişmelere ârız olur

Tabii değişmeler, mevsimsel değişmelerdir. Zira ki, bu hava, her mevsimde

başka bir mizaca bürünür. Bahar havası mutedildir. Yaz havası sıcaktır.

Sonbahar havası ılımlıya yakındır. Kış havası soğuktur. Gerçi tıp

âlimlerine göre, bu dört mevsimin havası, iklimlere ve bölgelere göre

değişiktir. Lakin müneccimler nazarında, değişmeler muteber değildir.

Onlara göre, dört mevsim şöyledir: Güneşin, ilkbahar eşitlik noktasından

başlayarak koç, boğa ve ikizlerde bulunduğu süre ilkbahardır. Yengeç,

aslan ve başaktayken yazdır. Terazi, akrep ve yaydayken sonbahardır.

Oğlak, kova ve balıktayken kıştır. Ama dört evsimin mizaçlarının

biribirinden farklılığı, güneşin tepe noktamıza yakın ve uzak olması

nedeniyledir. Şu halde yaz mevsiminin sıcak olması, güneşin tepe noktamıza

yakın olup, şuası kuvvet bulduğundandır. Zar ki, yaz mevsiminde, şuaların

akisleri, bölgelere göre dar ve dik açılar üzere olmayıp, geniş açı üzere

olur. Bu duruma şualar kesif olup, sıcaklığı iki kat olduğu için, bizi sara

havayı çok ısıtır. Bunun esas sebebi budur ki: Güneşi şualarının bazısının

kaynağı silindir ve konu biçiminde olur Güya ki, güneşin şuası, merkezden

çıkıp, karşısında bulunan nesnenin içine işler. Şuaların kaynaklarının

bazısı basit bir çevrim veya basite yakın çevrim biçimindedir. Halbuki

şuanın etkisinin gücü okunun yanındadır. Şua okunun, düştüğü yere göre

çevreye etkisi zayıf olur. Yaz mevsiminde, güneşin şuasının dik düştüğü

veya dike yakın düştüğü yerde bulunuruz. Kışınsa ya şuanın düştüğü yerin

çevresinde veya çevresinin yakınında bulunuruz. Bunun için, yazın güneş,

doruğuna çıkıp, yerden uzak olsa bile, bölgemize ışığı fazla ve etkilidir.

Kışınsa, güneş eteğine inip, yere yaklaştığı halde, bölgemize ışığı zayıf

gelip, hava soğuk olur. Zira ki, yaz mevsiminde güneş bizim tepe noktamıza

yakın olur, kış mevsiminde ise uzak olur. Fakat ilkbahar ve sonbaharda,

şuaların düştüğü noktalar çevremizde bulunduğundan hava ılımlı olur.



Beşinci Madde



Bizi kuşatan havaya ârız olan, tabii olmayan göksel değişmeleri bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Bizi saran havaya ârız

olan tabii olmayan değişmelerin bazısı göksel işlere, bazısı yersel işlere

bağlıdır.



Göksel işler nedeniyle olan hava değişimleri, yıldızların etkisiyle

Olan değimelerdir. Zira ki ışıklı yıldızlar bir yerde toplanıp, güneşle dahi

biraraya gelmeleri sırasında, yerin başucu noktasına veya yakınına düşen

gölgeleri kuşatan havayı, ifrat derecede güzelleştirirler. Bazan bu birleşme

başucu noktasından uzakta olur ve havanın güzelliği eksilir.

Yersel değişmeler nedeniyle olan hava değişmelerinin bazısı, bölgeleri

enleme sebebiyle, bazısı, bölgenin yerinin yüksekliği ve alçaklığı

sebebiyle, bazısı, dağlar sebebiyle, bazısı rüzgârlar ve bazısı toprak

sebebiyle hâsıl olur.

Bölgelerin enlem farkından olan hava değişmeleri açıktır. Zira ki he belde

ki kuzey tarafta yengeç dönencesine ve güney tarafta oğlak dönencesine

yakındır. O bölgenin yazı ekvator tarafında olan bölgelerin yazından ve

kuzey tarafa yakın olan bölgelerin yazından daha sıcaktır. Şu halde gün

eşitleyici dairesi altında bulunan yerlerin havasını mizacı itidale daha

yakındır. Zira ki burada havanın sıcaklığının sebebi güneşi tepe noktasına

gelmesidir. Halbuki ışınların tepeden ve dik gelmesi çok tesir etmez, belki

bunun sürekliliği çok tesir eder. Bu sebepten gün yarısı vaktinde olan

güneşin sıcaklığı, ikindiden önce çoğalır. Bunun içindir ki, güneş, yengeç

burcunun doruğundan meyl edip biraz güneye inse sıcaklığı şiddetli olur.

Güneş, mümessil feleğin eğiliminde bulunduğundan henüz yengeç burcunun

doruğuna ulaşmıştır. Mesela güneş, ikizler burcunun tepesinde iken havaya

yaptığı tesirden, aslan burcunun tepesine geldiğinde daha çok tesir eder.

Zira ki aslanın tepesinde iken ışınların dik gelmesi süreklidir. Halbuki

ekvatora çakışık olan yerlerde güneş, birkaç gün tepede bulunup, hızla

uzaklaşır. Zira ki eşitlik noktasının yakınında olan gün ışınlarının eğim

fazlalığı, dönüm noktasının yanında bulunan eğim fazlalığından çok

büyüktür. Belki dönüm noktasının yanında olan artışın hareketi, üç dört

güne mahsus olmaz. Elbette güneş, orada bir müddet yakın bir yerde kalıp

havanın ısınmasına sebep olur. Şu halde bundan malum oldu ki, o bölgede ki,

genel meğil enlemlerine yakındır. Onlar en sıcak bölgelerdir. Onlardan sonra

en sıcak yerler, onların kutuplarından yana olan taraflarında ve

güneşitleyiciden yana olan taraflarında onbeşer dereceye değin enlemi

bulunan beldelerdir. İki dönüm noktası arasındakiler de bunlar gibidir.



Altıncı Madde



Bizi kuşatan havaya harız olan tabii olmayan yerel değişmeleri yani

yeryüzünün bölgelerinin yükseklik ve alçaklık sebebiyle, dağlar denizler,

rüzgârlar ve toprak sebebiyle havaya ârız olan değişmeleri bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Bölgenin yüksek ve

alçak yerde bulunması ile havanın değişmeleri muhakkaktır. Yüksek yerde

bulunan bölgenin havası sürekli soğuk olur. Alçak yerde bulunan bölgenin

havası sürekli sıcak olur. Zira ki güneş ışınlarının yerden aksetmesi ile

kazandığı sıcaklığın şiddeti, yere yakın olan tarafı bulunduğundan, bizi

kuşatan nesîmi kürenin en sıcak yeri, yere komşu olan semtidir. Yerden

uzaklaştıkça soğuk tabakaya yaklaşıp ona komşu olunduğundan buralar soğuk

olur. Eğer alçak yer, bir derin vâdi olursa sıcak şuaları hapsedip, havayı

çok sıcak ve kesif olur.

Dağlar sebebiyle bulunan hava değişmeleri ortadadır. Zira ki, o dağ ki

bölgenin oturduğu yerdir. O bölgenin havası ânifen açıklanan kısımdan

sayılmıştır.O dağ ki, bölgenin komşusu bulunmuştur; o bölgeyi saran havada

onun tesiri, iki yönde tecrübe olunmuştur. Tesirin biri, güney ışınlarına o

bölge üzerine akis ve hasretmek veya bölgeyi ışınlardan örtmek

yönlerindendir. ikinci tesiri, rüzgârı, bölge üzerine esmekten men edip

veya bölge üzerine sevkedip yardımcı olmak yönlerindendir. Birincisi, dağ

bölgenin kuzeyi yakınında olmak gibidir. O zaman güneş, ışınlarını o dağ

üzerine serpip, şuası o bölgeye aksederek, enlemi ne kadar farklı olursa

olsun orayı kuşatan havayı ısıtır. Eğer dağ, bölgenin batı tarafında

bulunup, doğusu açık olursa, güneşin tesiri orada yine tamamıyle havayı

ısıtmaktır. Eğer dağ, bölgenin doğusunda bulunup, batısı açık olursa yarı

ısıtır. Zira ki bu dağ üzerine güneş, zevalden sonra ışıklarını septiğinde

saat saat gittikçe, bu dağın doğu tarafından uzaklaşıp, şuanın keyfiyeti

azalıp havanın ısınması tamam olmaz. Lakin dağın batısından yana güneş

geldiğinde, her saat yaklaşıp, bölgenin havasını tamamiyle ısıtır. Eğer

dağ, bölgenin güneyi yakınında olsa bölgenin havasını hiç ısıtamaz.

Dağın ikinci yönden olan tesiri, bölge üzerinden soğuk kuzey rüzgârının

esmesini dağın engellemesiyledir: Ya sıcak güney rüzgârıın esmesini, bölge

üzerinden kaldırmasıyladır veyahut bölge, iki büyük dağ arasında bulunup,

rüzgâr tarafına açık olmasıyledir. O zaman orada rüzgârın esmesi, düzlükte

bulunan belde üzerine esmesinden daha şiddetli ve fazladır. Çünkü rüzgârın

şanındandır ki, bir dar yere çekilse, tıpkı bir akar su gibi burada

rüzgârın akıntısı sükun bulmaz ve durmaz. Şu halde dağ bakımından

beldelerin en ılımlısı o beldenin havasıdır ki, kuzey tarafı açık olup,

batı ve güney tarafları kapalı ola.

Deniz sebebiyle çevrede olan bütün beldelerin havası rutubetli olur. Eğer

deniz, beldenin kuzey tarafı yakınında olursa, su üzerinde kuzey rüzgârı

esip, o beldenin havasına fazla soğukluk bahşeder. Zira iki suyun tabiatı,

kuzey rüzgârı gibi soğuktur. Eğer belde, denizin güney tarafında olursa, o

beldenin havasına fazla ağırlık verir. Özellikle kuzeyinde dağ bulunup,

rüzgârın esmesine mâni olursa onun havası oldukça ağır ve kesif olur. Eğer

deniz beldenin doğu tarafında olursa, onun havasına fazla rutubet verir.

Zira ki güneş, bütün etkisiyle o beldenin üzerine ısrarla yaklaşır. Eğer

deniz, beldenin batısında olursa, onun havasına rutubet vermesi az olur.

Zira ki güneş, o beldeyi yalayarak uzaklaşır. Bu mânâya uygun rüzgârlar;

kuzey, doğu ve batı rüzgârlarıdır ki, muzır olan güney rüzgârıdır.

Rüzgârlar sebebiyle olan hava değişmeleri tecrübe edilmiştir ki: Kuzey

rüzgârları soğuk ve kurudur. Soğukluğu, soğuk dağlardan geçip bize

geldiğindendir. Kuruluğu, güneş ışınları o tarafa zayıf olup, burada deniz

buharlaşması az olduğundandır. Doğu rüzgarları, sıcaklık ve soğuklukta

mutedildir. Lakin dağlardan ve karalardan geçtiğinden, bir miktar kurudur.

Batı rüzgârları dahi mutedildir. Lakin denizlerden geçip geldiğinden bir

miktar rutubetlidir. Güney rüzgârları ekseri beldelerde sıcak ve

rutubetlidir. Sıcaklığı, güneşin yakınlığı ile ısınmış olan yönden bizlere

geldiğindendir. Rutubeti ondandır ki, güney denizleri güneşin sıcaklığıyle

çözülüp, sıcaklığın kuvvetiyle denizlerden buharlar çıkıp, o rüzgarlara

karışır. Onun için güney rüzgarları, insana rehavet verir. Ama sam yani

helak yelleri yukarıda beyan olunduğu üzere, ya çok sıcak olan sahralardan

geçip gelen rüzgârlardır veyahut duman tabakasında ateş benzeri dehşetli

âlâmetler ortaya çıkaran duanların artıkları aşağıya inip karıştığı

rüzgârdır ki, her ne yönden hareket etseler, tesadüf ettikleri bedenleri

saatinde yakıp, simsiyah edip, helak ederler. Bilinen bütün bu kuralları,

sam yelleri altüst ederler. bütün şiddetli rüzgârların ilk başlangıcı gerçi

zayıf rüzgârlar gibi aşağıdandır. Lakin hareketlerinin başlangıcı, esmesi

ve esası yukarıdandır.

Toprak sebebiyle olan hava değişmeleri ki, her beldeye göre farklı olur. O

farklılığın sebebi budur ki, beldelerin bazısının toprağı killidir,

bazısının taşlık, bazısının kumluk, bazısının kara, bazısının madendir. Şu

halde bunların hepsi suyu değiştirdikleri gibi, havayı dahi değiştirirler.

Hak'ın tesiri ile tasarruf ederler. Zira ilk, kainatın bütün zerreleri

vücuda gelip giderler. Her ne ederlerse Allah'ın iradesi ve kudretiyle

ederler. Kadir ve kayyum olan ancak Allah Taala'dır. Celle celalih.



Yedinci Madde



Bizi kuşatan havaya ârız olan, tabii akıntının zıddı değişmeleri bildirir.



Ey aziz, maulm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Tabii akıntılara zıt

olan değişmeler, ya havanı dönüşmesinden veya havada bulunan

istihaledendir, veya havanın keyfiyetinde bulunan istihale ve

değişimdendir. Havanın cevherinde olan istihale, hava cevherinin

bozulmasının mümkün olmasıdır. Yoksa havanın bir keyfiyeti şiddetli

olduğunda veya eksik bulunduğunda değişim olmaz. Belki havanın cevheri

bizzat çevirici olsa, o vebadır ki, havaya ârız olan kokuşmadır ve ona taun

dahi derler. Bu kokuşma, renk ve kokuyu ve yemeği değiştirici olan suyun

kokuşması gibidir. Bizim havadan muradımız, o basit ve mücerret olan hava

değildir. Belki bizi çevreleyen buhar ve duman küresidir ki, basit ve

mücerret değildir. Zira ki, mücerret basit cisimlerin hiç biri kokuşmaz,

ancak keyfiyetinde ya cevherinde, başka bir basite dönüşür. Yukarıda

açıklanan unsurların dönüşümü gibi. Fakat bizim havadn muradımız, havanın

içinde olup, havanın hakiki cüzlerinden, su ve buhar zerreciklerinden;

buhar ve duman ile yükselen topraksal ve taeşsel cüzlerden karışmış olan bir

cisimdir ki, buna hava adını vermemiz; deniz suyuna, su adını vermemiz

gibidir. Zira ki, deniz suyu dahi saf değildir. Belki topraktan ve sudan ve

havadan ve ateşten bileşmiştir. Lakin onda su üstün olduğundan, su adı

verilmiştir. Şu halde bu karışık hava, bazı kere kokuşup, cevheri kötüleşir

Nitekim çakıllı geniş derelerin suyu kokuşup, cevheri onlara dönüşüp, taş

kesilir Bunun gibi hava da kokuşup veba kesilir. Havanın fazla kokuşması ve

vebanın çoğalması genellikle yaz sonunda ve sonbaharda olur. Ama havanın

keyfiyetinde bulunan değişmesi, sıcaklığında ya soğukluğunda tahammül

olunmayan keyfiyete çıkıp, ziraati ve nesli fesada verip, helak etmesidir.

Bu durumda hava, sayılan bu değişimlerin biriyle değişime uğrasa, ondan

Hak'ın izniyle bedenlerimize hastalıklar ârız olur. Zira ki, hava

kokuştuğunda Hak'ın tesiriyle, bedenlerimizin içinde olan dört karışıma

dahi tesir eder. Önce yürekte olan karışıma kokuşma eriştirir.



Sekizinci Madde



Bizi kuşatan havanın, bedenlerimize ve ruhlarımıza olan çeşitli tesirlerini

ve faydalarını; sen rüzgârların değişmeleri ve faydalarını bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Eğer hava ifratla sıcak

olsa, bedendeki mafsallara rehavet verip, rutubeti tahlil eder. Susuzluğu

artırır ve kuvveti azaltır. Bir tabiat âleti ola bedenin hararetini tahlil

edip, hazmı tebdil eder. Kan dokusunu tahlil ve safrayı diğer salgılar

üzerine üstün ederek, rengi sarartır. Şu halde, sıcak hava, bedenin

sıhhatine uygun değildir. Fakat soğuk algınlığı olanlara ve bazı felçlilere

uygun ve faydalıdır. Ama soğuk hava bedenin hararetini hasredip, maddeleri

akmaktan alıkoyar ve nezleyi tahrik eder. Sinirleri zayıflatıp, akciğere ve

damarlara şiddetli zarar verir. Eğer havanın soğukluğu mutedil olursa,

hazma ve bedenin bütün uzuvlarına kuvvet ve sağlamlık verip, sıhhatli

bedenlere uygun gelir. Mesameleri kapatıp, kemik boşluklarını sıkıştırır.

rutubetli hava, çoğu bedenleri mizacına uygun gelip cildi yumuşak, rengi

güzel, görünüşü hoş edip, mesameleri temizler. Lakin kokuşmaya hazırlar.

Kuru hava ise, açıklanan rutubetli havanın tesirlerinin tam zıddını yapar.

Kuzey rüzgârlarıdır ki, bedene kuvvet verip, metanet bahşeder. Görünen

akıntıları men eder ve bedenin mesamelerini kapatır. Hazma kuvvet verir.

Karnı ve mideyi çalıştırıp, idrarı kolaylaştırır. Batı havası kokuşmuş

olsa, bu rüzgâr onu ıslah eder. Eğer güney rüzgârı, kuzey rüzgârı üzerine

geçip, hemen kuzey rüzgârı esse; güney rüzgârı terletir, kuzey rüzgârı

insanın içini pekleştirip, dışarı açılmaya sebeb olur. Bu sebepten, o anda,

baştan akan maddeler çoğalıp, göğüs, mesane ve rahim hastalıkları belirir;

idrar zorluğu, öksürük, mafsal ağrıları ve titreme görülür. Güney rüzgârı,

bedeni gevşetir. Mesameleri açar. Karışımları dışa hareket ettirip, duyu

organlarına ağırlık verip, yaraları bozar. Hastalıkları artırır, baş ağrısını

çoğaltır. Uykuyu getirip, sıtmayı sardırır. Doğu rüzgârları eğer, gecenin

sonunda ve günün evvelinde eserlerse, güneşle ılımış olan hava latiftir ki,

rutubeti az, kuruluğu matedildir. Bu rüzgârların esmesi, o saatler çok

olduğundan, unlara: Sabah rüzgârı, nesim-i seher derler. Şu halde, sabah

rüzgârı bedenlere safa ve uykuya lezzet, hastalıklara şifa bahşeder. Eğer

gün sonunda ve gece öncesinde eserse, bunun tesiri, ötekinin tersinedir.

Doğu bölgelerinin havası, batı bölgelerinin havasından latif ve safadır. Batı

rüzgârı eğer, gün sonunda ve gece öncesinde eserse, hava kesiftir ki, deniz

buharı yüklüdür. Eğer seher vakti eserse, güneşle ılımayan havadır ki, çok

kesif ve çok ağırdır. Batı rüzgârı, her ne vakit eserse, bunun tesiri,

sabah rüzgârının yararlarının aksinedir. Buna: Dübür rüzgârı derler. Hadis-

i şerifte: "Sabah rüzgârı yardımcıdır. Ad kavmi dübür rüzgârıyle helak

oldu," diye vârit olmuştur.

Burada havanın faydalarından bu kadar anlatmakla yetinilmiştir. Zira ki,

basiret sahipleri, bundan ibret almışlardır. (Rüzgârın gönderen, ruhları

cilalandıran ve vücutları ferahlandıran Allah münezzehtir. Her sebebi

müsebbii odur. Rablerin rabbidir. kendisinden başka ilah olmayan, celal

sahibi Allah münezzehtir.

SuFi
05-03-2009, 18:45
22-BÖLÜM:



DÖRDÜNCÜ BÖLÜM



Hava küresinin alt tabakasında meydana gelen diğer atmosferik olayları, yani

samanyolu, hâle, sis, kırağı jaleyi; sabahı, şafağı, gölgeyi, gece ve

gündüz saatlerini; ayları ve yılları ve zamanları beş madde ile açıklar.



Birinci Madde


Gökkuşağını, hâleyi, sisi, kırağıyı ve jâleyi bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Ebe kuşağı dedikleri

gökkuşağı, yağmurdan veya bahardan meydana gelen, şeffaf, saf, yuvarlak ve

küçük su zerreciklerine güneşin ışığını vurmasından ortaya çıkar. Bunun

açıklanması budur ki: bu zerrecikler, güneşin karşı tarafında öyle bir

yerde bulunmak lazımdır ki, bu zerreciklerin her birinde göz şuası güneşe

aksetmiş ola. Bu aksetme o zaman olur ki, bu zerreciklerin gerisinde

karanlık bulut gibi kesif nesne bulunup, ayna misali olur. Güneş dahi ufka

yakın olup, sıcaklığı az olur. Bakan, sırtını güneşe verip, o zerreciklere

döner. Yani güneşle o zerreciklerin arasında ola, ta ki göz şuası, o

zerreciklerden güneşe aksetmiş ola. O anda, o bakana o zerreciklerin er

birinden ancak güneşin şuası görünür, şekli görünmez. Çünkü göz şuasından

akseden cilalı nesne, oldukça küçük olduğundan, karşısında bulunan ışıklı

nesnenin ancak ışığını ve rengini gösterir, şeklini ve heyetini göstermez.

O su zerreciklerini dairenin yarısından azı, ışıklı bir kavis şeklinde

olur. Bu kavis,güneşin yükselmesi sebebiyle eksilir. Güneşin düşüşü kadar

da çoğalır. Zira ki güneş, o dairenin, merkezinde olduğunda, ufuktan

yükseldikçe, mukabili olan dairesinin ufuk üstünde azı kalır. Güneş ufka

inip, yakın olduğunda, o yarım dairenin kavsi, ufka teğet olan iki

tarafından çoğalır ki, o iki taraf zerrelerinden gözün şuası güneşe

aksetmiş olmaya başlar. Hazreti Şeyh İbn-i ŞSina Şifa adlı kitabında

yazmıştır ki: "Tus ile Maverd arasında, büyük bir dağ üzerinde idim. Gök

açıktı. Sahra ile aramızda, dağın ortasında bulut var idi. Hava

rutubetliydi. Ben o karanlık buluta bakıp gökkuşağı renginde tam bir daire

gördüm. Ben o dağdan indikçe, o daire küçülürdü. Ta ki ben eteğe

ulaştığımda, o daire kayboldu."

Bu gökkuşağının renkleri, güneş ışınlarının çeşitli renklerdeki bulutlarla

karışmasındandır. Çünkü üst tarafı güneşe yakın olduğundan parlaklığı fazla

olup, zaferan kırmızısı görünür. Alt tarafı, güneşten uzak olduğu için

parlaklığı azalıp, turuncu görünür. İki rengin arası, ikisinden bileşen

çimen yeşili görünür. Van'da, Hizan kalesinde, sonbaharda; ay, dolunay iken

orada ufka bitişik, belirtilen renklerde, gök kuşağı ortaya çıkıp

görülmüştür. Şekli aşağıdadır.

Hâle: O dahi şeffaf küçük daire şeklindeki su zerreciklerinde ay ışığının

Renk oluşturmasından, ayın çevresinde harman misali oluşan beyaz, yuvarlak

bir dairedir. Bunun açıklanması budur ki: Hâleye bakan kimseyle ayın

arasında, bu zerrecikler öyle bir yerde bulunmalıdır ki, her birinde göz

şuası aya aksetmiş ola. Bakan, o zerrelere baktığında, her birinde ayın

ışığını görür. Lâkin o zerreler çok küçük olduğu için ayın şekil ve

görüntüsünü göremez. Bunların toplamı ya tam veya eksik bir daire şeklinde

olur ki, hâle odur. Havanın rutubetinden meydana geldiğindendir ki,

yağmurun yağacağına delalet eder. Eğer, aynı nitelikleri taşıyan iki bulut

üst üste bulunsa, o zaman iki hâle oluşur. Alttaki bize yakın olduğundan

daha büyük görünür. Eğer bulutlar ikiden fazla olursa, hâle dahi onların

sayısınca olur. Ay ışığının yedi hâlesi gözlenmiştir.

Zufera: Güneş hâlesidir. O nâdir bulunur. Zira ki güneş, ufuktan uzak

oldukça, hareketinin tesiri şiddetli olduğundan, hâlenin niteliklerini

taşıyan bulutlar gibi ince bulutları çözüp, havaya döndürür. ibn-i Sina

merhum, Şifa adlı kitabında yazmıştır ki: "Güneşin çevresinde gökkuşağı

renginde, tam hâle ve eksik hâle müşahede etmişimdir." Bu hakir müellif,

bu kitabı yazmaktan ir sene önce, Pasin ovasında, ilk bahar sonunda, zeval

vaktinde; tam güneş hâlesini dostlarla hayret ederek müşahede eylerken,

bizimle birlikte yüzkırkiki yaşında bir ihtiyar bulunup, o dahi o hâleye

şaşkınlıkla bakıp: Ben bu yaşıma geldim. Çok acayiplikler görmüşüm. ömrüm

içinde güneşin harman eylediğini görmemiştim. şimdi bunu dahi seyrettim,

demiştir.

sisin, kırağının ve çisenin maddi sebepleri: Yukarı çıkan buhardır ki, hem

kendisi az, hem harareti zayıf olduğundan, soğuk tabakaya ulaşmayıp, kendi

aşağı tabakasında kalıp, yere inmeğe başlar. Eğer o esnada ona, soğuk

isabet etmediyse, dağ başlarını kuşatıp, yeryüzüne dağılıp, duman gibi

gerisini örter ki, sis odur. Az bir hararetle havaya dönüşür gider. Eğer o

zayıf buhar, aşağıya inişte soğukla karşılaştıysa, o anda soğuğun

şiddetiyle donarsa, ufak ve berrak olup, zerreler benzeri iner ki, kırağı

dedikleri odur. Eğer o buhar, o soğukla donmazsa, suya dönüşüp, bitki

yaprakları üzerine inip, inciler benzeri damlalar olur ki, jâle, şebnem ve

çise dedikleri odur.

Durumun gerçeği budur ve açıklanan atmosferin cümlei bileşik cisimlerden

sayılmıştır. Lâkin unsurlardan başkalaşmadan, bileşmiştir onun için böyle

çabuk değişime uğrar bulunmuştur. (Kendisinden başka ilah olmayan, nimet

verici ve celâl sahibi, hakîm ve sânî bulunan Allah münezzehtir.)



ikinci madde kitapta yoktu... aslına sadık kaldık..



Üçüncü Madde



Gece ve gündüzün itibarî sınırını ve saat miktarını bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar ve matematikçilere göre: Bir gün bir

gecesiyle, güneşin gün yarısı dairesinden ayrılıp, küllî hareketle yine ona

döndüğü zamanıdır. Halka göre gece ve gündüz, güneşin batımından, yine

batışına değindir. Bir gün bir gecenin başlangıcını, güneşin, burçlar

kuşağının her bir noktasını geçmesinden farz etmek mümkündür. Lâkin

müneccimler, gün yarısı dairesinden başlamayı ıstılah etmişlerdir. Zira ki

burçlar feleğinden birer yay olan doğu ve batı farkları, ufuklar nedeniyle

duraklarda çok olur. Fakat gün yarısı dairesi nedeniyle burçlar

feleğinin kavis farkı her enlemde eşittir. Zira ki gün yarısı dairesi bütün

duraklara ekvator ufuklarının birisi olduğu için onun ufku makamında durucu

olur. Bir gün bir gecenin zamanı, küllî hareketin bir devresi üzerine

güneşin, o sürede, burçlar feleğinden batıya değin hareketiyle seyrettiği

doğuş yerleri miktarı fazla olur. Gündüzün zamanı, matematikçilere göre,

güneşin doğuşundan batışına varıncaya değindir. Din bilginleri katında,

şer'î gün, ikinci fecrin doğmasından güneşin batmasına dektir. Şu halde

gecenin zamanı, iki mezhebe nispetle gizli değildir.

Matematikçiler kendi gece ve gündüzlerinin her birin ortalama saatlere ve

zamanî saatlere taksim etmişlerdir. Ortalama saatlerin miktarları,

başlangıçta eşit olduğundan, bunlara: Eşit saatler dahi derler. Bu ortalama

saatlerin her biri, küllhi hareketin onbeş derece devretmesinin miktarıdır.

Zamanî saatlerin miktarları, günlerin ve gecelerin miktarları farkıyle

değişik olduğundan, bunlara: Eğri saatler dahi derler. Şu halde bu zamanî

saatler, gündüzün ya gecenin ilk oniki cüzünden bir cüzdür. Zira ki gündüz

geceden uzun olursa, gündüzün saatleri gecenin saatlerinden uzun olur. Eğer

gündüz geceden kısa olursa, saatleri dahi onunkilerden kısa olur. Şimdi

bundan anlaşıldı ki, gündüzün uzaması ve kısalmasıyle, ortalama saatler

değişir; zamanları ve bölümleri değişmez. Zira ki bölümleri daia onbeş

derecedir. Gündüzün uzaması ve kısalması hasebiyle zamanî saatlerin

zaanları farklı olur; sayıları farklı olmaz. Çünkü daima onikidir.

Matematikçiler, yıldızların hükümlerinde zamanî saatler itibar edip, sair

hesalar için ortalama saatle seçmişlerdir. Eşit saatler ile eğri saatlerin

sayı ve parçaları, gece ve gündüz eşitliğinde eşit olur. (Zamanları,

saatleri, gündüz ve geceyi döndüren Allah münezzehtir.)



Dördüncü Madde


Hakiki güneş senesini, yıldızlara ve burçlara göre ayları, rumî ayların

isimlerini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar ve müneccimler sözbirliğiyle

demişlerdir ki: Hakiki güneş senesini müddeti, burçlar feleğinin farz

olunan bir noktasından güneş kursu, kendine özgü batıya yönelik hareketiyle

ayrılıp, ta yine o noktaya dönünceye dek geçen zamandır. ama müneccimler,

güneş senesinin başlangıcını, güneşin koç burcunun tepesine girmesinden

başlatmışlardır. Oniki burcun her birine geçişini, ayların başları itibar

edip, her burcun geçiş süresini bir ay saymışlardır. güneş senesinin gün

sayısı, üçyüzlatmışbeş ve dörttebir gündür. Burada günden murat, bir gün

bir gecesiyledir. Bu yıldızların burçlarına göre ayların gün sayısı, ebced

hesabıyle şu beytin lafızlarıdır:

Gerçi güneş senesinin burçlar hesabıyle ayları budur. Lâkin İskender İbn-i

Filozof'-i Rumî, güneş senesinin aylarının başlangıçlarını, müneccimlerin

farz eylediği burçların evvellerinden onar gün önce itibar edip, güneş

senesinin başlangıcını güneşin koç burcunun tepesine girmesinden on gün

önce başlatmışlardır. Her bir ayı bir isimle tahsis edip, rumî aylar nâmıyle

şöhret vermişlerdir. Her bir ayı bir isimle tahsis edip, he bir mevsim

için, üç ay tayiniyle sonuca ermişlerdir. Ama ilkbahar ayları: Mart, Nisan,

Mayıs'tır. Yaz ayları: Haziran, Temmuz, Ağustos'tur. Sonbahar ayları: Eylül,

Ekim, Kasım'dır. Kış ayları: Aralık, Ocak, Şubat'tır. Halen diyarınızda

meşhur ruznâmelerde yazılmış olan bu aylardır ki, gün sayıları şu beyitte

malûmdur.



Beşinci Madde



Kamerî saneyi ve aylarını; arabî ayların isimlerini; arabî ve rumî ayların

ilk günlerini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar ve matematikçiler ittifak üzere

demişlerdir ki: Ay senesi, oniki kamerî aydır. Her bir kamerî ay, ayın

güneşten farzolunan yerinden kendi batıya yönelik hareketiyle ayrılmasından

yine o yere dönünceye dek geçen zamandır. Ayın, güneşten farzolunan

konumlarının ortaya çıkışı hilâldir. Dinî işlerde belirleyici olan, hilâlin

görünmesidir. Araplara göre ayın ilk günleri hilâldir. Lâkin hilâlin

görünmesi, bölge frakları sebebiyle değişiktir. Bunun için matematikçiler,

kamerî ayların başlangıçlarını, güneş ile ayın toplanmasından ve ayın

görünmemesinden itibar etmişlerdir. Ayın zamanı, iki toplanma arasındadır.

Günlerinin sayısı, yirmidokuzbuçuk gündür. Bu kamerî seninin zamanı:

Üçyüzelidört ve beştebir ve altıdabir gündür. Güneş senesinden on gün

yirmibuçuk saat noksandır. Bu kamerî senenin başlangıcı, muharrem ayının

başlangıcıdır. Arabî ay senisi, rumî seneden on gün yirmibuçuk saat noksan

olduğundan, bir yılda, yaklaşık onbir gün önce gelir. Mesela bir sene mart

ayıyla muharrem ayının başlangıçları, aynı gün olsa; bu iki ay birbirine

uygun gelse, hicrî seninin binyüzellidördüncü senesi gibi, nevruzla aşure

bir günde tesadüf kılsalar: Kaçınılmaz olarak gelecek senede muharrem

hilâli, mart ayından onbir gün önce görünür. Şu halde beher sene bu öne

geçmeyle, otuzüç senede bir devresini tamamlayıp, yine muharremin

başlangıcı, martın başlangıcı olur. Lâkin bir ay senesi, güneş seneleri

içinde yok olur. Zira ki otuzdördüncü muharremdir ki, otuzüçüncü martla aynı

gelir. Çünkü bu kameri ay, o dört mevsimi anlatıldığı gibi devredip, bir

mevsimde karar bulmazlar. Onun için bunar, bir mevsime mensup olmazlar. Şu

halde her iki ayı, bir eş itibariyle, birini yirmidokuz gün ve birini otuz

gün sayıp, senenin başlangıcını, muharrem ayından saymışlardır.

Kamerî ayların isimleri: İlk ay muharrem, bir muhterem aydır ki, onuncu

günü asure bayramıdır. Onun arkadaşı safer'ül-hayrdır. Sonra Rebiülevvel,

bir muazzam aydır ki, onikinci gecesi, Habib-i Ekrem sallallahü aleyhi ve

sellemin oğlumudur. Sonra Rebiülahir muhteremdir. Sonra Cemadülüla bir

mübarek aydır ki renklidir. arkasından camazil ahirdir. Sonra Receb-i esam

rağbet görmüş bir aydır ki, ilk cuma gecesi regaib gecesidir. Şaban bir

hayırlar ayıdır ki, onbeşinci gecesi berat gecesidir. Ramaz-ı şerif bir

mübarek aydır ki, yirmiyedinci gecesi, kadir gecesidir. Şeval-i saiddir ki,

başı fıtır (Ramazan) bayramıdır. Ondan sonra zilkadedir ki, onun arkadaşı

zilhiccedir. Onuncu günü hacılar (kurban) bayramadır. Bu ay, senenin

mührüdür.

Arabî ve rumî ayların ilk günlerini bulmayı ikişer beyt ile eda eden

"gurrenâmemiz"in bölümün sonu olması münasip görülmüştür. Bu hevalardan

hevesimiz yorulmuştur.

NAZM

Hak'ka hamd ve Habibine selam et

Her ayda ruz-u şeb saat be saat

Çün dört beyt iki gurre mücmelidir

Hurufun şehr,i hâkim bilmelidir

Şuhur-u hâkimin cem' etmelisin

İki hafta anınla gitmelisin

O mecmuu ne günde kim bulursun

O şehrin gurresin ol gün bulursun

Kaçında şehr-i rumun gurredir bil

Bul anda rumiden hem şehr-i şer'î

Burucu aslî bil her şehri fer'i

Mukaddem beyt oniki kelimedir tam

Hurufudur şuhur-u şer'a erkam

ikinci beyti sekiz kelimedir al

Hurufun şehr,i şer'a hâkim sal

Üçüncü beyttir tertib-i manzum

Şuhur-u rumidir anınla malûm

Oniki kelimedir beyt oniki ay

Evail-i hurufu şehr erkamıdır say

Şuhur-u ruma âzerle bile bede' et

Muharremden şuhur-u şer'î say git

Şuhur-u ruma tâbi beyt-i râbi

Ve yekşenbe hurufun oldu ami

çün yirmisekiz huruf oldu her yıl

Şuhur-u ruma hâkimdir biri bil

Ehe zed bûd o sekiz harf olur kim

Şuhur-u şer'a her yıl biri hâkim

Çu hicret-i sâli binyüzaltmış ve beş

Bu şehrin hâkimi vardır rakam-ı şeş

Bu şal içre çün âzâr gurre buldu

Eced-i cimîde ruma hâkim oldu

Çün altmışaltı olur sal-i hicret

İki hâkim iki da olur elbet

Bu tertib üzere hâkimler gider kim

Ehe zed bûdun oluş devri daim

Velîkin hâkim-i rum ahrafı çok

Bu sal-i hicrile devr ettiğiçin

Bu salın eşhuru eyler tahavvül

Otuzüç yılda bir yıldır tedahül

Mutabık gelse âzerle muharrem

Bu hicret salini bir tarh et ol dem

Çü gurrenâmeler nazm etti Hakkı

Şuhur-u dehr ile bil sun'-u Hak'kı

(Bu şiirde ebced hesabıyle ayların başlangıçları anlatılmaktadır. Daha

sonra bir cedvelle hicrî ve rumî senelerin ve ayların birbirine çevrilesi

anlatılmakta ve gösterilmektedir. Günümüzde bu konuda çeşitli kitaplar

yayımlanmış olup; hicrî senenin hangi ayının hangi gününün, rumî veya

miladî senenin hangi ayının hangi gününe rastladığı gösterilmiştir. Bu

kitaplardan herhangi birini edinen okuyucularımız, aradıkları ayı ve günü

kolaylıkla bulabileceklerinden, buradaki karmaşık çizelgeyi vermeyi gereksiz

bulduk. Yalnızca burçlarla ilgili iki çözelgeyi veriyoruz.)

Bu iki sayfanın başlarında çizilmiş olan felekî burçlarla rumî ayların

yukarıdaki ve aşağıdaki rakamlarından murat budur ki: Meselâ koç burcunun

başlangıcı artın onbirindedir. bitişi ise nisanın dokuzundadır. Koç burcu

otuz gündür, mart ayı otuzbir gündür. Kuzey saati, karşılıklı altı burca

tiksim olunmuştur. Saat rakamlarının yazılışı, burçların önündedir. Meselâ

koç burcunun başlangıcında gün, oniki saattir, dakika yoktur. Gece de oniki

saattir. Gün ortası altı saattir. İlk ikindi dokuz saat yirmialtı dakika,

yatsı bir saat otuziki dakika ve imsak on saat onüç dakikadır.

Mesela koç burcunun sonu, başak burcunun başlangıcıdır. Başağın bitimi

koçun başlangıcında tamam olur. Öteki burçlar bu kıyasla malûm olur. Martın

onuncu günü balığın sonudur ve martın başlangıcı balığın yirmibirindedir,

bitimi koçun yirmibirindedir. Şubatın başı kovanın yirmiüçündedir, bitişi

balığın yirmisindedir. Güney saatleri de karşılıklı altı burca taksim

olunmuştur.

SuFi
05-03-2009, 18:47
23-BÖLÜM:



BEŞİNCİ BÖLÜM



Su unsurunun mahiyetini, keyfiyet ve durumlarını, farklılık ve vasıflarını,

isimlerini; denizken buhar, bulut, kar, yağmur, kaynak ve nehir ve yine

buhar olmasını; değişik hareketlerle hareket bulmasını; denizlerle

karaların yer değiştirmesini; denizlerde ve karalarda bulunanların sudan

faydalanmasını, suda hayvanların vücuda gelmesini; su tabakasının kalınlığı

sayılan denizlerin derinliklerinin ölçülmesini, denizle gemilerin

yürümesini ve gemilerle halkın her tarafa varıp, murat almasını; yeni dünya

(Amerika) bulunup, yer ve deniz devr olunup, batıya giden gemilerin doğu

semtine gelmesini yedi madde ile açıklar.



Birinci Madde


Su unsurunun mahiyetini, tabiat ve tavırlarını bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki filozoflar ve astronomlar ittifak üzere demişlerdir

ki: Dört unsurun üçüncüsü su unsurudur ki, o basit bir cevher, renksiz ve

şeffaf küre bir cisimdir. Tabiatı nemli ve soğuktur. Havaya nispetle kesif

bulunup, ağırlığı sebebiyle öteki unsurlardan farklıdır. Oluşum ve

bozuşumla suretler bulmaya kabiliyetlidir. Kendi yerinden çıktığında, başka

unsurlara dönüşür. Yerinde iken bile unsurlara dönüşür. Kendi tabiatıyle

yerinde sâkin iken nice değişik hareketlerle hareket halindedir. Su

küresinin üt yüzeyi dalgalı olup, üstünde bulunan hava küresinin hareketli

yüzeyine tema etmiştir. Alt yüzeyi, altında olan toprak yüzeyine teğet

olduğundan, vâdilerin ve dağların iniş çıkışı nedeniyle suyun yüzeyi dahi

iniş-çıkışlıdır. Bu su küresinin tabiî yeri, havanın altı ve toprağın üstü

olup, yerküreyi her yönden örtüp, içine alıp, tam yuvarlak olmak tabiatı

gereği iken, yeri tamamen örtmeyip, yerin bazı kısımları açıkta

kaldığından; hikmetinde bazı astronomlar, Hak'kın inayetine yapışıp, yer

hayvanlarının, özellikle insan nevinin yaratılışına ve yeryüzünde havadan

teneffüsle neslini sürdürmesine ve hayatını devam ettirmesine ilahî yüce

iradeye bağlamışlardır ki, görünüşte bir sebebi malûm değildir,

demişlerdir. Çoğu dahi teslim olu, demişlerdir ki: bu sebebler âleminde

herşey sebebler yoluyla vücuda gelmek, ilahî âdettir. Şu halde deniz suyu,

dünya küresini tamamen örtmediğinin sebebi budur ki, güneşin merkez dışı

feleği hasebiyle doruk ve eteği olduğunda ve hâlen eteği güney burçlarından

oğlak burcunun başlarında bulunduğundan, güneş, kendi seyriyle senede bir

kere eteğine indikçe, yerin merkezine yakın olup sıcaklığı fazla tesir

eder. Çünkü güneş, o güney burçlarında, eteğinde oldukça yere yakı olup;

kuzey burçlarında doruğundan bulundukça, yerden ırak gitmiştir. Bu durumda

eteğine geldikçe, sıcaklığının şiddeti, su unsurunu ısıtıp, harekete

getirip, yerin o tarafına çekmiştir. zira ki az bir su, bir büyük kazanın

bir kenarında kaynasa, elbette o su, kazanın öbür taraflarından o tarafa

varıp, sair tarafları sudan hâli kalıp, açıkta olur. Bunun gibi deniz suyu,

güney tarafında güneşin sıcaklığının şiddetinden harekete gelip, deniz

suları diğer kutuplardan o tarafa çekilmiş olup; yerin kuzey semtinde açık

yerler kalmış, demişlerdir. Lâkin araştırıcılara göre, soğukluk ve

sıcaklık, sadece güneşin yakınlığı ve uzaklığı değildir. Belki güneş

ışınlarının dik gelmesi sıcaklığı, kırık gelmesi sıcaklığın azlığına

sebebtir. Nitekim yukarıda açıklanmıştır.

Kara ile deniz ikisi bir küre olduktan sonra, asırların geçmesiyle

rüzgârların esmesi, sellerin akması, açık araziye tesir edip; vâdiler,

dağlar, inişler-çıkışlar oluşmuştur. Deniz suyu hareket ettikçe alçak

yerlere inip, toprak üzerinde yer yer göller ve gölcükler kalmıştır. Şu

halde güneşin etekte bulunması, kara parçalarının kalmasına tek sebeb

bilinmeyip, sadece önemli sebeb bilinmiştir. Zira ki Amerika'nın yarısı etek

noktasının (oğlak dönencesinin) altında kalmıştır. Vallahi a'lem.



İkinci Madde



Su unsurunun değişik vasıflarını ve isimlerini; deniz iken buhar, bulut,

kar, yağmur, menba, dere ve nehir olmasını ve onunla bitki hayvan ve insan,

belki bütün madenler ve özlerin hayat bulmasını ve yine suyun buhar olup

aslına dönmesini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar ve filozoflar ittifak üere demişlerdir

ki: Toprak unsurunu kuşatan su unsuru ki, o, bahr-i muhittir. (Okyanusların

genel adı, bahr-ı muhit'tir.) O tek bir deniz iken, çeşitli imkanlara

nispetle muhtelif denizlere bölünmüştür. Cihanın dört yönüne nispetle,

dört kısım bulunmuştur. Bunlar: Doğu okyanus, batı okyanusu, güney

okyanusu ve kuzey okyanusudur. Bunların her biri kendi sahillerine bitişik

olan memleket ve beldelere izafetle nispet kılınmıştır. Nitekim güney

okyanusuna: Çin okyanusu, Hint okyanusu, Acem okyanusu, Fars okyanusu,

Umman okyanusu, Arap okyanusu, Habeş okyanusu, sudan okyanusu denilmiştir.

Su unsuru, ateş tabakasına nispetle beşinci tabaka sayılmıştır. Güneş

şuasının sıcaklığıyle, deniz suyunun ince parçaları havaya yükseldiğinden;

ateş, hava ve toprak parçalarıyle karışmış olan kesif parçaları kalıp,

tadı böye acı ve tuzlu bulunmuştur. Yukarıda açıklandığı üzere, deniz

sularından güneş vasıtasıyle havanın içinde buhar, bulut, kar ve yağmur

olup, yere indiğinde, yavaş yavaş kaynaklar ve nehirler olup ve ondan

madenler, taşlar, bitkiler ve ağaçlar nasiplenip, bütün hayvanlar ve

insanlar, hayat ve can bulur. Cümleye hayat verdikten sonra kalan fazlası

büyük nehirler olup ve ondan madenler, taşlar, itkiler ve ağaçlar

nasiplenip, bütün hayvanlar ve insanlar, hayat ve can bulur. Cümleye hayat

verdikten sonra kalan fazlası büyük nehirler oup, denizlere dökülür. (Su

ile her şeye hayat veren Allah münezzehtir.) Deniz suyu, bir dahi havaya

komşu olduğunda, yine letafet ve halavet bulup, hoş ve tatlı su our. Deniz

suyu bu minval üzere dolap gibi sürekli devr edip, denizlerden giden

buharlara karşılık, denizlere nehirler gelir. Bunun için yükselen

buharlarla, denizlere eksiklik gelmez. Nehirlerin karışmasıyle de

denizler artmaz. Deniz suyu acı ve kesifken, havanın komşuluğuyle tatlılık

ve letafet bulur. Lâkin güneşin sıcaklığıyle ısınmış ola toprağa

karışmasıyle renkler, tatlar ve nitelikler kazanıp, tuzlu ve sıcak olur.

Zemzem suyu, bütün hastalıklara devadır. Tatlı suyun faydaları çoktur. Ama

susuzluğu gidermesinden büyüğü yoktur. Su unsurunun dahi, ötekiler gibi

rengi olmayıp, karıştığı nesneye dönüşür, onun tabiatını alır. Mesela suyun

karıştığı nesne sirke ise, su sirke olur. Bal ise, o da ba olur. Mutlak su

iken bütün renkleri ve tatları kabul eder. Bütün kirleri ve yağları

yok edip, akar gider. Yunan filozofları bahr-i muhite, okyanus derler. Muhit

okyanus, yumurtanın beyazının kendi içinde sarısını kuşattığı gibi, dönücü

olan toprak unsurunun çoğunu kuşatmıştır. Toprak küre, denizden yer yer

ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkan yerlerin dörtte biri meskûn, yeni dünya

(Amerika) ve binlerce ada mamur nice nâm ve nişan ile şöhret bulmuştur Bu

dörtte bir meskûn yerlerde olan küçük denizler, o büyük okyanusun

artıklarından yer yer birer göl emsali kalmıştır.O küçük denizlerin en

büyüğü Hazer denizidir ki, okyanusa bitişik değildir. Bu, güney

okyanusundan kuzeye dolanıdır. Devredici değildir. Kuzeyinde Hazer

şehirleri, Mongay ve Türkistan bulunur. Doğusunda, Harezm, Taberistan ve

Cürcan'dır. Güneyinde Ca dağları ve Keylan'dır. Batısında Şirvan, Dağistan

ve Ezderhan'dır. Bu denizin adaları çoktur. Lâkin hiçbirinde imaret yoktur.

Zira ki çok dalgalı ve çabuk helak edicidir. En derin yeri yüz kulaç

gelmez. Cezri ve meddi olmaz. Bu denizin çevresi, yaklaşık üçbin mil mesafe

ölçülmüştür. Uzunluğu, yaklaşık sekizyüzelli mildir. Genişliği doğudan

batıya, altıyüz mil bulunmuştur.

Kulzüm, bir şehrin ismidir ki, deniz sahilinde bulunmuştur. O deniz, o

şehre nispet kılınmıştır. Okyanusa bitişik olduğundan, cezri, meddi ve

dalgalanması okyanusa benzer. Firavn askeriyle onda boğulmuştur.

Kızıldeniz ile Yemen arasında bir büyük bağ bulunur. Kızıldenizin uzunluğu

ve genişliği Hazer kadardır. adalarının çoğu mamur ve meskûn bulunmuştur.

Geçişi kolay ve nâdiren helak edicidir. Derinliği, ikiyüz kulaçtan fazla

bulunmuştur. Ona bitişik olan Narencek ve Habeş denizinin yolcuları, güney

kutbunu görüp, kuzey kutbunu görmezler. Zira ki, ekvatorun güney semtinde

bulunurlar.

Bahr-i Rum ki, Akdeniz'dir. O, batı okyanusundan çıkmıştır. Doğuya doğru

gelip, Dimişk'e (Şam) değin akmıştır. Bu denizin uzunluğu batıdan doğuya,

yaklaşık altı aylık yoldur. genişliği güneyden kuzeye aynı ölçüde değil,

bazı yerleri dary, bazı yerleri geniştir. Batı tarafından genişliği,

yaklaşık yediyüz mildir. Ortası ikibin mildir. Doğu tarafı bin milden

ziyade ölçülmüştür. Bu denizin kuzeyinde: Endülüs, Yunan, Firenk, Rumeli ve

Anadolu memleketleri bulunur. Doğusunda: Halep, Şam ve Kudüs eyaletleri

vardır. Güneyinde: Mısır, Libya, Tunus ve Cezayir memleketleri vardır.

Batısında: Batı okyanusu bulunur. Bu denizde çok adalar vardır ki, meskûn

ve mamurdur. Kur'an'da yazılmış olan iki denizin birleşmesi durumlarının, bu

denizin bulunduğu meşhurdur. Bu denizin memleketleri büyük, geçişi kolay,

sahilleri meskûn, adaları mamur, faydaları çok yararlı bir denizdir.

Mıknatıs taşı ve mercan ancak onda oluşur. Bir gün bir gecede med ve cezri

dörde ulaşır. Derinliği, üç kulaçtan fazla değildir.

Bahr-i Esved ki, Karadeniz'dir. O, İstanbul'a, dört-beş saat mesafe bir

boğaz içinden gelip, o Belde-i Tayyibe önünde iki denizi birleştiği yere

dökülür. Oradan Akdeniz'e dahil olur. Akdeniz ise, Sebte boğazından batı

okyanusu ulaşır. Karadeniz boğazının doğusunda, yüksek bir dağ üzerinde

olan uzun mezar, Yuşa nebinin kabridir, derler. Karadeniz, doğudan batıya

dolanır. Hazer'den daha geniş ve derindir. Kuzeyinde: Akgerman, Kefe, Aak

ve Abaza şehirleri vardır. Doğusunda: Fas ve Gürcistan kaleleri ve Rize

bulunur. Güneyinde: Trabzon, Giresun, Sinop ve Ereğli eyaletleri vardır.

Batısında, İstanbul, Karaharman ve Tuna nehridir. Bu denizin ortasında

adaları yoktur. En derin yeri, üçyüz kulaçtan çoktur. Doğudan batıya giden

gemilere kolay geçit verir. Batıdan doğuya gelen gemileri çoğunlukla helak

eder. Bu denizin çevresi, yaklaşık beşbin mildir Uzunluğu, yaklaşık

binbeşyüz mildir. Genişliği güneyden kuzeye yani Sinop'tan Kefe'ye,

yaklaşık yediyüz mildir. Uzunluk mesafesi doğudan batıya, kırkbeş günlük

yoldur. (Denizlerin yaratıcısı münezzehtir.)



Üçüncü Madde



Denizlerin çeşitli hareketlerini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar ve filozoflar ittifak üzere

demişlerdir ki: su unsuru olan denizlerin muhtelif hareketleri vardır.

birinci hareket, aşağıya doğru olan harekettir. bu su unsuru, toprak

unsuruna bitişik olduğundan, tabiatı gereği yer gibi, merkez tarafına

harekettir. Bu irinci hareket, tabiî olan süflî harekettir. İkinci hareket,

rüzgârların hareket ettirmesiyle olan dalgalanma hareketidir. Üçüncü

hareket, doğudan batıya harekettir. Bütün denizciler katında denenmiş ve

sabittir ki, okyanusun doğudan batıya akması vardır. Meselâ Akdeniz'in sebte

boğazından okyanusla batıya doğru Amerika'ya birbuçuk ayda varırlar. Dört-

beş ayda ancak doğuya doğru gelirler. Portakal (Portekiz) tayfaları

okyanusla Amerika'dan geçip, yeraltından Hint'e gidip gelirlerken,

okyanusun doğuya hareketini seyretmişlerdir. Bu hareket, Akdeniz'de de

tecrübe olunmuştur. Bu hareketin sebebi büyük feleğin günlük hareketinden

bilinmiştir. Zira ki, okyanusa gizlice tesir edip, felekler gibi onu dahi

döndürür bulunmuştur. Dördüncü hareket, kuzeyden güneye harekettir. Bu

hareket ahi denizcilerin tecrübesiyle ispat olunmuştur. Bu hareketin sebebi,

kuzeyde toprağın bir miktar yüksek oluşundandır. O taraflarda nice büyük

nehirler vardır ki denizlere akar bulunmuştur. Nitekim Don nehri Azak

denizine, Tuna nehri ve sair nehirler Karadeniz'e dökülür. Kuzey taraf

güneşten uzak ve soğuğu şiddetli olduğundan, onda çok sular oluşup, güney

semtine akar gider. Beşinci hareket, yayvan harekettir. Bu hareket

Akdeniz'de olur. Bu hareketin sebebi, doğuya yönelik harekettir ki,

burunlara ve körfezlere rastlayıp geri gelir. Böylece o sahillerde yayvan

hareket meydana gelir.

Altıncı hareket, med ve cezir hareketidir. Bu hareketle deniz suları

tereddüt üzere sahillere gelip, altı saat kadar durup, yine geri gider.

Bunun sebebi konusunda filozoflar ihtilâf etmişler: Çoğu demişler ki: Bu

âlemdekilerin çoğu dört unsurdan bileşik, akıl ve ruh ile kaim ve bir tek

nefs ile hareket eden ve duran bir canlıdır ki, bir hareketi dahi med ve

cezirdir. Bazıları demişlerdir ki: Med ve cezir, okyanus içinde olan

hayvanların ve etrafında olan ruhların teneffüsünden olur. Bazıları

demişlerdir ki: Me ve cezir, güneşin hareketine oluşan rüzgârların

hareketinden vücuda gelir. Bazıları da, med ve cezri, ayın tesirine isnat

etmişlerdir. Nitekim yukarıda açıklanması geçmiştir.

elhasıl her şeye ve her işte nice hikmetler ve faydalar olmakla, bu su

unsurunun sürekli hareketi dahi mânâsız olmayıp, zımnında nice faideler

vardır. Önce deniz, hareket ettiğinden dolayı kokuşmaz. Zira ki,

hareketiyle kokuşma gider. Meselâ bir kimse güneş yönüne itidal üzere

yürüyüp gelse, bu işi tecrübe ile anlar ve şüphesi kalmaz. Zira ki, güneşe

karşı ayakta duran, oturan kadar sıcaktan etkilenmez. İkinci olarak, med ve

cezir ile deniz suyu temizlenir. Zira ki durgun su, çoğunlukla pis ve

bozulmuş olur Halbuki hareketli denizde pislikler eğlenmeyip, etrafına

çıkıp, suyu temiz kalır. Üçüncü olarak, bu med ve cezirin gemilere genel

kolaylığı vardır. Zira bazı iskeleler vardır ki, medsi onlara yaklaşma ve

girmek mümkün olmaz ve cezir zamanında gemiler kolaylıkla çıkar, çakılıp

kalmaz.

SuFi
05-03-2009, 18:48
Dördüncü Madde



Denizle karanın değişimini ve birbirinin yerini almasını bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar ve astronomlar demişlerdir ki: Deniz

ile kara yer değiştirirler. Zira ki zamanların geçmesiyle sulardan toprakta

nice sebeble büyük değişiklikler hâsıl olur. Evvela toprağın bazı yerleri

çorak ve kuru olmuşken, denizden ona itidal gelir ve tam tersi olur. Bu

bakımdan toprak, hayvan ve insana benzer. Kâh civan kâh elden ayaktan

düşmüş pîr olur. İkinci olarak bazı yerler açıkken, denizle örtülür. Kâh

deniz altındaki yerler açılıp, mamur olur. Zira ki, denizin hareketi,

felekî cisimlerin kuvvetinden çıktığında ve kâh fırtına ve tufanı harekete

geçiren yıldızların bakışları, denizin hareketine uygun gelmekle, deniz

haddinden fazla azar. Sahillerini geçip gider. Kâh bir ülkeyi basıp örter

ve kendine mahsus eder. Kâh bir başka kenarından çekilip, yeri açar ki, güya

insanlara o yeri bahşeder. Üçüncü olarak, karaya bitişik bazı yerler,

günlerin geçmesiyle ada olmuştur. Kıbrıs gibi. Bazı büyük adalar da karaya

bitişerek, eyaletlere katılmıştır. Dördüncü olarak, güya ki deniz, verdiği

yerlere mükâfat için bazı şehirleri ve adaları alıp, Azak denizi etrafında

olan Pira misalî, nice şehirleri basıp dibine salmıştır. Bu yönden derler

ki: Eskiden Sebte boğazından beri olan akdenizin yeri, kara iken Yunan

arazisi idi. Bundan sonra zamanların geçmesiyle batı okyanusu azıp, o

boğazı açıp, o arazide geçip, hâlen olduğu yerlere gelmiştir. Atlas denizi

kenarında, aşağıda bir büyük ada varken, bir tarihte yine batı okyanusu

azıp içine almıştır. Onun için denizin derinliğini ölçenler, o tarafı

ölçerlerken, dibini balçıklı ve otlu bulmuşlardır. şimdi bu delalet eder

ki, o er sonradan deniz tarafından basılmıştır.

İmam Fahrüddin Razi (Allah ona rahmet etsin) demiştir ki: Binlerce yıl önce

şimdi mamur olan dünyanın dörtte biri deniz suyuyle dolu ve örtülüydü. Onun

bu görüşü doğrudur ki, taşların çoğu kırılsa, su hayvanlarının parçaları

ortaya çıkar. Zira ki, su altından çıkan yapışık çamurdur ki, güneşle

taşlaşmıştır.

Mesudî, mürüc adlı kitabında yazmıştır ki: Deniz suları devirlerin

geçmesiyle hareketli, seyyal ve seyyardır. âkin kapladığı yerin

genişliğinden ve yavaş hareketlerinden intikalleri his olunmayıp, eski

yerlerinde sâkin sanılır. Nitekim Hazreti Halit Bin Velit (Allah ondan razı

olsun) Hazreti Ebubekir (Allah ondan razı olsun) hazretlerinin halifeliği

zamanında Hîre fethine varmıştır. Necef'e erişmiştir. Hîrelilerden

abdülmesih adlı bir ihtiyar görüp, ondan şaşırtıcı haberler sormuştur ve

acaip haberlerinden biri budur ki: Ben yetiştiğimde Far denizinin (Basra

körfesi) senindi şim indiğin yere ulaşıp, dalgaları şu anda ayaklarıın

bastığı yerde çırpınırdı. Gemiler, ind ve Hint mallarıyle buraya gelip,

giderdi. Mesudî demiştir ki: halen deniz ile Hîre'nin arası nice

merhaledir. necef'e varanlar ihtiyarın doğruluğunu bilmiştir.

Filistin ile Kıbrıs adası arasında bir yol vardı ki, Filistinliler karadan

Kıbrıs'a giderlerdi. Sebte boğazında taşlardan yapılmış, uzunluğu oniki mil

sağlam bir köprü vardı ki, buradan endülüslüler batı tarafına, batıdakiler

vde Endülüs'e geçerlerdi. Rum denizinin (Akdeniz) suyu, o köprünün altından

akıp, okyanusa dökülürdü. Bundan sonra günlerin geçmesiyle, o köprüyü örtüp,

çevresini ile basmıştır. Halen o denizin safa ve sükûnu vaktinde, o köprü

görünür, derler. Bunlara benzer binlerce belirti vardır ki, deniz sularının

batıdan doğuya akışını delâlet eder.

Hint meliklerinin en eskisi büyük Brahman'dır. İşin hikmetini o bilip,

söylemiştir. Yüksek cisimlerin, alçak cisimlerde olan tesirlerini

açıklayarak, ilk başlangıcı ispat etmiştir. Hind ve Sind adlı kitabında,

hikmet bilimlerinin usul ve füruunu yazıp, demiştir ki: Güneşin doruğu, her

burçta ikibinyüz sene seyredip, yirmibeşbin ikiyüz güneş yılında ybir

devresini tamamar. Vakta ki güneşin doruğu kuzey burçlarından güney

burçlarına geçer; yerin imareti dahi kuzeyden güneye değişir. Zira ki, bu

mamur yer, denizle dolup, halen denizle dolu olan yerler, meskûn ve mamur

olur. iddia etmiştir ki, güneşin doruğunun her devresinde bir kere

dünyadakiler yok olup, yeniden vücuda gelir. Mesudî demiştir ki: Şu halde,

güneşin eteğinin deniz sularını çekmesi, bu kaide üzerine mebnidir. Çünkü

doruk ve eteğin yer değiştirmesi yavaştır. Mamurun harap olması ve başka

bir âlemin vücuda gelmesi dahi, defaten değil, tedricendir. O halde mademki

güneşin eteği güney burçlarındadır; güney, kuzeyden daha sıcak olup, o

sıcaklık, bu rutubeti o tarafa çekip, su unsuru dahi o semte gider. Sürekli

olarak, yerin imârâtı, güneşin doruğunun yer değiştirmesiyle farz olunup;

güney burçlarına geçmesi halinde, imaret dahi o tarafa geçer.

Bütün bunları yazmaktan muradımız, itikat için değildir. Belki hakîm ve

yaratıcı olan Allah'ın, şaşırtıcı sanatlarını ve garip hikmetlerini, ârif

olanlar her şeyi kendi vücudunda bulup, kendini tanımaya nâil olmakla,

Hak'kı tanımaya erişip, her dileği kendi gönlünde hâsıl olmak içindir.



Beşinci Madde


Denizin, kara ve denizdekilere menfaat ve faydalarını ve kendi içinde

bulunan bazı hayvanların bazı vasıflarını bildirir.



Ey ziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Bütün denizlerin suyu

acıdır. Lâkin okyanusun kuzey sahillerinde ve güney sahillerinde olan

suları, içilecek kadar tatlıdır. Bunun sebebi budur ki, o iki kutubun

dağlarından büyük nehirler ve çok seller akıp, o sahillerden, o iki denize

dökülür. O iki yerin tepe noktalarından güneş uzak olduğundan tesiri az ve

sıcaklığı zayıf olur. O iki denizin lâtif su zerrecikleri, havaye

çekilmeyip, suları letafeti üzere kalmıştır. Şu halde bu iki deniz ile

gemilerin getirdiği yük, acı denizlerle getirdiği yükün yarısı kadar ancak

gelir. Zira ki, acı suyun cevherî kesif olduğundan, ağır gemileri taşımak

için kuvvet bulur. Ama tatlı suyun cevheri talif olduğu için, ağır gemileri

taşımaya gücü olmayıp, batırır. Tatlı su içinde yüzmek, acı su içinde

yüzmekten kolay gelir. Zira ki, kesif araçları yarmaktan, latif parçaları

yararak hareket daha kolaydır. Onun için tuzsuz denizlerin dalgaları,

tuzlularınkinden büyüktür.

Deniz sularının acı olmasında faydalar çoktur. En belirgini budur ki: Kendi

kesafet bulup, selametle gemiler sahillere gidip, geleler. Kokusu latif

olup, içinde bulunan yaratıklar, onun kokusundan helak olmayıp, selamet

kalalar. Zira ki, durgun su tatlı olsa, uzun bekleyişte kokuşup, kokusu

helak edici olur. Hak Taâlâ inayetiyle denizleri dahi insanı emrine

vermiştir ki, onların içinden çeşitli taşlar; inci, mercan ve mıknatıs ve

anber ve nice faydalı sünger ve çeşitli taze etler çıkartılır. Yeryüzünde

olan yaratıkların çeşidinden çok, denizde de yaratıklar bulunur. Lâkin su

unsurundan, hava unsuru lâtif olduğu için hava ile beslenen kara canlıları,

su ile beslenen deniz canlılarından daha latif, daha zarif, daha güzel ve

daha şereflidir.

Deniz hayvanları genellikle iki kısım olmuştur. Bir kısmının akciğeri

olmaz, balık çeşitleri gibi ve hava teneffüsüne ihtiyacı kalmaz. Zira ki,

tabiatı suya göre yaratılmıştır. Bu kısım, nefessiz bulunduğu gibi, sessiz

ve sedasız bulunmuştur. Zira ki, hava teneffüsü, ses ve seda, akciğerde

bulunan buru iledir. Bunun için ciğeri olmayan canlıların ne teneffüsü

olur, ne sesi gelir. Bir kısmının ciğeri olduğundan hem teneffüs eder, hem

ses ve seda verip, kurbağa gibi söyler. Balık cinsinden bir cins balık

olur ki, cüssede insan misali ve son yarısı çataldır. Tabiatı, deniz

yaratıklarıyle cenk ve savaştır. gerçi cüssede üç adam kadardır. Lâkin

deniz hayvanlarının hepsine galip bulunmuştur. O, timsah namıyle

isimlendirilmiştir. Deniz hayvanlarının en büyüğü hût'tur. (Balina) ki,

büyük gemilerden daha büyük görünmüştür. Hak Taâlâ, hikmetiyle deniz

hayvanlarının, kara hayvanları gibi, bazısını yiyici ve bazısını yenici

edip, yenilenin neslini çok yaratmıştır. Ta ki, münkariz olmayıp, devam

etsin. Denizin dibinde sâkin sadef namında bir hayvan vardır ki, baharın

ortalarında denizin yüzüne çıkıp, ağzını açıp, nisan yağmurundan beş-on

damla alıp, yine denize dalıp, o damlalar inci olur. (Bâri ve yaratıcı

Allah münezzehtir.)

Altıncı Madde


Denizin faydalarından olan gemilerin, çevreye ve sahillere seyir ve

seferini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Hak'kın inayetiyle

denizin menfaatlerindendir ki, deniz yüzünde gemiler, her yönün uygun

rüzgârıyle, istenilen yönlere süratle seyredip, nice bin devenin ve katırın

nice bin güçlük ve meşakkatle, nice günler ve aylar içinde nice köy ve

şehirlere götürdüğü, nice bin kantar ağır yükleri, kolaylıkla yüklenip, az

aman içinde, nice bin uzak sahillere nakledip, götürürler.

Akdeniz ve Karadeniz'de sefer eden müslümanlardan gemi kaptanları,

gemilerin yürüyüşü için otuziki rüzgâr tabir ve taksim edip, hepsini on

aded ismiyle açıklamışlardır. Kuzey rüzgârına yıldız, güneye kıble, doğuya

gündoğusu, batıya batı, kuzeyle güney arasına poyraz, doğu ile güney arasına

keşişleme, güney ile batı arasına lodos, batı ile kuzey arasına karayel,

demişlerdir. Sonra bunların her ikisi arasına orta ve her biriyle orta

arasına kerte yani dört ıstılah yapıp, kertelerin her birine izafetle tayin

ederek; mesela, yıldızın poyrazdan yana kertesi deyip, otuziki rüzghar

bilip, hepsini pusula ile bulup, aslına yetmişlerdir ve her rüzgâr ile bir

semte gitmişlerdir.

Güney okyanusunda gelenlerle sefer eden Çinliler ve Mazinliler, Hintliler ve

Sindliler, Arap ve Fars gemicileri; otuziki rüzgârı, yakın yönüyle onbeş

doğma yeri ve iki kutup, hepsini onyedi isimle, doğma yönlerinin karşısını

batma yeri ile isimlendirmişlerdir. Ve bu onyedi sabit ıldızdan onyedi

yıldız ismidir ki, onları ıstılah edip, onbeşinin doğa ve batma yerlerine

ve iki karşılıklı kutba gitmişlerdir. Kuzey noktasından başlayıp, doğu

yönünden, güey noktasından tertip ile itibar etmişlerdir. İlk olarak kutup

noktasıdır ki, batıdır. O kuzey kutbu yakınında bulunan yıldızdır ki,

astronomlar ona: Cedî derler. O tarafın rüzgârı, asıl itibar olunmuştur.

Bundan sonra ferkadan, na'ş, nâka, ayyuk-u azam, nesr-i vâki, simak-ı

râmih, süreyya ve nesr-i tair'dir. O nokta doğu yönünde olduğundan, ona:

alî doğma yeri dahi derler. Bundan sonra: Cevzâ, tir-i yemânî, iklil, kalb-

i akrep, fariseyn, süheyl, silbar ve kutb-u cenubî doğma yerleri ki, ona

kutb-u süheyl dahi derler. Bu semtin rüzgârı dahi asıldır. Batı yarım, yine

anılan yıldızların batma yerleri ile isimlendirilir. Kutb-u sühelyden

sonra: Silbar, sühely, fariseyn, akrep, iklil, tir, cevza ve tair batma

yerleridir ki, aslî batma yerleridir ki bunlarla otuziki yönden esen

rüzgârları pusula ile bulup, her biriyle karşı yönüne seyr ve sefer

etmişlerdir.

Pusula, bir yuvarlak mukavvadır ki, onda otuziki rüzgâr yazılıp, bir kutu

içine konulmuştur. O taksimâtın birinde kuzey noktası siyah ile işaret

kılınmıştır. O kutuya ibre evi denilmiştir. Kuzey ibresinin tepesi mıknatıs

ile mıknatıslanmıştır. Kutunun merkezinde bulunan milin tepesine ibrenin

ortası konulup, kutunun ağzı cam kapatılmıştır. Ta ki kutunun içine rüzgâr

yol bulmaya ve ibrenin hareket ve duruşuna engel olmaya. Şu halde kutunun

kuzey noktası, haritanın kuzey noktasına uygun konulsa; ibresi kuzey

noktasından onbir derece batıda durduğundan, kutu ile haritanın kuzey

noktası ibreden onbir derece doğuda bulunsa, bununla gemicilere bütün yönler

belirli ve bütün rüzgârlar anlaşılmış olup; ne taraftan gelip ne tarafa

gidecekleri ortaya çıkmış ve açıklığa kavuşmuş olur. Zira ki pusula ibresi,

kuzey noktasından batı tarafa onbir derece farklı durur. Denizciler, çoğu

gece ve gündüzlerde dağların tepesini bile göremezler. Bu durumda, onlara

nispetle güneş ve yıldızlar, denizden doğup yine denizde batar. (Denizleri

emrimize veren Allah münezzehtir.)

NAZM

Keşti-yi sâyiri san vakt-i şitab

Bâd-ı bandan kanat açmış mürgab

Havf dursun, nedir ol zevk-ü safa

K'olasın tair-i ruy-u derya

ittikâ eyleyesin bâlina

Bakasın âyine-i sîmîne

Olasın pâre-i bâd ile vezan

Edesin hayli sevahil seyran

Olup âsude-i berduş-u heva

Gezesin âlemi bî minnet pâ

(Seyreden gemiyi sür'atlendiği vakit, yelkenden kanat açmış ördek san.

Korku dursun, o sevk ve safa nedir ki, olasın deniz yüzünde olan. Koluna

dayanasın, gümüş aynasına bakasın, rüzgâr parçasıyla hareketli olasın. Hayli

sahiller seyredesin; âsude ve berduş olup, ayağa minnet etmeden gezesin

âlemi.)



Yedinci Madde



Su tabakasının kalınlığı bulunan denizlerin derinliğini, okyanusların

büyüklüğünü ve kara ve deniz küresinin gemi ile seyr ve dolaşımını bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar, denizlerin derinliğini ve yüz ölçümünü

defalarca inceleyip, ittifak üzere demişlerdir ki: Su tabakasının kalınlığı

bulunan denizlerin derinliği, defalarca teftiş ve tecrübe olunmuştur. Dört

denizin derinliği yukarıda bildirilmiştir. Batı okyanusunun derinliği,

dörtyüz kulaçtır. Almanya ve Portekiz taraflarında okyanusun derinliği,

çoklarınca, altmış zira ancaktır. Oldukça derin olan yerlerini, yüz

zira'dan eksik bulmuşlardır. Lâkin kuzey taraflarıda okyanusun derinliği,

dörtyüz kulaçtan fazladır. Güney okyanusunun derinliği, Sudan, Habeş ve

Umman taraflarında, altıbin kulaça yakındır. Acem, Hint ve Çin ve

Tataristan taraflarında, bazı erleri beşyüz kulaçtan fazla, bazı yerleri

altıyüz kulaçtan çok bulunmuştur. Kuzey okyanusunun derinliği, bazı

yerlerinde üçyüz kulaç ve bazı yerlerinde dörtyüz kulaçtır. Amerika

etrafında okyanusun derinliği, kuzey taraflarında dört - beşbin kulaç

kadardır. Güney taraflarında yedibin kulaçtan fazla ölçülmüştür. Okyanusun

yerin altında olan ortalarında, oldukça derin olan yerleri sekizbin

kulaçtan az ölçülüp kesinlikle bilinmiştir. Nihayet denizlerin

derinliğindeki en yüksek dağlar, ikibuçuk fersah mesafesindedir. Nitekim

okyanusun içinde olan yüksek dağların tepeleri görünmüştür. Onlara, adalar

denilmiştir.

Okyanusların yüzölçümü, orta bir rüzgâr ile doğudan batıya, bir gün bir

gecede yüz mil kadar gemi yürüyüşü bulunmuştur. Buna: Bir mecrî denilir. On

günde bin mil ve bir ayda üçbin mil miktarı deniz mesafesi katolunur. bu

minval üzere sekiz ayda, yerküreyi tamamen dolaşmak mümkün bilinir. Zira

ki, deniz ile kara, yumurta misali tek bir küre hükmünde farzolunup,

geometrik delillerle yerkürenin kuşağı yirmidörtbin mil mesafe kıyas olunur

ki; sekizbin fersah mesafe bulunur. Nitekim hicrî tarihin dokuzyüz

yirmiyedi senesinde Macellan namında bir kaptan, yüzon kimse alıp, iki gemi

ile Sebte boğazına gelmiştir. Batı okyanusunun sahilinde Sivilya limanından

çıkıp, güneşin batışını gözetip, uygun bir rüzgâr ile otuzsekiz gün

seyredip, tamam dörtbin bil okyanusun sahilinden uzaklaşıp, bir ada

bulmuştur. bundan sonra batı ve güney arasına otuzüç gün gidip, yeni

dünyanın (Amerika) güneyi yakınında Avret burnu adlı adada nice gün

dinlenip, oradan yine batı ve güneye doğru otuz gün dahi gidip, yeni

dünyanın güney tarafına yetmiştir. Bir ay kadar orada dinlenmiştir. Sonra

yeni dünyanın güneyini tamamen kırk gün içinde geçip, sonunda yine karaya

çıkıp, nice günler orada dinlenmiştir. oradan tamam altmış gün batı ve

kuzey arasına gitmiştir. Orada boş bir ada görüp, oraya çıkıp nice gün

dinlenmiştir. Sonra, önceki gibi günbatımını gözetip, doğru batı tarafına

ve bir itibarla doğu tarafına gitmiştir. Bize nispetle, yerkürenin altı

olan batıdan doğuya geçip, Hint adalarına yetmiştir. Yerin altından gidişi

sırasında, birçok adalara uğrayıp, her birinde nice renkli taşlar, çeşitli

parçalar ve kokular ve hudutsuz karanfil, zencefil, tarzın alıp, Hint'in

güneyine gelip, Hindistan'a can atmıştır. Oradan Hint deniziyle, Acem, Arap

ve Habeş ülkeleri güneyinden yine okyanusla geçip, Kamer dağları ve Sudan

güneyinden gidip, batı ülkeleri ve Sebte şehirlerinin batısı semtinden

geçmiştir. Sebte boğazı karşısına geldiğinde, mal yüklü gemisi batmıştır.

Kendi gemisi, yetmiş kimse ile selamete yetmiştir. Böylece dokuzyüzotuz

senesinde yine sivilya yakınında Senlüka limanına gelip, kendi yerinde

karar etmiştir. Seferinin süresi, üç seneden ondört gün eksik olmuştur. Bu

müddet içinde ellibin mil deniz kat etmiştir. Çünkü Macellan kaptanın gemisi,

düz bir hat üzere seyr etmeyip, kah güneye ve kâh kuzeye salmıştır. Onun

için o kaptan, sekiz aylık deniz mesafesini, onaltıbuçuk ayda ancak

seyredip, yerküreyi dolanarak, âlemde kam almıştır. Bu sürenin kalan

günlerini, sefer esnasında, şehirlerde ve adalarda alış-verişle geçirip,

kalmıştır. Çünkü yeraltından seyr ve sefer edenlerin ilki, bu kaptan

olmuştur. Onun için yeryüzünde bu nâmla meşhur bulunmuştur. ispanya kralı

ondan hoşlanıp, yanına almıştır. O gemiyi, bir yüksek tersane yaptırıp, onu

kırmızı çuha ile örttürmüştür. Yerküreyi seyr ile tamamen dolaşıp Adem'den

beri olmamış bir iş etmiştir, diye, o ülkede olanlar, o gemiyi ziyarete

gitmiştir. Denizlerin durumları bununla nihayete yetmiştir.

Aşağıdaki daireler bu durumları açıklamaktadır.

SuFi
05-03-2009, 18:49
24-BÖLÜM



ALTINCI BÖLÜM


Toprak unsurunun mahiyetini, keyfiyet ve durumlarını, sükûn ve kararını,

parçalarını korumasını, vâdi ve dağlarını; yerkürenin iki tabakaya

bölünmesini ve yeni dünyanı ortaya çıkmasıyle çizilişini; kaynakların

fışkırmasını ve yerin sarsılmasını dört madde ile hâkimâne açıklar.



Birinci Madde


Toprak unsurunun mahiyetini, faydalarını, özelliklerini, keyfiyetini,

durumlarını ve görünüşünü; vadilerini ve dağlarını, sükûn ve kararını,

parçalarındaki çekiciliği bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar ve astronomlar ittifakla demişlerdir

ki: Dört unsurdan dördüncüsü ve esası toprak unsurudur ki, o, bir basit

cevher; keyfiyet ve tabiatı soğuk ve kuru olduğundan, diğer unsurlara

muhaliftir. Mutlak ağır ulunduğundan, tabiî yeri unsurların altı olup,

kendi parçalarını çekme ve kurumayla yerinde sükun ve karar etmiştir. Bu

toprak unsuru, bir tek yüzeyle çevrili küre bir cisimdir.O kürenin merkezi,

âlemin merkezi ve bütün ümmetlerin ayağının altıdır. Yüzeyi, vâdiler ve

dağlarla girintili-çıkıntılı olup, üzerinde bulunan su küresi ve hava

küresinin alt yüzeylerine temas etmiştir. Felekler ve unsurlar, yerkürenin

etrafında hareket edici olup, feleğin dönüşü, o süratli hareketiyle bu

unsuru her yönden ortaya itip, sâkin tutmuştur. Nitekim bir şişe içine bir

taş konulup, o şişe sürat ve kuvvetli döndürülse, o taş, şişenin ortasında

hareket etmeyip sâkin olur. Bunun gibi yer, feleğin ortasında sâkin olur.

Bir karar üzere karar etmiştir. Gerçi bazıları demişlerdir ki, yerküre, hem

güneş etrafında, hem kendi etrafında daima hareket edicidir. Felekler ve

yıldızlarsa, sürekli sâkin ve sâbit olup, ancak yerin dönmesiyle dönücü ve

hareketli sanılmıştır. Nitekim yürüyen bir gemiye binmiş olan kimseye,

denizin sahili hareket ediyor görünür. Bu konunun bir miktarca

açıklanması, dokuzuncu bölümde, yeni astronomi nâmıyle beyan olunacaktır.

Lakin bu görüş, zayıf ve çoğunluğa aykırı bulunmuştur. Çünkü bu kitapta

Alemin durumlarını açıklamaktan muradımız, ancak cihanın yaratıcısını

tanımaktır, cihan değildir. Şu halde âlem, ne yapıda olursa olsun ve ne

yöne hareke kılarsa kılsın, hepsi o göklerin ve yerin yaratıcısının

kudretinin kemâline ve azametine delalet eder. Bizlere de lazım olan ancak

bu ibret bakışıyle kemâl kazanmaktır.

Toprak unsuru da, ötekiler gibi, oluşu ve bozuşumla çeşitli suretler

bulmaya kabiliyetlidir. Zira ki, kendi yerindeyken bile, diğer unsurlara

dönüşüp, başkalaşır. Bu toprak unsurunun soğukluk ve kuruluğunun birlikte

bulunmasına sebeb, katılık ve yapışma olduğundan; sırtı canlılara yer ve

sığınak, karnı maden ve bitkilere başlangıç ve kaynak bulunmuştur. Şeklinin

küre olduğu nice delillerle ispatlanmıştır. Bütün yeryüzünde ikibuçuk

fersahtan ziyade yüksek dağ olmadığı yakinen bilinmiştir. Çünkü dağların en

fazla yüksekliğinin yerin çapına oranı, bir arpa eninin bir ziraa oranı

gibidir. Şu halde bu dağlar, yerin küre olmasına mâni değildir. Mesela bir

yuvarlak elma üzerinde pirinç tanelerini saplansa, tanelerin yarıları

dışarıda bulunsa,o elmanın yuvarlaklığına onlar zarar vermediği gibi,

dağlar dahi yerin küreliğine zarar verme ve veremez. Lakin yerküre fazla

büyük olduğundan, düz görünür. Onun için felsefeden habersiz olanların aklı,

gözünün gördüğünü geçmeyip, olduğu yeri düz gördüğünden, yerin tamamı düz

yüzey zanneder. Halbuki gerçeğe uygun değildir.

Yerkürenin ortasında bir hayalî nokta vardır ki, âlemin merkezi ve gerçek

dip odur. Bütün yönlerden ağır cisimler ona meyledip, engeller olmasa, varıp

onu bulur. Her yönden yerin göğe uzaklığı eşit olduğu halde, ağır cisimler

biribirini itme sebebiyle veya merkezin çekmesi yoluyle, bu toprak unsuru

unsurların ortasında yerleşmiştir. Şu halde insan, yeryüzünün her ne yerinde

dikilirse, onun tepesi sürekli gök tarafına gelip, ayağı merkeze doğru

olur. Ona göğün yarısı görünür. Zira ki, onun ufku dairesinin merkezi,

kendi ayağı altında bulunur. Yerin hangi tarafına, ne miktar hareket etse,

ona, göğün o miktarı o taraftan meydana çıkar. Öteki tarafından o iktar gök,

gizlenmiş olur. şu halde yirmiiki fersah mesafe ki, yaklaşık yerin bir

derecesidir, her o kadar hareket için, göğün dahi bir derecesi meydanda

olup, karşısında bir derecesi görünmez. Zira ki, yer, kendi kuşağının

üçyüzaltmış cüzünden bir cüzü olduğu gibi, göğün dahi bir derecesi öyledir.

Şu halde yerin bir derecesi, karşısında ve paralelinde bulunan göğün bir

derecesine uygun ve eşit sayılmıştır. Gerçi yer dairesinin kavsinden, gök

dairesinin kavsi uzun bulunmuştur. Lakin bu kıyas ile bütün dereceler,

feleklerin kuşağı ve yıldızların yükseklik alçaklığı bilinmiştir.



İkinci Madde



Toprak unsurunun iki tabaka bulunduğunu ve bazı filozofların görüşlerine,

bazı âyet-i kerime ve hadis-i şeriflere bu durumun bir yönden uyduğunu

bildirir.



Ey aziz malum olsun ki, filozoflar ve kelamcılar demişlerdir ki: Bu toprak

unsuru, bir küre iken iki tabakaya bölünmüştür. Önceki tabakası çamur

tabakasıdır ki; bütün madenler, bitkiler, hayvanlar, kaynaklar, zelzeleler,

buharlar, onun üst nahiyesinde oluşup, vücuda gelmiştir. bu topak unsuru

renksizken, onlarla karıştığından nice muhtelif renklerle renklenmiştir. Bu

tabakanın kalınlık ve derinliğini, Hindistan filozofları, bal mumları yakıp,

çeşitli fenlerle değişik yerlerde derin kuyular kazmak, inceleyip,

denemişlerdir. Nice sahralarda yedibin kulaçtan fazla ve deniz yakınında

onbeşbinbeşyüz kulaç ki, takriben beş fersah mesafedir. O kadar yerin

dibini kazdıkta, çamur tabakasının sonunu bulmuşlardır Ve halis renksiz ve

kuru toprağa ulaşmışlardır. Halen o kuyuların dördü, Hindistan'ın sonu olan

Kenkeder sahrasındadır. Şeddad kuyusu, Şam'da, Altın Çeşme semtinde,

Zeydanî sahrasındadır ki, ona Haviye kuyusu derler. O semtin halkı, onu

temaşa etmek için giderler. Yağlı hırkalardan deve kadar büyük demetler

bağlayıp, ateş ile şulelendirip,o kuyuya atarlar. O zaman o şuleyi seyredip

görürler ki, kuyunun içine indikçe küçük görünüp, ta yıldız kadar olur,

derler. Sabittir ki, geceleyin bir dağda, deve büyüklüğünde yanan ateş, beş

fersah mesafeden, bir yıldız miktarı görünür. Şu halde bu kıyasla, çamur

tabakasının mesafesi bilinir. bu tabaka, ateş tabakasına nispetle altıncı

tabaka sayılır.

Toprak unsurunun ikinci tabakası, halis topraktır ki, merkezi kuşatan aslî

unsurdur. O, tamamen soğuk ve kurudur ve renksizdir ki, renklenmiş değildir.

Ziraki aslî unsurların rengi olmaz. Nitekim suyun rengi, kabın rengidir Bu

halis tabakanın derinliği merkeze varıncaya dek binikiyüz altmışyedi fersah

mesafe hesap olunmuştur. zira ki, yerkürenin kuşağı, sekizbin fersah mesafe

olduğundan, çevreden merkeze varıncaya dek yarıçapı, binikiyüz yetmişiki

fersah mesafe bulunmuştur. Şu halde yerin yarıçapından beş fersah çamur

tabakasının kalınlığı çıkarıldıkta, kalan halis tabakanın kalınlığı olur.

Şu halde ay feleğinin altında ateş tabakası, onun altında duman tabakası,

onun içinde soğu tabaka, onun içinde buhar tabakası, onun içinde su

tabakası ve onun altında çamur tabakası, onun içinde de hâlis tabakadır ki,

yedinci tabakadır. Bu yedi tabaka biribirini kuşatmıştır ve "Allah yedi

göğü ve bir o kadar da yeri yarattı," (65/12) âyetine uygun gelmiştir.

İbn-i Abbas (Allah ondan razı olsun) hazretlerinden naklolunan boğa ve

balık kıssası gerçeklik kazandığı takdirde; boğa burcu ve balık burcu ile

tevcih olup ona uygun olmuştur. Zira ki Ashab-ı Kiram'ın bu tür işlerden

akla uygun yorumları galiba İslâm'ın başlangıcında din işleri henüz

yerleşmeden, felsefî görüşlere halk meşgul olup, İslam dininin kaidelerini

zabt ve rivayetten kalmasınlar diye, din işlerinden olmayan suallere:

"İnsanlara akılları seviyesinde söyleyin," hadisince hakimâne cevaplar

vermişlerdir. Elbette peygamberlerin ve ashab-ı kiramın görevi, halka din

işlerini öğretmek olup; eşyanın hakikatlerinin açıklanması onları vazifesi

olmadığından, kendilerine ayın değişik şekillerinden sorulduğunda: "Sana

yeni doğan aylardan soruyorlar. De ki: Onlary insanların muameleleri ve hac

için vakit ölçüleridir," (2/189) buyurulmuştur. Ta ki halk, onlardan

soracaklarının ne olduğunu bilsin ve din işlerinden olmayan durumları

onlardan sual etmesin. Nitekim hurma ağacının dikilmesi ve aşılanması

konusunda, Peygamberimiz sallallahü aleyhi vesellem: "Siz dünya işlerini

daha iyi bilirsiniz," buyurmuştur. Yerkürenin iki kutbu doksanıncı

enlemlerdir ki, yukarıda açıklandığı üzere, altı ay gece ve altı ay

gündüzdür. Şu halde Hızır ve İskender karanlığı, kuzey kutbunda olan altı

ay geceden ibarettir. Yoksa sürekli karanlık olan yer, bilim adamları

katında sabit değildir. Ye'cüc ve Me'cüc seddi, yedinci iklimin doğu

semtinde, eski Tataristan'ın kuzeyinde bir yerdedir. Bazı eski kitaplarda,

yerin mesafesi beşyüz yıllık yol ve yerle göğün arası beşyüz yılık yol

yazılıp, Sümmüvâ'ta bu anlamları içine alan hadis-i şerif dahi rivayet

olunmuştur. Lakin murat, ancak mesafenin çokluğunu belirtmektir, sayı

değildir. Zira ki elli, yetmiş, beşyüz, yediyüz, bin, ellibin, yetmişbin,

yüzbin... sayıları hep çokluk makamında kullanılmıştır. Nitekim: "Ey

resulüm, o müafıklar için ister mağrifet dile, ister dileme. Onlar için

yetiş kere mağrifet istesen de, Allah onları asla bağışlayacak değil..."

(8/80) âyet-i kerimesinde sayı tayini murat olunmayıp, çokluktan kinaye

bulunmuştur. Şu halde bunun gibi tevillerle, ilim adamlarının birçok

görüşleri dine uydurulmuştur.



Üçüncü Madde


Yeni dünyayı (Amerika) bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, astronomi âlimlerinden Nasîr Tusî ve ondan önce

gelen filozofla demişlerdir ki: Güneşitleyici daire ile ufuk dairesinin

kesişmesinden yerkürede hâsıl olan dört kısmın, iki kuzey kısmından birisi

mamurdur ki, böylece dünyanın dörtte biri meskun olmuş olur. Geri kalan

dörtte üçünün durumu meçhuldür: Ya mamur ve meskun veya okyanusla doludur.

Lakin sonraki bilginler, okyanusu gemiyle dolaşarak, kalan dörtte üçünü

bütün durumlarını keşf ve ispat etmişlerdir. Eskilerin bilmediği yerler

bulunup, mamur yerleri dörtte bire hasretmeye mecal kalmamıştır. Zira ki,

miladî tarihin bindörtyüz doksaniki senesinde, ki hicrî tarihin

dokuzyüzüçüncü senesiydi, Endülüs memleketinden, cebir ilminde mahir bir

mühendis korsan ki, namına Kolon (Kristof Kolomb) derlerdi. O, okyanusun

durumlarını incelemek için iç denizin dış denize döküldüğü Sebte boğazı

dışında, İspanya limanından üç gemide yüzyirmi adam ile yelkenler açıp,

batı tarafına doğru salmıştır. Devamlı yengeç dönencesinden yirmi derece

kuzeyi almıştır. Yani kırküç derece enleminde giderdi. Zira ki iki

tarafından sıcaklık ve soğukluk altına düşmekten çekinirdi. Sürekli güneşin

batışını gözetip, otuzüç gün seyretmiştir. O müddet içinde okyanusun

sahilinde tamam üçbin sekizyüz mil mesafe kat etmiştir. Nice defa

yanındakiler pişmanlıkla geri dönmeyi kastetmiştir. Gemilerde bulunanlar

ona, nice kere itap edip: bizi bela girdabına uğrattın ve hepimizi bu engin

deniz içinde kaybettin, diye Kolomb'a hücum ettiklerinde, o, onlara cevap

etmiştir ki: Sizin kurtuluşunuz, ancak denizi bilir ve astronomi âletleri

kullanabilir adamla olur. Siz beni öldürürseniz, hepiniz denizde kalıp,

helak olup gidersiniz, diye kâh müjde kah korkutma ile onları

yatıştırırdı. Kurtuluştan ümidi kesip, şaşırmış kalmışken, ansızın hoş bir

ada görünmüştür ki, akan nehirleri ve yüksek ağaçları vardı. O zaman

canları bir miktar rahat bulup, Kolomb'a teslim olmuşlardı. Altı gün yine

günbatımına doğru gidip, altı boş ada bulmuşlardı. Hepsinden büyük olan

adaya, İspanyol adını vermişlerdi. Buradan geçip sekizyüz mil dahi karayel

üzere gitmişlerdi. O zaman bir sahile yetmişlerdi. Nice günler o sahilin

etrafında kuzey ve güney taraflarına seyretmişlerdi. Onun ada olduğunu

bilmişlerdi. Orada bir kavim bulmuşlardı ki, bunların seyrine gelip,

toplanıp sahile yetmişlerdi. Bunlar sahile yaklaştığında, onların hepsi

firar etmişlerdi. Önce gemileri balık sanıp, temaşaya gelmişler, sonra

insan olduklarını bilmişler ve korkup kaçmağa kalkmışlardı. Zira ki onlar,

gemi ve sandal bilmezler imiş. Bunlar gemilerden çıkıp, onlara yetişip, bir

kadın tutmuşlardı. Ona çok hediyeler verip, gözetmişler, lisanını

bilmediklerinden, kavmini getirmeyi işaretle anlatmışlardı. O zaman o

kadın, varıp kavmini gemiler yanına gönderip; onlar dahi altın, gümüş,

meyveler, ekmek ve çeşitli kuşlarla ve hayvanlarla gelmişler, iskele yanına

yetmişlerdi. Nice günle ve aylar burada alış - veriş edip, oraya batı Hint

deyip, orada kırk adam koyup, yine doğuya doğru selametle gelip,

gitmişlerdi. İspanya hâkimine yeni dünya hediyelerini hediye etmişler.

Bundan sonra ikinci ve üçüncü senelerde varıp geldikçe yeni dünyalıların

lisanlarını ve âdetlerini tamam bilmişlerdir. Yolunu beşbin ikiyüz il deniz

yolu bulmuşlardır. Lakin okyanusun doğuya doğru hareketinden dolayı elli

günde gidip, ancak beş ayda gelmişlerdir. Sonra dördüncü senede Kolomb,

bulduğu yeni dünyaya ulaştığında, oranın Kâşk adlı hâkimi, Kolomb'u gemiden

çıkmaya komayıp, menettiğinde; Kolomb'un ona karşı koymaya kudreti

olmadığından, hile yoluna sapıp, demiştir ki: Siz, bize cefa eylediniz.

Onun için rabbiniz size gazap etmiştir. Alameti odur ki, yarın güneşin

ışığını alsa gerektir. Meğer ertesi günü, bize nispetle orada güneş

tutulması, olup, Kolomb bunu bilmiştir. O zaman bu sözden onlar vehme

düşüp, sabahı beklemişlerdir. Kolomb'un haber verdiği saatte güneş

tutulduğu için, oradakiler korkuya düşüp, Kolomb'a hediyelerle

gelmişlerdir. Sulh edip, ona boyun eğip, itaat kılmışlardır. Hepsi puta

tapıcı iken, ahalinin çoğu dönüp, Kolomb'a uyup, hıristiyan olmuşlardır.

Kolomb, adamlarıyle yeni dünyada kalıp, yirmi senede birçok yerini zabt

edip almıştır. Kuzey yarısı ahalisini beyaz ve esmer; güney yarısında

oturanlarını, Habeşî ve siyahî, boylarını ondört karıştan fazla uzun

bulmuştur.

Yeni dünyanın birçok nehirleri, meyveli ağaçları, yüksek dağları ve derin

vâdileri vardır. Oranın rengârenk kuşları ve vahşi hayvanları sayısızdır.

Burasının büyüklüğü, dünyanın meskün olan diğer dörtte bire kadardır ki,

garip tavırları ve acayip halleri, Yaratıcının sanatının eserlerini ve

kudretini tasdik etmektedir. Önceki kitaplarda sözü yedilmemiş ve hazreti

Adem'den beri gidilmemiş olan bu yeni kıta, yeni dünya adını almıştır.

Burası o kadar geniştir ve o kadar çeşitli dağları, ovaları vardır ki,

tafsilini ancak Allah bilir. Kelam-ı Kadiminde: "Onun ilmi dışında bir

yaprak dahi düşmez." (6/59) buyurmuştur.



Dördüncü Bölüm


Kaynakların fışkırmasını ve yer sarsıntısını hakîmâne bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Kaynakların

kaynamasının ve yerin sarsılmasının sebebleri budur ki, yerin içinde oluşan

buhar, orada hapsoldukta; bir tarafa yönelip, orada soğuyarak suya dönüşür.

Eğer az ise buhar parçalarıyle karışıp kalır. kuyu suları budur. Eğer fazla

ise, yerin içine sığmayıp, yerkabuğunun ince yerlerini yararak, çıkar ki,

kaynayan kaynaklar budur. Pınar ve kaynakların bir sebebi dahi budur ki:

Karlanan ve yağmurlardan dağların içine sızarak akan sulardır. Zira ki, kar

ve yağmurun çokluğu ile kaynaklar ve pınarlar çoğalıp, onların azalmasıyle

bunlar dahi eksilmiştir. Şu halde yeryüzünde akıp, insan ve hayvanların

hayat maddesi olan tatlı sular için Hak Taâlâ yerin dağlarını hazineler

kılmıştır. Zira ki yağmur ve kar suları, dağların altında mağaralar ve

taşlar içinde ve yeraltında toplanıp, dağlar tarafından saklanmıştır.

Bundan sonra dar yarıklardan azar azar sızdırıp, ondan kullarına yetecek

kadar pınarlar ve nehirler akıtmıştır. Ta ki gelecek kışta yağmur ve karı

dağların mağaralarına sızdırıp, sularından, mağara ve taşlardan akan

suların yerine dolduruncaya kadar, o taşların altlarında olan küçük

gözelerden yavaş yavaş sızan nehir ve kaynak suları, insanlara ve

hayvanlara yetmiştir. Fazlası, vâdilerde seller olup, feryat ile denizlere

gitmiştir. Şu halde o yüce Yaratıcı, yeryüzünde olan yaratıklar için

dağlara yağmur ve kar verip, nehirler ve kaynaklar çıkarmakta dolap misali

etmiştir. Bu dolapların dönüşü süreklidir ki, kıyamete kadar sürer.

Yeraltında buharlardan oluşan veya yağmurdan biriken sular, yerlerine

sığmayıp, ince yerlerden kolaylıkla çıktığında, eğer taşların veya temiz

toprağın yakınında ise, o su, soğuk ve tatlı olur. Eğer çorak yerlerden

gelirse, o su tuzlu olur. Eğer kükürtlü arazilerden ve madenlerden çıkarsa

o su sıcak olur. Zira ki kış mevsiminde havanın soğukluğu galip olduğundan,

güneşin sıcaklığı yerin altına firar eder ki, iki zıt bir yerde toplanmaz.

Onun için yerin içi kış günlerinde sıcak olup; kükürtlü araziler ve

madenler, sıcaklığı, çokluğuna ve azlığına göre çekip, daima korumuşlardır.

Bu sebebtendir ki, madenler çevresinde kaynayan ılıca suların tatları ve

kokuları ve hararetleri ve özelliklerini almışlardır. Eğer bu suya, havanın

soğukluğu isabet ederse, donup civa olur. Zift, neft, şab veya tuz olur.

İsfahan ile Şiraz arasında bir su çıkar ki, Allah'ın şaşılacak

sanatlarındandır. Sığırcık suyu nâmıyle meşhurdur. Kaçan bir yere çekirge

istila edip, mahsullerini yese; bir kimse varıp o sudan bir şişe alıp,

arkasına bakmadan ve şişeyi yere komadan o araziye getirse, o suya sayısız

sığırcık tâbi olup, o çekirgeleri öldürdüğünü tevatür ile naklederler.

Yerin içinde oluşup, hapsolan buhar, öyle bir mertebe kalın olsa ki, yer

kabuğunu yarıp çıkması mümkün olmasa veya yerkabuğu kesif ve salp olup

buharın çıkmasına mâni olsa; yerin altında toplanıp dışarı çıkmak isteyen o

buhar, yeri şiddetle yardıkta, o yer hareket eder ki, yerin sarsıntısı

odur. Yerin içinde oluşan dumanların ve rüzgârları ahkâmı,

atmosferdekilerin ahkâmı gibidir. Kâh olur ki bunlar oldukça kuvvetli olup,

yeri öyle hızlı yarar ki, ondan büyük gürültü hâsıl olur. Kâh olur ki

dumanın tabiatı gereği ateş almasına neden olan şiddetli hareketlerle

yerden ateş çıkar. Eğer ateş, bir madende ortaya çıkarsa, onu tamam

bitirinceye dek aylarca hatta yıllarca yanar, demişlerdir. (En doğrusunu

Allah bilir. Çünkü o, muhakkak sebeblerin yaratıcısıdır.)

SuFi
05-03-2009, 18:51
25-BÖLÜM:



YEDİNCİ BÖLÜM



Yerkürenin üzerinde belirlenen ve varsayılan kutup dairelerini ve

kutupları, yeryüzünün beş kısma bölünmesini gerektirir sebepleri, dörtte

bir meskun kısmın yedi iklime bölündüğü ve yedi iklimin sınırlarını, her

iklimde nice memleketler, dağlar, nehirler ve ne şekil insanların ve

hayvanların bulunduğunu, yedi iklimin ötesinin durumlarının doksanıncı

enleme dek keşfedildiğini ve incelendiğini, yedi iklimin her birinde en

uzun günü bulmayı ve en uzun günden şehirlerin semtlerinin çıkarıldığını,

beldelerin mizaçlarının ve sâkinlerinin farklı bulunduğunu altı madde ile

hakîmâne açıklar.



Birinci Madde


Yerkürenin üzerinde belirlenen ve varsayılan daireleri ve kutupları

bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar feleklerdeki işleri zabt için, âlem

küresi üzerinde ispat ettikleri dairelerden ve kutuplardan sekiz daire ve

kutup yerküre üzerinde de belirleyip, varsaymışlardır. Ta ki onlarla

yerdeki işleri dahi zabtetmiş olurlar.

İki kutbun birisi, kuzey kutbudur. Bunun karşısı, güney kutbudur. sekiz

dairenin dördü büyük, dördü küçüktür. Büyü dairelerin evvelkisi ekvator

dairesidir. İkinci burçlar dairesidir. Üçüncüsü ufuk dairesidir. Dördüncüsü

gün yarısı dairesidir. Nitekim yukarıda açıklanmıştır. Küçük dairelerin

ikisi dönence daireleridir. ikisi burçlar kutbu daireleridir. Bu sekiz

dairenin beşi paraleldir ki, her ikisi arasında bulunan uzaklı eşittir. Üçü

eğiktir ki, birbiriyle kesişirler. Bunların ikisi yani ufuk dairesiyle

günyarısı dairesi, yerküre üzerinde çizilmeyip; ayrı ve yer değiştirici

konulmuştur. Diğerleri, küre üzerinde çizilmiştir ve sabittir.

Ekvator dairesi, yerküre üzerinde bir büyük dairedir ki, büyük feleğin

kuşağı olan güneşitleyici dairenin yüzeyinde bulunup; senede iki defa

güneş, kendi batısal hareketiyle üzerine geldikte, birçok yerlerde gece ve

gündüz eşit olur. Burada güneş feleğinin hareketi eşit ve düz olduğundan

buna: Hatt-ı üstüva (ekvator) derler. O iki vakit, güneşin iki eşitlik

noktasına (21 mart, 23 eylül) geldiği zamandır ki, biri koç burcunun

başlangıcıdır ve biri terazi burcunun başlangıcıdır. Ekvatorun, yerin iki

kutbundan uzaklığı eşit olup, yerküreyi güney ve kuzey iki eşit kısma

bölmüştür. Ekvator, burçlar dairesi ile iki yerde kesişmiştir ki, eşitlik

noktaları (ekinoks) makamındadır. Burçlar dairesi, yerküre üzerinde

çizilmiştir. Güneşitleyici ile kesişip, iki dönence (oğlak ve yengeç)

noktalarına dek açılıp, birer tarafa meyletmiştir. Bu eğime genel eğim

derler. Yirmiüçbuçuk derece kadar güney ve kuzeye gitmiştir. Bu dairenin

kutupları dahi, âlemin kutbundan yirmiüçbuçuk derece kadar birer tarafa

düşmüştür. Bu daire oniki kısma ybölünmüştür. Her birine, yukarıda

açıklanan birer isimle burc denilmiştir. Altı burcu ekvatorun kuzeyinde;

altı burcu güneyinde bulunmuştur. Her burc otuz dereceye ve er derece

altmış dakikaya bölünmüştür. Şu halde bu daire üçyüzaltış derece bulunup,

yerkürenin durumları onunla bilinmiştir.

Ufuk dairesi, yer değiştiren bir büyük dairedir ki, âlemin görünür kısmını

görünmez kısmından ayırıp ve sınırlayıp, yerkürenin altı ve üstü bununla

bilinmiştir. Bu ufuk dairesi nice kısım bulunmuştur. Biri hakiki ufuktur

ki, yerküreyi ikiye böler, büyüktür. Biri hissî ufuktur ki, çeşitli

yerlerde oturanların görüşüne göre değişir, küçüktür. Biri düz ufuktur ki,

ekvatora mahsustur, büyüktür. Bu dairede, güneşin doğuş ve batışı düz bir

biçimde döner bulunmuştur. Onun için bana düz ufuk denilmiştir. Biri eğimli

ufuktur ki, düz uygun gayrisi bilinmiştir, yani bütün eğilimli ufuklar,

âlemin iki kutbundan bir tarafa eğilimli bulunmuştur. Şu halde feleğin ve

yerin her yönünde olan her cüzünde, ufuk itibar olunmuştur. Doğuş ve batış,

onların çoğunda düz olmayıp, eğik bulunmuştur. Doksanıncı enlemdeki o yer,

yerin kutbudur. Feleklerin dönüşü burada değirmen bilinmiştir. Zira ki ufuk

dairesinin iki kutbunun biri tepe noktası, biri ayak noktasıdır. Şu halde

doksanıncı enlemde ufuk ile güneşitleyici biri birine çakışık olup,

kutupları bitişik sayılmıştır. Hissî ufkun çapının mesafesi, yeryüzünde,

yirmiikibin beşyüz adımdan fazla değildir, denilmiştir.

Günyarısı dairesi, yer değiştiren bir büyük dairedir ki, âlemin iki

kutbundan ve belirlenmiş olan başucu noktasından geçip, güneşitleyici daire

ile ve ekvator ile kesişir bulunmuştur. Felekleri ve yeri ikiye bölüp, bir

kısmı doğu, bir kısmı batı olmuştur. Gece yarısı ve gün ortası bununla

bilinip, belirlenmiştir. Güneşitleyici ve ekvatorun her parçasına, bir

günyarısı itibarı mümkün olmuştur. (Ekvatorun her derecesinden bir

günyarısı dairesi (meridyen) geçtiği farz olunmuştur. Topla üçyüzaltmış

eder.)

Dört küçük daire ki, ekvatora paraleldirler. Onların ikisi burçlar kutbu

dönenceleri ve biri yaz dönüm noktasıdır ki yengeç dönencesidir. Biri kış

dönüm noktasıdır ki oğlak dönencesidir.

Şimdi bu sekiz daire ile yerin bütün işleri belirlenmiş ve zabtedilmiştir.

(Hakim ve yaratıcı olan Allah münezzehtir.)



İkinci Madde



Yerkürenin dört daire ile beş kısma bölündüğünü bildirir.



Ey aziz malum olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: İki kutup ve iki

dönenceleri olan dört küçük daire, yerkürenin tamamını beş kısım etmiştir

ki; her bir kısmı iki küçük daire arasında veya bir daire ortasında bulunan

mesafedir. Şimdi bu beş kısmın biri dönenceler arasında olduğundan, buna:

Yakıcı bölge adı verilmiştir. Çok sıcak olduğundan dolayı, eskiler, meskun

değil sanmışlardır. Bu iki dönence arası kırkyedi derece mesafedir ki,

ekvator buranın ortasında bulunmuştur. iki kısmına, soğuk bölge

denilmiştir. Zira ki bunlar, güneşin yürüyüş yolundan uzak olduğundan, çok

soğuktur. Bunun için eskiler meskûn değil sanmışlardır. Bu iki kısım,

burçlar kutbunun iki dönüş yeri arasında iki dönüş uzaklığıdır. Her birinin

enlemi, yerin kutbuna varıncaya dek yirmiüçbuçuk derece bulunmuştur. Bu iki

kısım dahi kendi kutupları adıyla isimlendirilmiştir, (kuzey kutup, güney

kutup). Geri kalan iki kısım ise mutedil bulunmuştur. Bunlar meskûn olup,

imar edilmiştir. Kuzey kısmı yengeç dönencesi ve burçlar kutbunun kuzey

dönüş yeriyle sınırlanmıştır. Güney kısmı oğlak dönencesinden burçlar

kutbunun güney dönüş yerine varıncaya dek olan mesafe bulunmuştur. Her

birinin enlemi mesafesi, kırküç derece ölçülmüştür.

Bu beş bölgenin sakinleri, gölge ve yer yönüyle biribirinden ayrılmıştır.

Gölge yönünden, soğuk bölge sakinlerine değirmentaşı adı verilmiştir. Zira

ki onların gölgesi, ufkun yüzeyinde değirmen taşı gibi döner bulunmuştur.

Mutedil bölge sâkinlerine eğimli denilmiştir. Çünkü bunların gölgesi, öğle

vakti olduğunda bir tarafa eğilir bulunmuştur. Sıcak bölge sakinlerine iki

gölgeli denilmiştir. Zira ki ekvatorda bulunanların gölgesi, öğle vaktinde

kâh güneye, kâh kuzeye düşer görülmüştür. Güneş, senede iki defa iki

eşitlik noktasında bulunduğunda, başuçlarına gelip, günortasında gölge

yok olmuştur. Onlardan güneşin en uzak oluşu, dönenceye vardığında

bulunmuştur. İki dönence altında bulunanların başuçlarına güneş, senede bir

kere gelip, günortasında gölgeleri yok olmuştur. Onlardan güneşin en uzak

oluşu, dönenceye vardığında bulunmuştur. iki dönence altında bulunanların

başuçlarına güneş, senede bir kere gelip, günortasında gölgeleri

yok oluştur. Dönenceler ahalisinin başucu noktalarına yakın olan âlemin

kutbu, sürekli ortada görünmüştür. Karşısı olan âlemin kutbu ise sürekli

gizli kalıştır. Bunların gölgeleri bir bulunmuştur.

Yer yönünden hepsi üç kısma bölünmüştür. Bir kısmı ekvator sâkinleridir ki,

batıdan doğuya, güneşin doğuşundan sonuna dek bir dönüş yerinde ve bir

enlemde düzülüp kalanlardır. İkinci kısım, ekvatordan iki tarafa aynı

uzaklıkta olan enlemlerde düzülüp, nizam bulanlardır. Üçüncü kısım,

ekvatora iki taraftan paralel enlemlerde, biri başucunda biri ayakucunda

(kutuplar) sâkin olanlardır. (Vallahi âlem.)



Üçüncü Madde


Meskun olan dörtte birin hakikî yedi iklime bölündüğünü bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, astronomlar, dörtte bir meskunu, gece ve gündüz

farkları itibariyle bir nice bölüm edip, her birine bir iklim adını

vermişlerdir. Yerkürenin kuzey yarısını açıklayıp, ona kıyasla, güney

semtine gitmişlerdir. Bütün yerküreyi altmış iklime bölmeye yetmişlerdir.

Hakiki iklimleri bölümünü, kâh en uzun gün ile ve kâh aylar sayısıyle

belirlemişlerdir. Çünkü ekvatorda oturanlara göre, gece ve gündüz sürekli

onikişer saattir. Bundan sonra kuzey kutbu ve güney kutbu tarafına

ekvatordan uzaklaştıkça, gece ve gündüz farkı ona göre çoğalır. Bu durumda

bu ekvatora paralel enlem daireleri farz edip, her iki daire arasına bir

iklim demişlerdir. O şartla ki, onda en uzun gün, ekvator semtinde bulunan

bir öncekinden yarım saat fazla ola. Bu taksimle beldelerin tabiatları ve

yerleri, gece ve gündüz farkları toplu olarak belirlenmiş ve bilinmiştir.

Zira ki, bir enlemde bulunan beldeler, tabiat ve yer bakımından müşterek

olup, eşit gelmiştir.

Birinci iklimde üç daire farz olunmuştur. Biri iklimin başlangıcı, biri

ortası ve biri sonundur. Kalan iklimlerin her birinde ikişer daire

farz olunmuştur ki, iri iklimin sonu, biri ortasıdır. Zira ki geçen her

iklimin sonuç dairesi, öncekinin başlangıcını belirlemiştir. Eski

filozoflar, iklimleri yedi iklime hasredip, ellinci enlemden yukarıda iklim

düşünmemişlerdir. lakin sonrakiler, yedi iklimin ötesinde olan yerleri

mamur ve meskun bulup, altmışaltıbuçukuncu enleme dek yani burçlar kutbu

dönüş noktasına varıncaya dek, en uzun gününe yarım saat ekleyerek

yirmidört iklim bulup; ondan en uzun güne birer ay ekleyerek, doksanıncı

enleme ulaşıncaya dek bölmüşler ve hepsini otuz iklim itibar ve tayin

etmişlerdir.

Ekvator bölgelerinin çoğu deniz olduğundan, çoğunluğa göre birinci iklimin

başlangıcı onikibuçuk derece enleminde farz olunmuştur. O bölgenin en uzun

günü dahi, yaklaşık onikibuçuk saat bulunmuştur. En uzun güne birer çeyrek

saat eklendiği yer, bu iklimin ortasıdır. En uzun günün onüç saat olduğu

yer, birinci iklimin sonu ve ikincinin başlangıcıdır. Bu durumda, her

iklimde en uzun gün, bu minval üzere, yarım saat eklemek şartıyle,

yirmidördüncü iklimde en uzun gün yirmidört saata ulaşmıştır. Burası, kuzey

burçları kutbunun dönüş yeridir. Lâkin bu iklimler biribirinden küçüktür.

Zira ki, birinci iklimin ienişliği ve uzunluğu mesafesinden, ikinci

ikliminki daha kısa ve daha küçük olup; bütün iklimler bu tertip üzere

biribirinden dar ve az bulunmuştur. iklimlerin enlemi, ekvatordan

başlatılıp, doksanıncı enlemde tamam olmuştur. En uzun iklim, batı

okyanusunda olan Halidat adalarından başlatılıp doğu okyanusunda son

bulmuştur. (Kanarya adalarının batı tarafında bulunan adalar.)



Dördüncü Madde



Yedi meşhur iklimin hududuna bulunan mamur memleketleri ve her birinde olan

yüksek dağları, akan büyük nehirleri ve ahalisinin renklerini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar demişlerdir ki: Dörtte bir oturulan

yeri yedi iklime taksim eden eski filozoflar, her bir iklimi nice meşhur

memleketlerle sınırlayıp, belirlemişlerdir. Nice delillerle tecrübe ederek

sınayıp, araştırmasına yetmişlerdir. Zira ki otuz ve kırk sene zarfında

niceleri bu dörtte bir meskun yeri seyahatle baştan başa gitmişlerdir.

Birinci iklimin mesafesi; atı okyanusundan, Berber ülkesinden, Nebür'den,

Habeş'ten, Hadramut'tan, Sebe'den, Güney Yemen'den, Güney Sind, Hint ve

Çin'den geçip, doğu okyanusunun bazı adalarına uğrar, bilinmiştir. Bu

ikimde yirmi yüksek dağ ve otuz büyük nehir telaşa ve seyrolunmuştur.

Buranın ahalisinin hepsi siyah bulunmuştur. İkinci iklimin mesafesi; batı

ve kuzey şehirlerinin tümünü, Sudan'ı, Kuzey Arap adasını, Yemen'i, Mekke,

Medine, Taif, Katif, Bahreyn ve hürmüz şehirlerini, Hint, sind, Maçin ve

Çin ortalarında bulunan şehirleri geçip, doğu okyanusu adalarının

ortalarına ulaşır bulunmuştur. Bu iklimde yirmiyedi yüksek dağ ve yedi

büyük nehir seyr ve temaşa kılınmıştır. Buranın ahalisi siyaha yakın esmer

müşahede olunmuştur. Üçüncü iklimin mesafesi; batı okyanusundan gelip,

kuzey Afrika şehirlerinden ve Mısır'dan geçip, Kudüs, Şam, Küfe, Bağdat,

Basra, Şiraz, İsfahan ve Fars memleketinin tümünden, Hint, Çind, Maçin ve

Çin'in kuzeyinden geçerek, doğu okyanusu adalarına ulaşmıştır. Bu iklimde

otuzüç yüksek dağ ve yirmi büyük nehir seyrolunmuştur. Buranın ahalîsi

buğday benizli esmer bulunmuştur. Dördüncü iklimin mesafesi akdenizin

tamamıdır. Okyanus olan Sebte boğazından, Endülüs, İspanya ve Galyanın,

Firengistan ve Rumeli'nin güney taraflarından geçip, Akdeniz'in ve

Anadolu'nun güney yarılarından geçer, Trablus, Antakya, İskenderun, Halep,

Erzincan, Diyarbakır, Musul, Tebriz, Erdebil, Kazvin, Tus, İran dağlarının

kuzeyi, Lahor, Keşmir ve Horasan'dan, Hint ve çin'in kuzeyinden geçip, doğu

okyanusunda bulunan adalara ulaşır bilinmiştir. Bu iklimde yirmibeş yüksek

dağ ve yirmiiki büyük nehir seyr ve temaşa kılınmıştır. Buranın ahalisinin

tümü beyaza yakın esmer müşahede olunmuştur. Beşinci iklimin mesafesi; batı

okyanusundan, İspanya kuzeyinden, Akdenizin kuzey yarısından geçip, Anadolu

şehirlerinin çoğu, sivas, Erzurum, Şirvan ve Hazer denizinin güney

yarısında olan Keylan ve Cam emsali şehirleri geçip, Maveraünnehr, Harezm,

Semerkant ve Buhara, Türkistan ve Tataristan'ın güneyi, Deşt-i Kebir,

Tibet, Çin seddinin kuzeyi, Tebük'ün güneyi, Hıta ve Hıtan memleketlerinden

geçip, doğu okyanusa uğrar bilinmiştir. Bu iklimde otuzüç yüksek dağ ve

onbeş büük nehir sayılmıştır. Buranın ahalisinin tümü beyaz bulunmuştur.

iklimlerin en ılımlısı dördüncü iklimdir. Sonra bunun iki tarafında

komşuları bulunan üçüncü ve beşinci iklim ona eklenmiştir. Zira ki bu üç

iklimin suyu ve havası letafetinden ahalisinin çoğu batınî ve zâhiri

kuvvette, güzellik, hüner ve olgunlukta itidal üzere bulunmuştur.

altıncı iklimin mesafesi; batı okyanusundan, firenk memleketlerinin

kuzeyinden ve Rumeli memleketleri kuzeyinde bulunan şehirlerden ve

İstanbul'dan ve Karadeniz'in güney ve kuzeyinde bulunan memleketlerden ve

Azak'tan geçip, Gürcistan'a, Gece, Tiflis, Varna ve Gökçe denizden (Hazer)

Şirvan'ın kuzeyine, Derbent kalesinden Dağıstan ve Ejderhane memleketlerine

uğrayıp, Hazer denizinin kuzey yarısından geçip, Seyhun nehrinin geriinde

olan Karakalpak ve Özbek, Çağatay ve Kaşgar, Ulungay ve Türkistan

memleketlerinden, Tataristan ve Dest-i Kebir'in kuzey yarılarından, Hıta ve

Hıtan memleketlerinin kuzeyinden geçip, doğu okyanusunda bulunan adalara

ulaşır bulunmuştur. bu iklimde onbir yükse dağ ve kırk büyük nehir sayılmış

ve temaşa kılınmıştır. Buranın ahalisi sarıya meyyal beyaz müşahede

olunmuştur. Bu iklimin soğuğu şiddetli iken yine itidal üzere bilinmiştir.

Yedinci iklimin mesafesi; batı okyanusu sahilinden, Portekiz ve

İngiltere'den geçip, Kıpçak, Tesalya, Bulgaristan ve Rusya'dan, Hazer

şehirlerinin kuzeyinden geçip, Deşt-i Kebir'den, esi Tataristan'ın

kuzeyinden ve İskender seddinden geçip, batı okyanusta bulunan adalara

uğrar bilinmiştir. Bu iklimde onbir yüksek dağ ve kırk büyük nehi

seyrolunmuştur. Buranın ahalisi kızıla meyyal beyaz bulunmuştur. Bu yedinci

iklimin sonu ellini enlem tayin olunmuştur. En uzun gün onda, tamam onaltı

saat bulunmuştur.

Esi filozofların görüşlerine göre, yedi iklim bunlardır, ki açıklanmıştır.

Fakat sonraki filozofların görüşleri üzere taksim olunan yirmidört iklimin

hudutlarının belirlenmesi, ilerideki cetvelde olan rakamlara havale

kılınmıştır.

SuFi
05-03-2009, 18:52
Beşinci Madde



Yedi iklimin ötesinin mamur bulunduğunu, doksanıncı enleme değin

keşfederek, iklimler itibar olunduğunu ve yedi iklimi her birinde en uzun

günün bilindiğini ve en uzun günden her bir iklimde, şehirlerinin yerinin

belirlendiğini bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, gerçi eski astronomlar, yedi iklimin ötesini

iltifat ve itibar etmeyip, yedi ikile hasar ve kasr etmişlerdir. Lakin

sonraki astronomlar, tıpkı yedi iklimdeki gibi,en uzun gününe yarım saat

eklendikçe bir iklim itibar edip; ekvatordan en uzun günün yirmidört saat

olduğu yere değin, ki o burclar kutbu dönencesidir, yirmidört iklim

seçmişlerdir. Lakin ondan yerin kutbuna yani âlemin kutbu altına varıncaya

dek yarım saat ekleme kaidesinin yürümesi mümkün olduğundan, en uzun gün

birer ay arttıkça, bir iklim itibariyle iki kutup arasını dahi altı iklime

taksim edip, doksanıncı enleme dek, tümünü otuz iklim belirlemişlerdir.

Yedi iklimin ötesini araştırmak için kutup dönencesi altına değin

gitmişlerdir. Oraları meskûn bulup, halkını surette insan, sîrette hayvan

emsali eksik ve bilgisiz müşahede etmişlerdir. Kutup dönencesi altında bir

kavme yetmişlerdir ki hepsi it ağızlı ve it huylu, biri biriyle itlik

ederler ve it gibi yaşayıp, it dirliğinde olurlar. Kışın şiddetinden on ay

müddetinde it gibi yerlere girerler. Onlar ne din bilirler, ne mezhep; ne

meşrep ne de sanat ederler. Ne süs ne ibadet bilirler. Ne âdet, ne letafet

ve ne nezafet bilirler, ne iffet. suretleri icabı muamele ederler. Orada

bir büyük dağ bulunmuştur ki, ikibuçuk fersah yüksekliği alınmıştır. Dağın

altında altın madeni yanıp, tepesinden dumansız ateşin havaya çıktığını

görmüşlerdir. Dağın etrafından çok sıcak kaynaklar fışkırıp, büyük nehirler

olmuştur ve uz tutmuş olan kuzey okyanusa dökülüp; deniz, suların

sıcaklığıyle çözülüp, ılımıştır. Denizin o sahilleri donmuş olmayıp,

balıklar o semte gelip doluştur. buraların ahalisi, o balıkları avlayıp ve

yiyip, uzak beldelere satıp; onunla hayvan derileri alıp, giyinirler. Oraya

sürekli kar yağdığından, on ay sıcak nehirler ile ılımanlaşmış hamamlarda

kalırlar. iki ay kadar yaz olur ki, hamamlardan dışarıya çıkarlar. Orada

yaşayanlara, âlemin güney yarısı sürekli ufkun altında olduğundan hiç

görünmez. Kuzey yarısı ufkun üstünde olduğundan sürekli görünüp; yıldızların

ve feleklerin hareketi burada değirmen gibi döndüğünden, o yerden

doksanıncı enleme varıncaya değin, en uzun gün hafta ve ay ilavesiyle altı

aya ulaşır. Zira ki güneş, açıklanan batıya yönelik hareketiyle koç

burcunun başlangıcına geldiğinde; doksanıncı güney enleminde bir derece

kadar yeryüzünden batıp doksanıncı kuzey enleminde karanlık oan bir deree

kadar yeryüzünden batıp, doksanıncı kuzey enleminde karanlık olan bir

derece kadar yere doğup; atı ayda kuzey burçlarını dolaşıncaya dek, güney

kutbunda bir gece, kuzey kutbunda bir gün olur. Çünkü güneş, terazinin

başlangıcına oluşur ve güney burçlarında olu. Yerin kuzey kutbundan batıp

yine güneyinde doğar. Altı ayda o burçları kat edinceye dek, kuzey semtinde

yerin bir derecesi yine karanlıkta kalıp, oralarda bulunan deniz donar.

Güney semtinin dahi durumları, kuzeye kıyasla bilinir. Şu halde kuzeyin

gündüz zamanı, güneyin gecesidir; güneyin gündüz zamanı, kuzeyin gecesidir.

(Gece ile gündüzü birbirine dönüştüren Allah münezzehtir.

Bir iklimde en uzun günü bulmak lazım gelirse, o kaçıncı iklimse yarısını,

oniki buçuk saat üzerine eklemekle elde edilir. Mesela beşinci iklimde

bulunan erzurum'da iklim sayısının yarısı olan ikibuçuk, onikibuçuk üzerine

ekense, onbeş olur. Bu durumda açıklığa kavuşmuş olur ki, beşinci iklimde

en uzun gün onbeş saattır. Bu kıyas üzere, en uzun günden, şehrin kaçıncı

iklimin ne semtine düştüğü de bilinir. Mesela şehrimiz Erzurum'un en uzun

günü, onbeş saat oniki dakikadır. Şu halde bu sayının onikibuçuğu

çıkarılıp, kalan ikibuçuk ile oniki dakikanın iki katı alınsa elde edilen

beşten iklim sayısı, yirmidört dakikadan şehrin yeri ortaya çıkar. Yani

bilinir ki, şehrimiz Erzurum beşinci iklimin ikinci yarısının sonlarında

bulunmuştur. Zira ki, her bir iklimi enlem mesafesi yarım saat fazladır ki,

otuz dakikadır. İklimi yarısı, çeyrek saattir ki, onbeş dakikadır. Bu

durumda onbeş dakikada bulunan şehir, iklimin ortasında; onbeşten eksik

bulunan şehir, iklimin evvelindedir. Şehrimiz Erzurum gibi onbeşten fazla

bulunan şehir, iklimin ikinci yarısındadır. Eğer onikibuçuk çıkarılıp,

kalan ikibuçuk, dörde bölünse paralel dairenin sayısı elde edilir. Zira ki

beş iklimin on dairesi olur. Kalanları buna kıyas ile bulunur. Şu halde

ekvatordan doksanıncı kuzey enleme varıncaya dek iklimlerin durumları e

tavırlarla bilindiyse; sonraki astronomlara göre güney tarafının durumları

aynen böyle bilinir. Yani orada da otuz iklim taksim olunur. Zira ki

dünyanın yarısı, ekvatordan kuzey tarafa düşmüştür. Mesela dörtte bir

meskun yerin ekvatorun güney tarafında iklim ola. Kamer dağlarından geçip,

Nil nehrinin kaynağından dolaşır. İkinci iklim, kış dönüm noktası altından

geçip Kortanş burnuna uğrar. Zira ki, sonraki astronomlar o tarafta otuzüç

derece enleminde nice memleketleri bulmuşlardır. Buraların ahalisinin tümü

putperesttir. Şu halde iklimlerin tümünün sayısı ve paralel daireleri, en

uzun günleri, enlemleri ve mesafeleri bütün bunların sayıları bulunmak

murat olunursa, az sonra vereceğimiz cedvelden malum olur. (Mülkünde olanı

en iyi bilen Allah'dır).



Altıncı Madde



Oturulan yerlerin ve şehirlerin mizacını bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: su ve hava, arazi

farklarına bağlı olduğundan, oturulan yerlerin farklılığı hasebiyle

değişik olmuştur. Allah'ın kudretiyle çeşitli tesirlerinden yerin mizacı

ile aynı olup, su ve hava, toprağa uymuştur. Her yerin mizacı aşka bir tarz

olduğu için, her şehir kendi ehlini, kendi mizacı gereğince terbiye

etmiştir.

Sıcak yerlerin mizacı, kendi ehlini kara ve kıvırcık saçlı, hazmı zayıf,

bozuşması kuvvetli, rutubeti az, kalbi korkulu, bedeni yumuşak, düşüş ve

ihtiyarlığı çabuk etmiştir. Habeş şehirleri gibi. Zira ki onları

sâkinlerinin ömrü, ancak otuz seneye gitmiştir. Yaşı kırka varan pek nâdir

olur. Soğuk yerlerde oturanların mizacları, kendi ehline şecaat ve kuvvet

bahşedip, hazımlarını kolay ve rahat kılmıştır. Şu halde soğuk yerler

rutubetli de olursa, kendi ehlini, etli, yağlı, cüsseli ve geniş edi,

genellikle bedenleri arave ve nezaket bulup, beyaz ve berrak olmuştur.

Yazları mutedil olup, kışlarının soğuğu şiddet bulmuştur. Rutubetli

yerlerin izacı, kendi ehlini, güzel yüzlü, yumuşak sözlü edip, onlara

gevşeklik ve mutedil bir yazla kış verip, humma, basur, ishal ve cilt

hastalıklarını çoğaltmıştır. Kuru yerlerin mizacı, endi ehlinin deri, mizaç

ve dimağlarını kurutup, yazlarını sıcak ve kışlarını soğuk eylemiştir.

Yüksek yerlerin mizacı, kendi sakinlerine sıhhat ve kuvvet verip, çoğunu

iyi ahlakla mesrur, ilim ve kemal ile mamur, güzellik ve cemal ile nurlu,

uzun ömürle ömürlü etmiştir. Çukur yerlerin mizacı, kendi mahpuslarına gam

ve kede içinde sıcak ve durgun su verip, onları havasıyle hummalı,

kesafetiyle sıkıntılı, anlayışlarını az ve mizaçlarını illetli etmiştir.

Açık ve taşlı yerlerin mizacı, kendi çevresindekilerin bedenlerini

kuvvetli, saçlarını çok ve boylarını kısa edip, çoğunu çekî ve reşit;

azlarını sıcak ve şiddetli etmiştir. Onlarda kuruluk ve seher çok

olduğundan, savaş ve dövüşe galip olmuşlardır. Karlı dağların mizacı,

öteki soğuk şehirler gibi kendi ehlini tertip edip, karı bâki kaldıkça,

temiz rüzgârıyle onları temiz etmiştir. Deniz çevresindeki yerlerin mizacı,

kendi ehline sıcaklık ve soğukluğu mutedil edip, rutubetini kuruluğu

üzerine üstün etmiştir. Kuzey memleketlerinin mizacı, soğuk beldeler ve

soğuk mevsimler gibi olup, kendi ehlinde asrî hastalıklar çok, karınlarında

safra toplanmasını az etmiştir. O şehirlerinin sakinlerinin hazımları

kuvvetli ve ömürleri uzun olmuştur. Zira ki onların çoğu yüz yıldan fazla

yaşamıştır. onlarda bozuşma az ve damarları dolu olduğundan ve damarları da

geniş olduğundan burun kanaması çok olmuştur. Yaraları az olup, çabuk şifa

buluştur. bedenleri kuvvetli, kanları temiz ve yürekleri ateşli olduğundan,

çoğu yırtıcı hayvan vasıflarıyle dolmuştur. Güney taraflarının izacı, sıcak

şehirler ve mevsimler hükmünde olup, sularının çoğu acı ve tuzlu

bulunmuştur. ehlinin başları rutubet maddeleriyle dolu, hisleri illetli,

azaları gevşek, iştihaları az, mide ve şehvetleri zayıf müşahede

olunmuştur. Yaraları zor şifa bulur. Kadınları, hastalıklarla çocuklarını

düşürüp, çocukları az ve hayızları çok olur Cümlesine sara ve çeşitli humma

isabet edip, basur istila etmiştir. Hatta otuz yaşını geçen, felçli olup

gitmiştir Doğudaki oturulur yerler ki, doğusu açık olan şehirlerin mizacı

sahih ve hoş bulunmuştur. Zira yki güneş, o şehirlerin ahalisi üzerin

doğup, havalarını ılımlı ve temiz kılmıştır. Batı bölgeleri i doğudakilerin

aksi olmuştur. O bölgelerin mizacı, rutubetli ve yoğun kalmıştır. Zira ki

batı bölgeleri ahalisi üzerine güneş, gündüzde şule salmaz, ta yükselip

etrafı ısıtmadıkça üzerlerine gelmez. Şu halde onların soğuk geceleri

ardınca güneş, üzerlerine fecaatle doğup, on an içinde sıcaklığıyle istila

ettiğinden, buraların halkı balgamla olmuştur.

Açıklanan yerlerin birini seçip, vatan murat eyleyen seyyahlara gereklidir

ki, önce o yerin yükseklik ve alçaklığında, açıklık ve kapalılığında olan

özelliklerini ve o şehrin komşusu bulunan dağlar, madenler ve buharların

mizaçlarını ve yönlerini bilip; ondan şehir halkının hastalık ve sıhhatle,

hazım ve şehvette, güzellik ve surette, ahlak ve sürette, meşrep âdette,

mezheb ve iffette haim olan durumlarını tecrübe kılsın. Bundan sonra

binalarının dışını; genişliği ve içi yüksek midir, kapı ve pencereleri

doğuya açık veya kuzeye dönük müdür, bilsin. Zira ki, binanın

şartlarındandır ki , evin içi geniş ve yüksek, kapı ve pencereleri y a

doğuya veya kuzeye açık ola. ta ki sabah rüzgârı ve kuzey rüzgârı o eve

dola. Onunla ev mamur olup, evdekiler ondan her an hayat ve can bulurlar.

Gönülleri hoş olup, bedenleri sıhhat ve âfiyetle kala. şu halde bina

işlerinde önemli ve lüzumludur ki, seher yelini ve kuzey rüzgârını evin

içine dâhil ve güneşin şuası yerine âsıl ve havasının salahı doğu güneşi

ile hâsıl ola. Gerçekte ki, temiz, latif, akıcı, soğuk ve tatlı olan

nehirleri, eserek dolaşıp gelen seher yeli ile nedim ve yâr olup, iştiyak

ile teneffüs etmek, cana safa, cisme şifa ve kalbe ciladır.

Bu konuları resmeden dairelerin burada toplu olarak verilmesi münasip

görülmüştür.

SuFi
05-03-2009, 18:54
26-BÖLÜM:



SEKİZİNCİ BÖLÜM



Boylam ve enlem daireleri ile yerkürenin satranç ve evleri misali

bölünmesini; enlem ve boylamın tayini ile yeryüzünde bulunan beldelerin ve

yerlerin yerlerinin ve yönlerinin birbirlerine uzaklık ve yakınlık

bakımından nispetlerini; hint dairesiyle zeval çizgisi, itidal çizgisi ve

kıble tesbitini; âlemin kutbu tarafında bulunan kutup yıldızının yüksekliği

ve alçaklığıyle meridyen derecelerinin mesafe ve miktarını ve bunların

bilinmesiyle yerkürenin çapının çevresini ve yüzölçümünü bulmayıp kara ve

denizi, ölçü ve seyirle çeşitli noktalarının mesafelerini; dörtte bir

oturulan yerin burçlar üçgeniyle yedi gezegene mensup olan belde ve

yönlerini; zamanın oniki hayvan üzerinde deveranından yeryüzünde olan

tesirleri altı madde ile hakîmâne açıklar ve ortaya koyar.



Birinci Madde



Enlem ve boylam daireleri ile yerkürenin satranç evleri gibi bölünmesini,

enlem ve boylamın belirlenmesiyle yeryüzünde olan belde ve yörelerin ve

yönlerini, birbirlerine uzaklık ve yakınlık yönüyle nispetlerini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar ve geometriciler, yerküre üzerinde

onsekiz günyarısı dairesi ve ekvatordan kuzey ve güneye sekiz enlem dairesi

resim ve farzedip; her daireyi üçyüzaltmış dereceye bölmüşlerdir. Şu halde

günyarısı daireleri ile boylam dereceleri ve ekvatora paralel olan enlem

daireleri ile enlem dereceleri belirmenmiş olup, hery iki daire arası onar

derece olarak belirlenmiştir. İklim enleminin başlangıcı ve beldenin

enlemi, ekvatordan iki tarafa seçilmiş ve itibar olunmuştur. Biri kuzey

enlemi, biri güney enlemi bulunmuştur. İklimin başlangıç boylamı ve

beldenin başlangıç boylamı itibar olunan batı okyanusunda Halidan

adalarının günyarısı dairesi ile (Green Wich meridyeni) güneşitleyici

dairenin kesişme noktasından farzolunan beldenin günyarısı dairesiyle

güneşitleyici dairenin kesişme noktası arasında, güneşitleyiciden vâki olan

yay ile o beldenin boylamı bilinmiştir. Beldenin enlemi, başucu noktası ile

güneşitleyici arasında o beldenin günyarısı dairesinde vâki olan yaya ıtlak

olunmuştur. Bu beldenin enlemi, gerek güney ve gerek kuzey semtinde olan

âlemin kutbunun yüksekliğine ve semt farkı kutbunun düşüşüne eşit

bulunmuştur. Bu enlem ve boylam tayiniyle yeryüzünde vâki olan belde ve

yörelerin yerleri ve yönleri, birbirlerine uzaklık ve yakınlık yönüyle olan

nispetleri yaklaşık olarak bilinmiştir.

İki beldenin birbirinin ne semtinde bulundukları açıktır. Mesela temiz

beldeniz Erzurum'un (Grinviç)'ten boylamı, yetmişyedi derecedir. Ekvatordan

enlemi, yaklaşık kırk derecedir, denilip; Mısır'ın boylamı altmışüç derece,

enlemi otuz derecedir denildiğinde: Mısır, Erzurum'un güney batısı yönünde

ve Erzurum, Kahire'nin kuzey doğusu tarafında bulunduğu bilinir. Zira ki,

Mısır'ın boylamı Erzurum'dan eksik olduğundan, batısına ve enlemi eksik

olduğundan güneyine düşmesi gerekir. Erzurum'un boylamı, Mısır'ınkinden

fazla bulunduğundan, doğusunda ve enlemi dahi fazla olduğundan, kuzeyinde

bulunmak gerekir.

iki beldenin arasında bulunan mesafenin uzaklığını bilmek için kaidesi

budur ki: Önce bakılır eğer iki beldenin enlemi uygun ve boyları farklı ise;

boylamlarının farkı, aralarındaki uzaklığı verir. Erzurum ile Tokat gibi.

Eğer iki beldenin boylamı aynı, enlemi farklı bulunsa, bu surette de

enlemleri arasındaki farklılık, aralarındaki uzaklığı verir. Erzurum ile

Musul gibi. Eğer iki beldenin hem enlemleri ve hem boylamları farklı ise,

bu surette aralarındaki uzaklık, dik dik açılı üçgenin kirişi (hypotonuse)

olur ki; açının bir kenarı, beldenin günyarısı dairesinden bir aydır. Bir

kenara,ı istenen beldenin enlem dairesinden bir yaydır. Onun kirişi bulunan

kenar, iki beldenin başucu noktalarından geçen daireden, iki belde arasında

vâki olan yaydır. Çünkü bu üç kanattan iki kanadın miktarı malûmumuzdur, o,

boylam ve enlem farklarıdır. Şu halde bu iki bilinen kenar ile ve kiriş

olan bilinmeyen kenarın miktarını bilmekte kolay yol budur ki: İki bilinen

kenarın kareleri toplamının karekökünü alırız ki, bilinmeyen kenarın

miktarıdır. İşte iki belde arasındaki uzaklık odur. Mesela Erzurum ile

Kahire'nin aralarındaki boylam farkı ondört derece ve elem farkı on

derecedir. Ondört ile onun kareleri toplamı ikiyüz doksanaltı hesap

olunmuştur. Toplamın kökü yaklaşık olarak onyedi bulunmuştur. Şu halde

Erzurum ile Mısır'ın arasının onyedi derece olduğu muhakkak bilinmiştir.

Diğerlerini de bu yolla biliriz. Bununla kıble tarafı dahi bulunur. Nitekim

bu, o bölümde tafsil olunacaktır. Hepsinin daireleri ise bölümün sonunda

verilecektir.



ikinci Madde



Hint dairesi ile zeval çizgisi, itidal çizgisi ve kıble yönünün tesbitini

bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar ve geometriciler, Hint filozoflarının

icadı bulunan hint dairesinden zeval çizgisi olan günyarısı çizgisini ve

itidal çizgisini ve itidal çizgisi olan doğu ve batı çizgisini ve Mekke

yönü olan kıble semtini tespit etmişlerdir. Zeval çizgisini ve itidal

çizgisini bulmanın bir yolu budur ki0 Öce yeri öyle düzlersin ki, ortasına

su dökülse dört tarafına birden akar. Sonra onda bir daire çizip,

merkezinde dik bir çubuk dikersin. Bu, dairenin çapının dörtte biri kadar

olmalıdır. Onun dik olduğunu şakül ölçüsüyle veya dairenin çevresinin üç

yerinden çubuğun tepesi arası eşit olduğundan bulursun. Zevalden önce

gözetlersin, ta ki çubuğun tepesinin gölgesi o daireye girdiğinde, batı

semtinden çevreye ulaştığı noktayı nişan edip, zevalden sonra, onun

daireden çıkışı vaktinde, doğu tarafından çevreye ulaştığı noktayı işaretle

bilirsin. O anda iki nokta arasında dairenin çevresinin kuzeyi bulunan yayı

ikiye bölüp, o yarıdan bir düz çizgi çıkarırsın ve merkezden geçirip

çevreye değin gidersin. İşte günyarısı çizgisi odur. Çubuğun gölgesi o

çizgiden uzaklaştığında, öğle vaktinin başlangıcı olur. Bu çizgi o daireyi

ikiye böler. O iki bölümün ortalarından bir düz çizgi çekersin ki,

günyarısı çizgisini merkezde dik bir açıyle keser, doğu ve batı çizgisi

odur. Bu işlem, en uzun günde daha sıhhatli olur. Zira ki gölgenin girişi

ile çıkışında asla farklılık olmaz. Öteki yolu budur ki: Güneş iki itidal

noktasının birine iken, bu durumu tesbit murat olunsa, hemen güneşin ya

doğuşunun ya batışının gölgesinin istikameti üzere ufuk noktası

paralelinden çıkıp, hint dairesinin merkezine uğrayıp, çevresine ulaşan

benzer çizgi, doğu ve batı çizgileridir. Onunla merkezde dik bir açı üzere

kesişen çizgi, günyarısı çizgisidir. işte zeval çizgisi odur.

Kıble yönünü bilmek için, çizilmiş hit dairesinin çevresini, üçyüzaltmış

bölüme taksim edersin ki, her dörtte biri, doksan bölüm olur. Onu meskûn

beldenin ufku farzedip, kıble yönünün onun hangi noktası olduğunu bulursun

ki; ona dönük olan Kâbe'ye yönelmiş olursun. Şimdi aranan bu noktayı

bilmenin yolu budur ki: Önce Mekke-i Mükerreme'nin boylamı, batı

okyanusunda, eskiden mamur, şimdi denizle dolu olan Halidan adalarından

yetmişyedi derece olduğunu bilirsin. Ekvator enleminden yirmiiki derece

olduğunu bulursun. Bundan sonra meskîn beldenin boylam ve enlemini Halidan

adalarından ve ekvatordan alırsın. Eğer beldenin boylamı Mekke'nin boylamı

ile eşit gelip, beldenin enlemi, Mekke'nin enleminden fazla olursa, o

beldenin kıble semti, günyarısı çizgisinin ufku çevresine ulaştığı güney

noktasıdırki, onda namaz kılacak olan, güney noktasına yönelse, doğru

kıbleye yönelmiş olur. Şehrimiz Erzurum gibi. Zira ki beldemiz, Mekke-i

Mükerremenin, kuzey noktasında vâki olmuştur. Eğer beldenin boylamı Mekke

ile aynı olup, enlemi Mekke'den noksan olursa o beldenin kıble semti;

günyarısının ufuk çevresine kavuştuğu kuzey noktasıdır. Mekke-i

Mükerreme'nin güney noktasında vâki olan Yemen beldesi gibi. Eğer beldenin

enlemi, Mekke'ninkiyle aynı olup, boylamı fazla olursa, o beldenin kıble

semti, batı ve doğu çizgisinin ufuk çevresine bitişik olduğu batı

noktasıdır. Eğer beldenin enlemi, Mekke ile aynı olup, beldenin boylamı

Mekke'den eksik gelirse, o beldenin kıble semti, batı ve doğu çizgisinin

ufuk çevresine kavuştuğu doğu noktasıdır.

Kıble yönünü bilmenin bir yolu dahi budur ki: Güneş, ikizler burcunun

sekizinci derecesinde veya yengeç burcunun yirmiikinci derecesinde

bulunduğu günde; Mekke'nin boylamı ile belde arasında olan farkın her onbeş

derece mesafesi için bir saat ve her bir derece mesafesi için dört dakika

alıp, gözetlersin. Eğer beldenin boylamı Mekke'ninkinden fazla ise, güneş o

günde günyarısını alınan dakikalar ve saatler kadar geçtiğinde, çubuğun

gölgesi o anda kıble tarafında vâki olmuş bilinir. Beldenin kıblesi

gölgenin yönünün hilafına doğru bulunur. Umman beldeleri gibi. Eğer

beldenin boylamı, Mekke'den noksan ise, güneşin o günde günyarısına

gelmesine alınan saat ve dakikalar kadar kaldığında, çubuğun gölgesi o

saatte kıble semti hizasında vâki olur. Kıble yine gölgenin yönünün

hilafına gelir. Sudan beldeleri gibi. Zira ki güneş, oniki derecede

bulunduğu gün, başucu, Mekkelilere gelir bulunmuştur. Eğer beldenin enlem

ve boylamı, Mekke'nin enlem ve boylamından ziyade bulunursa, hint

dairesinin çevresi, güney noktasından başlayıp, iki boylamın arasında

bulunan fazlalık kadar, batı noktası semtine doğru sayarsın. Kuzey

noktasından da batıya o kadar sayıp, iki sonun arasını bir düz çizgi ile

birleştirirsin. Zira ki, dairenin merkezi olan farz olunmuş şehrimizden,

Mekke-i Mükerreme'nin batısı bulunmuştur. Dairenin batı noktasından, iki

enlem arasında bulunan fazlalık miktarı güney noktasına doğru ve doğu

noktasından aynı şekilde sayıp, iki sonun arasını yine düz bir çizgi ile

bağlarsın. Zira ki, varsaydığımız şehrimizde Mekke- Mükerreme güneye vâki

olmuştur. Bu iki muhal çizgi birbiriyle kesişirler. Şimdi dairenin

merkezinden bir çizgi çıkarıp, o kesişme noktasından geçirip, muhite

ulaştırırsın ki, kıble semti, o çizginin çevreye birleştiği noktadır.

Onunla güney noktasının arasında ufuk çevresinde bulunan farz olunmuş

beldemizin yayı, kıblesinin sapma yayıdır ki, onda namaz kılacak olan,

güney noktasından batıya, o yay miktarı sapmış olmak lazımdır. Ta ki,

kıbleye yönelmiş ola. Şimdi bu surette kıble semti, güneybatıdır. Acem

beldeleri gibi. Eğer beldenin enlem ve boylamı, Mekke'nin enlem ve

boylamından eksik bulunursa, belirtilen minval üzere kuzey ve güney

noktasından doğu semtine boylam fazlalığı ölçülüp, batı ve doğu noktasından

kuzey tarafına enlem fazlalığını sayıp, çizgilerle birleştirip, işlemi

tamam edersin. Bu suretin kıble semti kuzeydoğu olur. Habeş beldeleri gibi.

Eğer beldenin boylamı, Mekke'nin boylamından eksik, beldenin enlemi,

Mekke'inn enleminden fazla olursa kuzey ve güney noktasından doğuya boylam

fazlalığını ve batı ve doğu noktasından güneye enlem fazlalığını sayar ve

çizgilerle birleştirip, işlemi tamamlarsın. Bu surette kıble semti

güneydoğu olur. Rum beldeleri gibi. Eğer beldenin boylamı Mekke'den fazla,

enlemi Mekke'den eksik bulunup, kuzey ve güney noktasından batıya boylam

fazlalığı ve batı ve doğu noktasından kuzeye enlem fazlalığını sayıp ve

çizgilerle birleştirip, işlem tamamlansa; bu surette kıble semti kuzeybatı

olur.

Bazı beldelerin enlem ve boylamları bu bölümün sonunda açıklanacaktır.



Üçüncü Madde


Alemin kutbu yakınında bulunan "cedy" adı verilen sâbit yıldızın yükseklik

ve alçaklığıyle yer derecelerinin uzaklık miktarını ve onunla yerkürenin

daire ve çap ve yüzölçümünü kıyas ile bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar ve geometriciler, yerkürenin kuşağının

ölçüsü ki, denizlerin ve karaların toplamıdır, yaklaşık yirmidörtbin mil

olduğu kararlaştırılmıştır. Çapının mesafesi, ona kıyasla, yedibin altıyüz

elli mil bulunmuştur. Yarıçapı, üçin sekizyüz onsekiz mil bilinmiştir.

Yerkürenin yüzölçümünün tamamı, yaklaşık, yirmibeşbin kere bin ve

üçyüzaltmışüçbin altıyüz otuzaltı fersah hesap olunmuştur. Bu kıyas üzere

yüksek cisimlerin dahi göklere uzaklıkları belirlenmiştir. Alemin

merkezinden ay feleğinin alt yüzeyinin uzaklığı yukarıda açıklandığı üzere,

yaklaşık otuziki yeryarıçapı kadar olduğu dört orantı kaidesiyle dahi

zabtolunmuştur. Çünkü feleklerde ve yer üzerinde sipat ve farz olunan

dairelerin hepsi, üçyüzaltmış dereceye ve her bir derece altmış dakikaya

bölünmüştür. Şu halde yerkürenin bir derece mesafesi kaç mil yer olur? Onu

belirlemek için geometriciler nice sahrada kıyas ve yüzölçümü alıp, bir

derece yeri, altmışaltı mil ve üç bölü iki mil bulmuşlardır.Bu kıyası o

yolla yapmışlardır ki; sonsuz bir sahranın bir yerinde, bir işaret nasb

edip, geceleyin onda cedy yıldızı ki, ona sâbit ve demir kazık derler. Onun

yüksekliğini rubu' ve üsturlap ile almışlardı. şimdi o yerden iki taife düz

bir hat üzere hareket edip; bir taife güney noktasına doğru gidip, biri

kuzey noktasına doğru gelmişlerdir. Gece oldukça o iki taife cedy

(demir kazık, kutup) yıldızının yüksekliğini alıp, gündüz oldukça düz olarak

yola devam etmişlerdir. Sabit yıldızları belirli yerdeki yüksekliğinden

güneye gidenlere bir derece noksan, kuzeye gidenlere bir derece fazla

olmakla, farklılık gösterdiği iki yerde durmuşlardır. Her irinde bir işaret

dikip, iki taraftan üç işaret arasını ölçüp, iki mesafeyi eşit olarak

altmışaltı tam üçte iki mil yer bulmuşlardır. Sonra o iki taife, o iki

yerin farkından yine kuzey ve güney dosdoğru gidip, o işaretler arasının

ölçülen milleri sayısınca mesafe ölçüp, nihayette kalmışlardır. Gece

olduğunda, her iki taife yıldızın yüksekliğini almışlardır. Yine tamamen

birer derece yükselme ve alçalma ile farkını bulmuşlardır. O zaman

altmışaltı tam üçte iki mil, üçyüzaltmışa çarpmakla dairenin tamamına,

ondan çapa, ondan yarıçapa ve ondan şüphesiz yerkürenin yüzölçümünün

tamamına vâkıf olmuşlardır. Aynı kıyasa birçok ülkelerde aynı sonuca

varmışlardır

SuFi
05-03-2009, 19:00
Dördüncü Madde


Kara ve denizi ölçme ve seyr ile mesafelerinin cüzlerini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, astronomlar ve geometriciler ittifak ile

demişlerdir ki: Bu yer unsuru her şeyiyle bir tek küre yani bir yuvarlak

top şeklinde olup, boylam ve enlem olarak yani gerek batıdan doğuya ve

gerek güneyden kuzeye, ortasında kuşak misali farzolunan daire, üçyüzaltmış

dereceye bölünmüştür. Geometriciler; mesafesi üzere yeryüzü dümdüz dağsız,

vâdisiz farzıyla yerin bir derecesi yirmiiki fersahta ziyadece bulunmuştur.

Her fersah üç il ve her il üçbin zira ve her zira otuziki parmak ve her

parmak altı arpa -biri dik biri yan sıralanarak- takdir olunmuştur. Şu halde

bu takdirce yerin bir derecesi altmışaltı tam üçte iki mil bilinmiştir.

Zira hesabıyle bir fersah yer dokuzbin ziar bulunmuştur. Yerin bir

derecesi, yaya yürüyüşle, üç merhale kılınmıştır. Bir merhale yedibuçuk

fersah mesafe belirlenmiştir. Bir fersah, bir yürüyüş adımı ile bir saatte

kat olunduğu tecrübe kılınmıştır. Şu halde bir günde kat olunan mesafe,

yirmiikibuçuk mil bulunmuştur. Yerin bir derecesi mesafesi, tamam yüzbin

adım ve her bir adım dört ayak ve her yaak onaltışar parmak hesap

olunmuştur. Okyanusun kenarlarında ve körfezlerinde ve karada olan küçük

denizlerde bulunan gemilerin, orta bir yüzüşle bir güne altmış milden

ziyade deniz mesafesi kat olunup; denizciler katında bir mecra tabiriyle

bir derece yer takdir olunmuştur.

Kervan hareketi ve askerî yürüyüşle bir eyr derecesi üç merhaleye

bölünmüştür. Mesela Erzurum'dan bir günde Nendiban köyüne hareket etmek

gibi, itibar olunmuştur. Eğer yürüyüş ve hareket bundan hızlı olursa, ona

orta yürüyüş derler. Bir yer derecesi onunla iki merhale bulunmuştur.

Mesela bir atlının Erzurum'dan bir günde Aşkale'ye yürüyüşü gibi, kıyas

olunmuştur. Eğer hareket ve yürüyüş bundan daha süratli olursa, yerin bir

derecesi onunla bir merhale olup, mesela şehrimizden bir günde yaklaşık

Karakulak'a varmak gibi, tahmin olunmuştur. Şu halde birinci kısımda üçtebir

derece, ikinci kısımda yarım derece, üçüncü kısımda tamam bir derece bir

güne kat olunur, bulunmuştur. Velhasıl, top zeminin bir derece mesafesi, bu

hesap üzere yüzbin adımdır, artık değildir. İkiyüzbin ziradan ziyade

değildir. Zira ki bir zira iki ayakır ki, yarım adımdır. Bu kaideye göre

zihin akıl sahiplerine, toprak ve sudan ibaret olan top zemini, dağları ve

denizleri hesaba katmadan, düz bi çizgi üzere yürüyüşle ne kadar zamanda

dolaşılacağı ortaya çıkmıştır. Mesela temiz beldemiz Erzurum'dan yerküreyi

dolaşmak niyetiyle bir kimse batıya doğru hareketle, Tokat'tan Anadolu'dan

ve İstanbul'dan,Rumelinden, Firenkistan'dan geçerek, yeni dünyadan dolayıp,

güneşin yürüyüşüne uyarak, Çin ve Maçin'e ulaşır. Buradan Hit, Sint ve

Türkistandan, Semerkant, Buhara ve Turan'dan geçerek Şirvan denizinin güney

yarısından geçmekle, Gence ve Revan eyaletlerinden yine şehrimiz Erzurum'a

ulaşır. Böylece muradı hâsıl olur. Bir kimse bize nispetle batıdan gidip,

doğudan gelmiş olur. Bunun gibi top zemini enlemler doğrultusunda dolaşmak

isteyen kimse, şehrimiz Erzurum'dan çıkıp, kuzeye azimetle Karadeniz'in

doğu sahilinden, Fas, Abaza ve Azak'tan, moskova diyarından, yeni

keşfolunan Növözemle yerlerinden geçer ve güneş kuzey burçlarında iken,

kuzey kutbu altından geçmekle bize nisbet taban tabana ve yeraltından

yürüyerek, güneş güney burçlarına vardığında, güney kutba ulaşır. Buradan

okyanusla geçer ve Habeş memleketinden, Yemen'den, Mekke-i Mükerremie'den,

Medine-i Münevvere'den ve çölden geçip Musul'dan yine temiz beldemiz

Erzurum'a ulaşır. Bu kimse kuzeyden gidip, güneyden gelmiş olur. Bu

takdirce top zemimi enlem ve boylam doğrultusuyla yürüyüp dolaşmak, mutedil

bir yürüyüşle olursa, tamamen devri, binseksen konak olur; atlı yürüyüş

gibi, seri olursa yediyüzyirmi konak olur. Ulak gibi çok hızlı yürünürse,

üçyüzaltmış günde tamamen top zemin düz bir çizgi üzere ulaşılmak ve

yürümek mümkündür demişlerdir.



Beşinci Madde



Dörtte bir oturulur yerin burçlar üçgeni ile yedi gezegene mensup olan belde

ve yönlerini, âhalisinin tavır ve sıfatlarını bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, İslâm filozofları, bu oluşum ve bozuşum âlemi

içinde câri olan durumlar ve eserler hakikatte Allah'ın tesiriyle olduğunu

ispat edip demişlerdir ki: Esîrî cisimler, felekî konumlar, unsurlar

âleminde Hak'kın emriyle tesir eder. Halbuki hakiki müessir ancak Rabblerin

Rabbidir. Yıldızlar ve felekler aletler misalidir ve sebebdir. Bu

unsurların ve bileşiklerin feleklere ve yıldızlara bağlantısı ve intisabı

vardır. Yedi iklim hakikatte anlatılan tertip üzere, yedi gezegene mensup

olduğundan gayri, memleketlerin ve beldelerin her biriyle oniki burç

arasında alâka ve bağlantı ispat olunmuştur. Bu alâka, beldelerin burçlar

üçgenine nispeti bulunmuştur. Burçlar üçlüleri yukarıda kendi bölümünde

tafsil olunup, dört üçlü bulunmuştur. Birincisi, kuzeydeki ateşsel erkek

burçlardır. Yönlerde kuzeyle dübür arası buna nispet olunmuştur. Bu erkek

burçlar; güneş, müşteri ve merih olduğundan, bu üçlünün müdebbiri gündüz

güneş, gece müşteridir. İkinci üç burç, güneyde topraksal ve dişidir.

Yönlerden güneyle Saba arası buna mensup bulunmuştur. Bunlar; zühre, zühal

ve utarit olduğundan, bu üçlünü müdebbiri gündüz zühre, gece utarittir.

Üçüncü üçlü doğuda, havahi ve erkektir. Kuzeyle Saba arası buna nispet

kılınmıştır. Bunlar, ühal ve utarit olduğundan, bu üçlünün müdebbiri gündüz

zühal, gece utarittir. Dördüncü üçlü, batıda, suya mensup ve dişidir. Güneş

ile dübür arası buna nispet kılınmıştır. Bunlar; zühre ve ay olduğundan, bu

üçlünün müdebbiri gündüz zühre, gece aydır. Bunun gibi dörtte ybir meskûn

dahi burçlar üçlülerine benzer dört kısım itibar olunup, her bir kısım bir

üçlüye nispet kılınmıştır. Birinci kısım, Avrupa namıyla isimlendirilen batı

ve kuzey arası olduğundan önceki üçlüye mensup bulunmuştur. Burada

oturanlar, önceki üçlüde olan riyaset sebebiyle işlerin çoğunda akıcı ve

serkeş görünmüştür. Çoğunluğu, silah kullanmaya ve siyasete yönelik,

yorgunluk ve meşakkate dayanıklı, lâtif ve temiz bulunmuştur. Çünkü gece

müşteri ve merih tedbirde müşterektir. Üçlünün önceki parçaları erkek,

sonraki parçaları dişidir Bu kavim ya çoğunca kadınları emrinde gaflet

üzere olup, gayretli olmazlar. Kadınlardan ziyade oğlanlara sevgi duyup,

günah bilmezler. Özellikle İngiliz ve Nemçe koç urcuna ve merihe benzerdir.

Onun için sâkinleri vahşî ve mütehavvin olup, ahlâkı yırtıcı hayvan

ahlakına eğilimlidir. Roma, Fransa aslan burcunda ve güneşe nispet

olunmuştur. Bu sebebten halkının çoğu riyaset ehli bulunmuştur. İspanya ve

Portekiz, yay ile müşteriye mensuptur. Onun için ahalisi genellikle

ahlaklı, temiz ve sevimlidir. Bunlardan sonra meskûn bölümün ortasına yakın

olan Rumeli ve İstanbul çevresi, Girit, Kıbrıs ve küçük Asya sahilleri yani

Anadolu, Akdeniz ve Karadeniz nihayetleri arası, gerçi üçlünün evveline

dahildir, lâkin ikinci üçlüye benzerdir. Şu halde bunların tedbirinde zühre

ve utarit müşterek olduğundan, sâkinlerinin çoğu siyasetçi, riyaset ehli,

anlayışlı firasete mail, ilim ve öğrenmeye meyyal olup, birbirine yakın ve

sağlam mizaçlı, lâtif suretli ve sirette mutedil bulunmuştur. Yöneticisi

zühre olduğundan, musikiyi sevip ondan lezzet alırlar. Aşık meşrep ve dost

canlısı olurlar. Özellikle İstanbul, oğlak burcu ile zühal yıldızına

benzer. Onun için büyükleri mülk ve riyasete nâil oluşturlar.

İkinci kısım, asya nâmıyle isimlendirilmiştir. O doğu ve güney arası

olduğundan onun beldeleri ikinci üçlüye nispet kılınmıştır. Çünkü bu

üçlünün müdebbiri, gündüz zühal ve zühredir. Orada oturanlar bu gezegenlere

çok itibar eder bulunmuştur. Zühre yıldızına benzeşme iktizasınca bunlarda,

sema ve raks, hareket ve cima, kadınlara hırs ve muhabbet galip olup,

elbise ve yaygılarında nakış ve süse tâlip, bedeneri tedbirinde, refahet ve

şehvete rağbet edici olmuşlardır. Erkeklere meyl etmeyip, kadınlara

benzemeye özenip, büyük iltifat ve rağbet kılmışlardır. Mizaç ve

tabiatlarında hararet üstün bulunmuştur. Lâkin tedbirde zühalin iştiraki

iktiza eder ki, nefesleri müessir ve güçlü, yürekleri şecaatli ve şiddetli,

vehimleri yüksek ola. Bu kısmın bu üçlüye genel benzerliğinin hükmü budur.

Lâkin cüzlerinin tek tek nispetleri hükümleri bu tarz iledir ki: Acem

beldeleri, boğa burcu ve zühreye mensup olduğu için, halkının çoğu nakışlı

elbise giyip, evlerinde nakışlı yaygılar sermişlerdir. Hatta gömlekleri

dahi sade değildir. Fırat ile Dicle arası ve Bağdat çevresi başak burcuna

ve utarite; Yemen ve Arap yarımadasının tümü önceki üçlüye benzer

kılınmıştır. Şu halde bunların müdebbiri, müşteri, merih ve utarit

bulunmuştur. Onun için halkının çoğu üstün ve tüccar olmuştur. Hile, tuzak,

tembellik, ağır davranma onlarına şanına gelmiştir. Arabistanın mamur

yerleri yay ile müşteriye mensup olduğundan, o diyarın çoğu rahatlık üzere

olmuştur.

Üçüncü kısım, Saksonya ismi verilen doğu ve kuzey semti bulunmuştur. Bu

kısım üçüncü üçlüye mensup kılınmıştır. Gürcistan, Dağıstan, Maveraünnehir

yani Türkistan Hıta ve Hotan memleketleri ve Tataristan bu kısımda

kılınmıştır. Bunun müdebbiri zühal, müşteri ve utarit olduğundan, halkının

çoğu halim, selim, hikmetli ve fıtnet dolu, temiz ve iffetli müşahede

olunmuştur. Özellikle Azerbaycan memleketleri ikizler ve utarite mensup

olduğunda halkının çoğu hareket, mazarrat ve hıyanet üzere bulunmuştur.

Maveraünnehr semtleri kova ve zühale mensup olduğundan, halkının çoğu vahşî

ve gaddar bilinmiştir.

Dördüncü kısım, Afrika ismi verilen batı ve güney arasındadır. Bu kısım

dördüncü üçlüye mensup bulunmuştur. Bunun beldeleri olan Mısır, Sudran ve

Mağrip kendi misali bulunmuştur. Çünkü bu üçlünün tedbirinde gündüz, merih

ve zühre müşterektir. Halkının meliklerinin işlerine kadınları müdahalede

geri kalmaz. Erkek ve kadın çoğu işlerde karışık olup, bir kadını birkaç

kimse zevce edinip, erkekleri de kadın kıyafetinde gezerler. Çoğu kâhin ve

remilci olup azarlar. Özellikle Akdeniz sahilleri yengeç ve aya mensup

olup, halkının çoğu tüccar bulunmuştur. Diyarları yeterlilik ve rahat üzere

olduğu bilinmiştir. Uzak batı ülkeleri akrep ve merihe mensup olduğundan,

halkının ahlakı yırtıcı hayvanlara benzeyip, çoğunca husumet edip,

birbirini öldürmekten korkmazlar. Sait ve Habeş memleketleri, tedbirinde

zühal, müşteri ve utarit müşterek olduğundan, o diyarın halkı muhtelif

gelenekler üzere olup, ölülerini tazim ederler. Dışarıdan gelen hâkimlere

tâbi ve teslim olurlar. Kadınlara fazla rağbet edip, cimaa çok hırslı ve

meşgul olurlar. Bunların zayıf nefislileri korkak ve alçak bir kavimdir.

Özellikle Mısır ve İskenderiye ikizlere ve utarite mensup olduğundan,

halkının çoğu, idrak ve anlayış sahibi olup, gizli sırlar çıkarmaya ve

garip ilimleri öğrenmeye oldukça eğilimli bulunmuştur. Habeş memleketleri

ve ortaları kova ile zühale mensup olduğundan halkı balık yemeyi sever.

Yaşayış ve içkileri hayvanlar gibidir. Her şeyi bir sebebe bağlı olarak

yaratan Allah münezzehtir.

SuFi
05-03-2009, 19:01
Altıncı Madde



Zamanın, oniki hayvan üzere dönüp, her sene birine benzemeyle değişmesinden

yeryüzünde olan tesirlerini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, Hindistan filozofarı, zamanın oniki hayvan üzerine

deveran edip, yılda birini ahlakıyle nitelenip, cihandakilere böyle Hak'kın

emriyle sirayeteni bulup, tecrübe ve sınama ile tesirlerini hükümlerini

ispat etmişlerdir. Türkistan ahalisi genellikle ona itibar edip,

hükümleriyle gitmişlerdir. Onun için zamanın hükümlerini "Türkistan Senesi"

ismiyle adlandırmışlardır. Şimdi zamanın hükümlerini açıklayan manzumemiz

bunda yazılmak münasip görülmüştür.

NAZM

Allah adı hoş işler evveldir

Her dem Allah diyen kişi velîdir

Hamd lillah dahi salat ve selam

Fahr-ı kavneyn ve âline be-devam

Bade ism-i ilah ve hamd ve salat

Sal-i Türk oldu seksenüç ebyat

Hakkı der sal-i Türkü nazm ettim

Nisbet-i hüküm remzine yettim

Cümle ahkâmı sali Türkanı

Hükema mezhebince bil anı

Hükema kavlin itimad edemem

Hem de küllî yala deyip gidemem

Ekser ahvale vâkıf olmuşlar

Akl ile tecrübe ile bulmuşlar

Sal-i Türkan ki devr-i daimdir

Oniki canvar huyuyle revam

Muttasıl ola cümle halk-ı zaman

Faredir pes bakarla kaplandır

Sonra tavşan sinekle yılandır

Andan attır ganemle maymundur

Mürugdan sekle huk ol oyundur

binyüzaltmışbeş oldu çünki bu yıl

ikibin altmoşüçte rumî yıl

Mah-a âzerdle bir muharrem hem

Sal-i hicrin birini tarh et o dem

Bilmek istersen olduğun sali

Nisbeti kangı canavar hali

bak bu tarih-i hicrette o zal

Vâki olan sinin-i rumien al

Ol üç sali tarh kıl be neşat

Sonra onikişer edip iskat

Kaç sene kalsa fareden başla

Bir sene her birine bağışla

Kangı hayvanda âhir olsa heman

Ol yılın hâkimidir ol hayvan

Yıldır üç fal ve evveli dört ay

Dört ay ortası dört ay âhiri say

Sal-i şemsiledir çün nisbet-i hal

ibtida-yı hameldir ol sal

Bulsa bir kimse doğduğu sali

Bilinir tab' ve huy ve ahvali

Çün gelir sal-i fare hoşluk ola

Evsat-ı salde çok yağışlık ola

Ahir-i salde fitneler uyanır

Cenk olur niceler deme boyanır

Kışıdır hem dıraz hem sırma

Fareler gılleyi eder yağma

Doğsa mevlüt fi evail-i sal

Zeyrek olur ziyade hûb hısal

ol yılın evasıtında doğsa veled

Dediler ol yalancıdır huyu bed

Ahir-i salde doğa bed kerdar

Olur ol husut hem mekkar

Çün bakar sali gelse bimari

Çoğ olur hem sudadan zari

Fitnelerden mülük olur gamnâk

Çappâ nevine erişe helak

Kışı müşted olur dahi kütah

Meyveler hem soğuktan ola tebah

Ol salde doğsa kız ya oğul

Gayriler işine olur meşgul

Evsatında doğan olur pür nur

Zeyrek ve huyruy ve hem mesrur

Ahir-i salde doğsa peyveste

Gönlü gamlı olur teni hasta

Çünkü kaplan yılı gelir be te'ab

Halka düşer adavet ile gazab

Nasa çok nakz-ı had olur pişe

Pes düşer cümle havf ve teşvişe

ihtilaf-ı mülük olur o zaman

Isıran canavar çok olur ol an

Zelzele ola bazı sahrada

Keştiye âfet ere deryada

Kışı kısa ziyade soğuk ola

Gözler nehirler suyu çok ola

Ol yılın evvelde doğan uşak

Ali himmetlidir yüzü yumuşak

Evasıtında doğarsa kâmil olur

Ahirinde cebban ve kâhin olur

Çünkü tavşan yılı olur vüsat

Çoğ olur meyvelerle her nimet

Sulh ile dola hep zemin ve zaman

Halk sıhhatle bula emn ve eman

Hoş kışı mutedil baharı bahar

Yazı yaz çar fazlı hub ve nigâr

Ol salde doğsa malı olur

Bed huy olur velî vefalı olur

Evasıtında doğan olur yahşi

Ahii mükesser ola hem vahşi

Çünkü mahi yılı gelir bisyar

Ola harb ile fitneer bîdar

Kendüm ve cüv çoğ ola hem erzan

Kim kesir ola berf ile baran

Kışı gayte dıraz olur hem serd

Kim ziyan eyleye ağçalara berd

Ol yılın evveli doğan nâçar

Ahmak ve bed güher olur ber kâr

Evsatında doğan halim ola nerm

ahiri bed huy ola hem bî şerm

Çok gelir nevbetiyle sal-i yılan

AHer taamın ola bahası giran

Kışı gayetle nerm ve kısa olur

Kaht olup her gönülde gussa olur

Ol sal doğan olur hâmuş

Bil ki sözleri hem işleri hoş

Evsatı doğan oa bed etvar

Ahiri ber şekl olur bed kâr

Çün gelir sal-i esb ba şer ve şur

Eyleye cenk ve harb ve fitne zuhur

Sayfi hoşzer' ve gılle çoğ ola p¹ak

Çar paya erişe renc ve helak

Kışı nerm ve dıraz olur gayet

Erişe meyve cinsine âfet

ol say doğan çeker zahmet

Hem olur pür muhabbet ve hikmet

Evsatı yahşi işlidiry hoş huy

Ahiri gamlı bed huy ve bed guy

Çünkü Sal-i ganem gelür gamnak

Keştiler bahr içinde bula helak

Harb olur sürat ile sulhü bulur

Hayr olur sürat ile sulhü bulur

Hayr ve ihsana say' eden çoğ olur

Kışı nerm ve dıraz olur vâki

Ol sal doğan olur nâfi

Evsatında doğandır âsude

Ahir olur pelid ve fersude

Çünkü maymun yılı gelir hayırsız

Çoğ olur yankesici hem pîrsiz

Ol sene halka çok sitemler olur

Hastalık eşter ile esbi bulur

Kışı gayet kasîr ve soğuk ola

Ineb az dişiyle yiyiciler çok ola

ol sal doğan olur bed ruy

Lik handan ve şad olur hoş ruy

Evsatında doğarsa olur hasud

Ahirinde doğar olur bî sud

Sal-i mürg olsa hastalık yoğ ola

Gılle erzan ve meyveler çoğ ola

kışı nerm ve dıraz olur gyaet

Hamile zenlere erer âfet

Ol sal doğanda hüsn ve cemal

Olur az kısmeti fakir'ül-hal

Evsatı müezzi halk ona düşman

Ahiridir sehi sever mihman

Çünkü it sali gelse gılle ve nan

Hem aziz ola hem bahası giran

Çoğ olur mevt ve katl-i insanî

Hem de düzd ve muhil ve şeştanî

Kış hafif ola meyveler hem ucuz

kışınde emn ve eman olur şeb ve ruz

Ol salde doğa kız ya oğul

Ola her guy ve hem haris ve ekül

Evsatında doğan eder gavga

Ahirinde kanaat ee vefa

Çün gelir sal-i huk olur hasta

Emir ve ayan şehr peyveste

Padişahlar aralarına hilaf

Vâki olup çoğ ola cenk ve mesaf

Çoğ olur hınta ve şair kalil

Afet eyler darıya hem tacil

Halk yerden yere kona ve göçe

Hem reaya müşevveş ola kaça

Çoğ olur onda düzd tarraran

Ola kış nerm hem dıraz o zaman

O salde doğsa bir ferzend

Olur ol tez gûy ve hîş pesend

Evsatında doğarsa kâzib olur

Ahirinde halim ve ragıp olur.

Hem olur sal-i fare devr-i zaman

Hoş bu tertip ile eder deveran

Halkı fehm eyledinse ey Hakkı

Masivayı yok eyle bul Hak'kı

(Allah adı, hoş işlerin evvelidir. Her dem Allah diyen kişi velîdir. Hamd

Allah için salat ve selam, iki cihanın fahri ve onun âline olsun devamlı.

Allah adından, Allah'a hamd ve peygambere salattan sonra; Türk yılı

seksenüç beyit oldu.

Hakkı der: Türk senesini nazmettim ve hükmüne nispet edip, remzine yettim.

Türklerin senesinin bütün hükümlerini filozoflar mezhebince bil.

Filozofların sözüne itamat edemem, fakat hepsi de yalandır deyip gidemem.

Onlar durumların çoğuna vâkf olmuşlar. Bunları akıl ve tecrübe ile

bulmuşlar.

Türkleri senesi, sürekli devreder ve oniki canavar huyla akıp gider.

Zamanın halkı hep ona bağlıdır. Bu oniki hayvan: Faredir, inektir,

kaplandır, tavşandır, sinektir, yılandır, attır, koyundur, maymundur,

kuştur, köpektir, domuz eniğidir.

Binyüz altmışbeş oldu şimdi bu yıl. Rumî yıl ise ikibi altmışüçtür. Mart

ayında altmışdörttü. Otuzüç yılda bir yıl eksilir.

Mart ile muharrem aynı zamana rastlasa; o zaman hicrî yılın birini çıkar.

Eğer bilmek itersen hangi senede olduğunu ve hangi canavara nispet

olduğunu: Bak o hicrî tarihte, o sene, rumî senelerden hangisine düşer. O

üç seneyi çıkar sonra onikişere bölerek düş. Kaç sene kaldıysa fareden

başla, her oniki yseneye karşılık bir seneyi at. Hangi hayvanda son

bulursa, o yılın hâkimi o hayvandır.

Yıl üç mevsimdir. Her mevsim dört aydır. Durumun nispeti güneş

senesiyledir. Senenin başı ise koç burcunun evvelidir. Bir kimse doğduğu

yılı bulursa, tabiati, huyu ve durumları bilinir.

Fare senesi gelince hoşluk olur. Sene ortasında çok yağış olur. Sene

sonunda fitneler uyanır. Cek olur, niceleri kana boyanır. Kış, hem uzun

hem soğuk olur. Fareler buğdayı yağma eder. Senenin başlarında doğanlar

zeki ve iyi huylu olurlar. O yılın ortasında doğanlar, kötü huylu ve

yalancıdırlar. Sene sonunda doğanlar, kötü işli, haset ve düzenbaz olurlar.

inek senesi gelince: Hastalık çok olur, baş ağrısı artar. Fitnelerden dolayı

melikler gamlı olurlar. Dört ayaklılara helak erişir. Kışı şiddetli ve

kısa olur. Meyveler soğuktan mahvolur. O sene doğan kızlar, oğlanlar,

başkalarını işiyle meşgul olurlar. Senenin ortasında doğan, nurlu, zeyrek,

güzel yüzlü ve mesrur olur. Senenin sonunda doğan, gönlü gamlı ve teni

hasta olur.

Kaplan yılı gelince: Halka düşmanlıkla öfke düşer. Zenaatkârların çoğu

insanlara verdiği sözde durmazlar. Herkes korku ve karışıklığa düşer.

Melikler arasında ihtilaf olur. Isıran canavar çok olur o zaman. Bazı

yerlerde zelzele olur. Denizlerde gemiler âfet erer. Kış çok soğuk olur.

Gözler ve nehirlerin suyu çok olur. Ortasında doğan, olgun olur. Sonunda

doğan peynirci ve tembel olur.

Tavşan yılı geniş olur. Meyveler ve her nimet çok olur. Her yerde sulh olur.

Halk emniyet içinde sıhhat bulur. Kışı hoş ve ılımlı, baharı bahar, yazı

yaz olur. Dört mevsim de sevimli ve sevgilidir. O yıl doğanın malı olur,

kötü huylu fakat vefalı olur. Ortasında doğan yahşidir. Sonunda doğan kırıcı

ve vahşi olur.

Balık yılı gelir Çok harb olur ve fitneler uyanır. Buğday arpa çok olur.

Kar ve yağmur çok olur. Kışı uzun ve sert olur. Ağaçlara soğuk zarar verir.

O senenin evvelinde doğan, çaresiz, ahmak, kötü huylu ve kötü işlidir.

Ortasında doğan halim ve yumuşak olur. Sonunda doğan ötü huylu ve utanmaz

olur.

Yılan yılı geldiğinde: Yiyecekleri fiyatı artar. Kış oldukça kısa ve yumuşak

olur. Kıtlık olur, gönüllerde gussa olur. o sene doğan, sessiz olur. Aynı

zamanda bilgili ve sözleri hoş olur. Ortasında doğan, kötü tavırlı olur.

Sonunda doğa kötü şekilli ve kötü işli olur.

At yılı, kötülük ve karışıklıkla gelince: Cenk, harb ve fitne ortaya çıkar.

Yazı hoştur. Eki ve buğday çok ve temiz olur. Dört ayaklılara illet ve

helak erer. Kışı oldukça yumuşak ve uzun olur. Meyvelere âfet erişir. Sene

başında doğan, zahmet çeker, aynı zamanda muhabbet ve hikmet dolu olur.

Ortasında doğan, güzel işli ve hoş huyludur. Sonunda doğan, gamı, kötü

huylu ve kötü sözlü olur.

Koyun yılı gamlı olarak gelince: Denizde gemiler helak olur. Harb olur,

hemen sulh olur. Hayır ve ihsana çalışan çok olur. Kışı yumuşak ve uzun

olur. O sene doğan faydalı olur. Ortasında doğan, âsude olur. Sonunda doğan,

kötü ve donuk olur.

Maymun yılı gelince: Hayırsız ve yankesici çok olur. O yıl halka çok

sitemler olur. Deve ve atlar hastalanır. Kışı gayet kısa ve soğuk olur.

Üzüm az, fakat yiyicisi çok olur. O sene doğan, kötü yüzlü olur, fakat

güler yüzlü ve iyi huylu olur. Ortasında doğan, hasetçi olur. Sonunda doğan,

faydasız olur.

Kuş senesi olunca: Hastalık yok olur, bolluk ve meyve çok olur. Kışı

yumuşak ve oldukça uzun olur. Hâmile kadınlara hep âfet erer. O sene doğan

iyi ve güzel olur, kısmeti az, hali fakir olur. Ortasında doğan, eza edici

olur ve halk ona düşmandır. Sonunda doğan, cömert ve misafirperverdir.

Köpek yılı gelince: Buğday ve ekmek hem kıymetli, hem pahalı olur. Cinayet

ve ölüm çok olur. Hırsızlık, hile ve şeytanlık artar. Kış hafif olur,

meyveler ucuz olur. Kışın gece-gündüz emniyet olur. O sene doğan kız veya

oğul, kötü sözlü, hırslı ve obur olur. ortasında doğan, kavga eder. Sonunda

doğan vefalı ve kanaatlı olur.

Tavuk yılı gelince: Başkan ve şehrin ileri gelenleri hep hasta olur.

Padişahlar arasına anlaşmazlı düşer, savaş çok olur. Buğday çok olur, arpa

az. Darıya âfet dokunur. Halk yerden yere konar ve göçer. Reaya karışır ve

kaçar. Hırsız ve soyguncu çok olur. Kış ılık ve uzundur. O seni doğan

oğlan, çabuk konuşur ve kendini beğenmiş olur. Ortasında doğan, yalancı

olur. Sonunda doğan, halim ve istekli olur.

Zamanın dönüşü yine fare yılına gelir. Bu düzen ile denir. Halkı anladınsa

ey Hakkı! Masivâyı yok anla; Hak'kı bul.)

(Sal: Yıl, sene, Sal-i Türkân: Türklerin yılı. Ganem: Koyun. Müruğ: Kuş.

Sek: Köpek. Huk: Domuz eniği. Mah-ı âzer: Mart ayı. Çâr: Dört. Tedahül:

Geri kalma, gecikme. Tarh: Çıkarma. Sinin: Seneler. Be: İle. Neşat: Sevinç.

Fasl: Mevsim. Sal-i şems: Güneş yılı. İbtida: Başlangıç. Hamel: Koş burcu.

Evsat: Orta. Dem: Kan. Dıraz: Uzun. Serma: Soğuk. Gılle: Buğday, Fi evail-i

sal: Seneni başlarında. Red: Kötü. Bed kerdâr: kötü işli. Mekkar, Düzenci.

Bakar: İnek. Bimar: Hastalık, Mülük: meliker. Çâr pâ: Dört ayaklı. Müşted:

Şiddetli. Kütah: Kısa. Tebah: Mahvolma. Hub ruy: Sevimli yüzlü. Peyveste:

Daima, Teab: Yorgunluk. Adavet: Düşmanlık. Nakz-ı ahd: Ahdi bozma. Pişe:

Sanat. Keşti: Gemi. Mükes-mükesser: Kırılış. Mahi: Balık. Bîdar: Uyanık.

Kendüm: Buğday. Cüv: Arpa. Erzan: Bolluk. Kesir: Çok. Berf: Kar. Baran:

Yağmur. Berd: Soğuk. Nerm: Yumuşak. Bî şerm: Utanmaz. Giran: Ağır. Kaht:

Kıtlık. Hâmuş: Sessiz. Esb: At. Şer ve şur: Kötülük ve karışıklık. Sayf:

Yaz. Zer': Ekin. Renc: Sızı. Bed guy: Kötü sözlü. Say': Çalışma. Pelid:

Rezil. Fersûde: Donuk. Eşter: Deve. Kasîr: Kısa. İneb: Üzüm Bî sud:

Faydasız. Zen: Kadın. Müezzi: İnciten, Sehi: Cömert. Mihman: Misafir. Nan:

Ekmek. Mevt: Ölüm. Düzd, Hırsızlık. Muhil: Hile. Şeb: Gece. Ruz: Gündüz.

Ekûl: Obur. Mesaf: Harb safları. Hınta: Buğday. Şair: Arpa. Kalil: Az.

Müşevveş: Düzensiz. Tarraran: Soyguncular. Ferzend: Oğul. Hiş pesend:

Kendini beğenmiş. Kâzib: Yalancı. Fehm: Anlama.)

Ey aziz, malûm olsun ki, bu makamda, eski astronomi ilmini bu miktar

açıklama ile yetinilip; beldelerin enlem ve boylamı ve çizilmiş daireleri,

küre yüzeyi gereği üzere tasvir olunmuştur. Başlangıç meridyeni Halidan

adalarından (Girinviç), başlangıç enlemi ekvatordan itibar olunup, tertip

ve tanzim olunmuştur.

SuFi
05-03-2009, 19:03
27-BÖLÜM:



DOKUZUNCU BÖLÜM



Yeni astronominin şöhret bulduğunu, kaidelerinin kolay ve muhtasar

olduğunu; yerin dönüşüle hareket kıldığını ve yerin ekseninin, âlemin

eksenine paralel ve kutbuna karşı olduğunu; yeni astronomların bunu ispat

ettiğini; gezegenlerin bu astronomiye nispetle duyduğunu, geri döndügünü ve

düz gittiğini; bu yeni astronomiye itirazlar olup, hepsine cevap

verildiğini; feleklerin tabiatlarinde astronomların ihtilaf kıldığını dokuz

madde ile açıklar.



Birinci Madde


Yeni astronominin şöhret bulup itibar kazandığını bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, filozof ve astronom olan eski ve yeni bilginler,

esiri cisim küreleri (felekler) ve unsurî cisimlerden (dört unsur) ibaret

olan âlem küresinin yapı ve mahiyetini, konumlarını tertibini ve

tavırlarını; hareket ve duruş halindeki keyfiyetlerini; sair gizli

durumlarını açıkladıklarında iki görüşe ayrılmışlardır. Filozofların

çoğunluğunun isabetli görüşleri üzere birini seçip onda karar etmeleriyle,

eski astronomi nâmiyle şöhret bulmuştur. Bu görüşü seçen eski astronomidir

ki, kendini tanımak ve Alah'ın yarattıklarını düşünmek için bu

"Marifetnâme" de buraya gelinceye dek, yazılmış ve açıklanmıştır.

İkinci görüşe meyl ve rağbet eden filozofların görüşlerine göre: Ateşten

ibaret olan güneşi, bütün unsurların en mükemmeli, bütün cisimlerin merkezi

olmak üzere, âlemin merkezinde hareketsiz durup topzemini, güneşin

çevresinde gezegenlerden biri gibi hareketli ve dönücü; gökleri bir hal

üzere hareketsiz farz ve itibar etmişlerdir. Sonra, bu görüşlerine düzen

verip sağlamlaştırmak için çalışıp ihtimam ettikçe, sade dil olan avam,

onlara, ta'n ve saldırı taşlarını vururlardı. Zira ki onlar, halkın akıl ve

idrakine muhalif ve gördüklerine aykırı olan yerin hareketine kail

olurlardı. Böylece insanlardan soğukluk ve öfke ve buğz bulurlardı. Lakin

bu cümle ile bile, eski zamandan son günlere gelinceye değin yerin döndüğü

konusunda görüşler eksik olmayıp; Eflatun dahi ömrünün sonunda yerin

hareketine kail ve bu görüşe yönelmiştir. Asırlar ilerledikçe devirler

geçtikçe, rasatçılık gelişmiş ve gözetleme işleri sürmüş olup, feleklerin

durumları belirlenmiş olup; sonraki bilginler zamanında rasat âletleri ve

kanunları fazla kihtimam ve tecrübe edilip, gerekli gözlemlerle feleklerin

durumları nizam buldukça, ikinci görüş bir mertebe revaç bulmuştur. Böylece

sonrakiler çoğunun tercihi olup, yeni astronomi nâmıyle yaygınlaşıp, meşhur

olmuştur. Hata bu görüşe katılanlar, âlemin yapısını taklitle evlerinde ve

kiliselerde çerağ ve ateş yakarlar imiş. Ancak gaflet olunmasın ki, bu

durumlara itikat ve itimat etmek, dini işlerden ve kesin şeylerden

değildir. Zira ki, âlem küresi ne şekil ve yapıda olursa olsun, gök ve yer

cisimlerinin terkibi her ne keyfiyette bulunursa bulunsun ve bu çarh-ı

felek her ne takdir ile dönerse dönsün; hiçbir zaman âlemin sonradan

yaratıldığını inkâra mecal olmadığına ve bütün bunları Allah'ın olgun bir

şekilde yarattıkları olduğundan gayri hayal, muhal bir iş olduğuna itimat

ve itikat etmek dinî gereklerden ve kesin işlerdendir. Filozofların bu

cihanı çeşitli biçimlerde anlatması, cihanın yaratıcısının acaip

sanatındandır. Bu âleme ne zan ile bakılsa, o yönle devranı

âlemin yaratıcısının kudretinin kemalindendir.



İkinci Madde


Yeni astronominin kaidelerinin kolay ve mazbut olduğunu bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, yeni astronomlar demişlerdir ki: Önce güneş sabit

bir yıldız bulunmuştur ki, âlemin merkezinde, ortada, kuşatıcı ve sâkin

konulmuştur. Bundan sonra güneşe yakın olup, güneşin cismini lâvi bulunan

utarit dairesinin dairesidir. Burada utarit yıldızı, güneşin çevresinde

seyr ve deveran edip, üç ayda dairesini kateder görünmüştür. Bundan sonra

utaridin dairesini kuşatan zühre dairesinin dairesidir. Zühre, dairesinin

sekiz ayda dolaşır. Bundan sonra zührenin dairesini kuşatır bir büyük daire

ispat olunmuştur. Yerküre su ve hava unsuruyle kuşatılmış olup, onlarla

beraber yıldız misali geniş daireyi bir sene tamamında dolaşır bulunmuştur.

Yine bu büyük daire üzere yer cisminin çevresinde ayın dairesi tayin

olunmuştur. Ay dahi, yeri, kendisine merkez edip, çevresinde seyr ve

deveran edip bir ayda tamam kendi dairesini kateder bulunmuştur. Bundan

sonra merih dairesi, yerin büyük dairesini kuşatıp; merih yıldızı iki

seneye yakın zamanda, kendi dairesinde bir devresini tamam eder,

bulunmuştur. Bundan sonra merih dairesini kuşatan müşteri dairesidir ki,

müşteri yıldızı o özel dairesini oniki senede kateder müşahede kılınmıştır.

Bundan sonra müşteri dairesini kuşatanzühal dairesidir ki, o yıldız, o

dairesini otuz senede kateder hesap olunmuştur. Bu yıldızlardan başka,

yerin büyük dairesinde zikrolunduğu üzere, ay, yeri merkez edip, çevresinde

seyir ve dev eran eylediği misali dört yıldız, müşteriyi; beş yıldız,

zühali merkez edinip; dördü müşteri etrafında ve beşi zühal etrafında

hareket eder ve döner görünmüştür. Bu dokuz yıldız, sonraki bilginler

zamanında asat olunmuştur. Yeni isimlerle bunlara: Aycıklar adı

verilmiştir.

Bütün bunlardan sonra bu dairelerin tümünü kuşatan sabit yıldızlar feleği

burçlar göğünden bilinmiştir. Onun kalınlığı, hoşluğunun genişliği sayısız

sabi yıldızlarla süslü bulunmuştur. Sabit yıldızlardan her biri, büyük bir

güneş cismi menendi olup, âlemin merkezinde konulmuş ve kuşatıcı güneşin

beyan olunan tavır ve tarzı üzerine, basitlerden her birinin cismi

çevrecinde, nice gezegen yıldızın hareket ve dönüş üzere oldukları rasat

üzere bilinmiştir. Bu görüşe göre, âlemin yapısını tahlil içi vazolunan

şekiller ve daireler, bu bölümün sonuna bırakılmıştır.



Üçüncü Madde



Ey aziz, malûm olsun ki, yeni astronomlar demişlerdir ki: Evvela yerküre

kendi büyük dairesi üzerinde hareketiyle, batıdan doğuya hareket edip,

burçlar dairesini beher gün terti üzere kat ederek, sene tamamında o büyük

dairesini tamamen bir kere devreder bilinmiştir. ikinci olarak, yer o

senelik hareketinden başka, yine batıdan doğuya kendi ekseni üzerinde

hareketiyle dönüp, beher gün yirmidört saatte bir dönüşünü tamam eder

hesap olunmuştur. Yer, günlük hareketiyle batıdan doğuya hareket

eylediğinden, bize nispetle güneş ve bütün yıldızlar günlük hareketle

doğudan batıya hareket eder görünmüştür. Yerin bu iki hareketinin misali

budur ki: Mücessem bir küre, düz bir araziye atılıp, çevresinde dönüyor

farzolunsa, dönen küre, o düz yerin uzunlamasına meydanına tamamen

geçinceye dek kendi ekseni üzere hareketiyle dönüp, dolanmadan geri

kalmadığı gibi; yerküre dahi kendi büyük dairesinde batıdan doğuya hareket

ve seyir ile burçlar feleğinin meydanını tamamiyle dolanıncaya dek, kendi

merkezi çevresinde kendi ekseni üzere dönüp, sürekli dolanır bulunmuştur.

Çünkü yer, güneş ile burçlar feleği arasında vâki bulunmuştur. Çünkü yer,

güneş ile burçlar feleği arasında vâki bulunmuştur. Şu halde yer,

burçlardan birinin hizasına gelse, kaçınılmaz olarak o vakitte güneş, o

burçların karşısında olan burcu gelir görünmüştür. Mesela yer, koç ile

güneş arasında bulunup, koçun hizasında iken, elbette güneş onun karşısında

olan terazide bulunmuştur. Bunun gibi yer, Yengeçte olduğunda yani yengecin

hizasına geldiğinde, elbette o anda güneş, yengecin karşısında olan oğlak

burcunda gözlenmiştir.

Velhasıl yer, kuzey burçlarının birinin hizasında olduğunda, elbette o

esnada güneş dahi kuzey burçlarının karşısında bulunan güney burçlarının

birinde görünmüştür. Aksi dahi buna kıyas ile bilinmiştir. Güneşin kuzey

burçlarında sekiz-dokuz gün kadar fazla eğlenmesi, yerin güney burçlarında

o kadar zaman gecikmesinden bulunmuştur. Zira ki yer, güney burçları

hizasından hareket ederken senelik dairesini bir miktar genişletmekle,

dairesinin güney yarısında ziyadece duraklamak lazım gelir bilinmiştir.

(Durumun hakikatini en iyi Allah bilir.)



Dördüncü Madde


Yerkürenin ekseni, senevî dairesinin üzerinde güneşitleyici dairenin

eksenine paralel; kutupları, kutuplarının hizasında olduğunu ve onunla gece

ve gündüz saatlerinin muhtelif olup, dört mevsimin oluştuğunu bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, yeni astronomlar demişlerdir ki: Yerkürenin

ekseni, senelik dairesinin üzerinde kendisine ve güneşitleyicinin yani

âlemin eksenine paralel ve kutupları kutuplarının hizasında bulunmuştur.

Yerin kuşağı olan ekvator, senelik dairesiyle güneşitleyicinin yüzeyinden

güney ve kuzeyde bulunmuştur. Eğer yerin ekseni, dairesinin ekseni gibi

burçlar dairesinin eksenine paralel bulunsaydı, daima her yerde gece ile

gündüz eşit olup, asla bir vakitte ve hiçbir mekanda dört mevsimin değişimi

ve birbirini takibi olmazdı. Şu halde yer dairesinin ekseni, âlemin

eksenine paralel olmayıp, burçlar ekseninin dairesi gibi yirmiüçbuçuk

derece uzak olur bulunmuştur. Çünkü yer, âlemin eksenine farz olunan

hizalanmasını daima koruyarak, her anda burçlar feleğinin hissedilen ve

özel olan tarafına yönelik olarak değişir görünmüştür. Elbette yer, senelik

hareketiyle güneşin etrafını dolaşır oldukça, mevsimlerin değişimi belirli

zamanlarda olur.

Mesela Yaz mevsimi geldiğinde, yani yer oğlak burcuna hizalanıp, güneş onun

karşısında olan yengeç burcunda göründüğünde yer, noktasında konulup, yerin

ekseni olan (SM) hattı, âlemin eksenine paralel kılınmıştır. Yirmiüçbuçuk

derece burçlar dairesinin ekseninden uzaklaşıp, yerin senelik dairesinin

yüzeyine altmışaltıbuçuk derecesinde, ki (V K H) açısı yanına eğilir

bulunmuştur. Şu halde bu surette güneşin şuası, dik olmak üzere ulaşır

görünmüştür. Lakin güneşin merkezinden yerin merkezine çıkan şua, yerin

yüzeyine, yerin güneşitleyici dairesinde ulaşmayıp, belki yengeç

dönencesinde yirmiüçbuçuk derece güneşitleyici daireden kuzey kutbu semtine

doğru uzak olmak üzere ulaşır bilinmiştir. Bu sebepten güneş, yerin kuzey

yarısını tamamen aydınlatıp, kuzey burçlarıda görünür oldukça, güney kutbu

tarafında bir derece kadar yeri terk eder bulunmuştur. Bundan sora yer,

sonbahar mevsiminin başlangıcında (A) noktasına geçtiğinde, yerin ekseni

olan (SM) hattı, kendine ve âlemin eksenine paralellik üzere

farz olunmuştur. Bu sırada yer, koç burcunun hizasında bulunup, güneş onun

karşısında olan terazide görünmekle, güneşin merkezinden yerin merkezine

çıkan şua ki, âlemin eksenine dik olur bulunmuştur. O yerin yüzeyine,

güneşitleyici dairenin terazi burcunun başlangıcı itibar olunan noktasından

ulaşır müşahede olunmuştur. İki kutbun taraflarında olan yere eşitlik üzere

yayılır bilinmiştir. Bundan sonra kış mevsiminin başlangıcı erişip, yer (H)

noktasına geldiği sırada (SM) ekseninin eşitliği olduğu üzere kalıp,

güneşin şuası oğlak dönencesi yerinde yerin yüzeyine dik eriştiğinden,

yerkürenin güney yarısını tamamen aydınlatıp, kuzey kutbu tarafına bir

derece yeri terk eder müşahede olunmuştur. Bahar mevsiminin başlangıcında,

yer günlük hareketiyle noktasına vardığında yani terazi burcunun

başlangıcına eriştiğine, güneş o vakitte koçta görünmüştür. Şu halde

güneşin merkezinden yerin merkezine çıkan şua, yeryüzüne güneşitleyicinin

koçun başlangıcına vâki olan noktasına ulaşır bulunmuştur. Bu surette yine

iki kutbun taraflarına eşitlik üzere ışık saçılır bilinmiştir. Lakin bu

takdirce yerin aydınlık semti, güneşe dönük bulunduğundan, bizlere açık

olmaz. Zira ki şekil dışı bir yerde bulunmuştur. Şu halde yeni astronomiye

göre, gece ve gündüzün birbirini takibi ve uzaması: Dört mevsimin değişim

ve farklılığı iki kutup altında doksanıncı enlemin gece ve gündüzü bu

yolla bilinmiştir. (Vallahi a'lem

SuFi
05-03-2009, 19:07
Beşinci Madde



Yeni astronominin kaideleri kuvvet bulup, muteber olduğunu bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, yeni astronomlar demişlerdir ki: Yerin senelik

dairesinin hizasında bulunan şâbitler feleğinin, mesela (B C) noktasına,

yahut (D Y) noktası, bize gayet uzak olduğundan, bir nokta kadar

görünmüştür. Şu halde bunda ellbette lazım gelir ki, yerin ekseni, kendi

senelik dairesinin herhangi noktasında bulunursa, sâbitler feleğinin daima

onun aynısı bir noktasına dönük olmuş görüne. Yer kutunun yüksekliği daima

aynı tarafa ve tepemizde olan aynı yıldıza ve bir ölçüye bakış ile ortaya

çıkmış buluna. Gerçi yer, gerçekte burçlar feleğinde yani kendi senelik

dairesinde bulunan hareketiyle kâh oy yıldıza, kâh bu yıldıza, kâh güneye

ve kâh kuzeye ziyade yakın olursa da; halbuki bizden pek uzak olan sâbitler

feleğine nispetle yerin senelik dairesi ancak bir nokta kadar gelmiştir. Şu

halde yerin sâbitler feleğinden uzaklığı ve yakınlığı fark olunmaz olmuştur.

Kudret-i İlahiyede son tayin etmeye cesaret edenlerin yanında sözü edilen

iş, ziyadesiyle uzak ve garip ise de, dikkatli bir bakışla düşünülse, işin

aslında uzaklaşma yoktur. Bu yeni astronominin gereği olan yerin hareketini

uzak görüp, kabul etmeyenlere, fikir ve mülahaza lazımdır ki; eski

astronominin dahi bundan ziyade nice işleri kabulden uzak görünür ve

bilinir olmuştur.

Bunlardan biri, ilk hareket ettiricinin yani büyük feleğin genişlik ve

büyüklüğüyle o acaip ve garip sürattir ki, onunla beher gün doğudan batıya

olan dönüşünü tamamlar bilinmiştir. Biri dahi, büyük feleğin yirmidört saat

müddetinde kendi içinde kuşatılmış olan feleklerin hareketleri ve

hareketlerinde bulunan süratleridir ki; her biri, büyük feleği muhalefet

ederek, kendi tabiatleri gereğince batıdan doğuya hareket ederlerken, yine

büyük feleğe uymakla her gün doğudan batıya bir kere dönüş hareketlerini

tamam ederler denilmiştir. Halbuki bir tüfeğin kurşunu seyrinde bulunan

süratten, o günlak hareketle ilk hareket ettiricinin mıntıkasında olan

sürat, üçyüzbin kat fazla ve şiddetli olmak gerek. Ta ki bu müddette bir

dönüşünü tamamlamak mümkün ola. şu halde o büyük cisim olup, üst yüzeyinin

şekli henüz bilinmeyen büyük feleğin içinde bulunan büyük feleklerin

kendilerine nispetle bir habbe ve bir nokta kadar olan yerin çevresinde

dolanmalarından bu küre şeklinde olup, harekete daha fazla isidatlı olan

yerin küçük cisminin, büyük güneşin etrafını senede bir kere dolanması çok

daha kolay ve layık olup, durumun gerçeğine uygun, işin aslına muvafık

gelip, akla daha yakın olmuştur. Yerkürenin o senelik dairesinde hareket

eder oldukça ekseni aynı eşitliğini korur, denildiği öyle demek değildir

ki, yerin ekseni asla bir vakitte ve hiçbir cihetle konumunu değiştirmeye.

Zira ki yerin eksenin gayet yavaş olan hareketle yirmibeşbin sekizyüz onaltı

güneş senesinde burçlar feleğinin çevresindeki bir daire çizer bulunmuştur.

Yerin bu hareketinden lazım gelir ki, burçlar kuşağı dairesiyle

güneşitleyici dairenin kesişme yerleri ki, gece ve gündüzün eşit olduğu

nokta bulunmuştur. O iki nokta burçlar sırası hilafı üzere yani doğudan

batıya geçerler. Bu harekete onun için gece ile gündüz eşitliğinin

tekaddümü denilmiştir.

Şu halde sâbit yıldızların burçlar sırası üzere yani batıdan doğuya olan

hareketlerinin ortaya çıkması ve gece ile gündüz eşitliği noktasından

doğuya doğru bulunan uzaklıklarının fazlalaşması, yerin bu hareketinden

çıkar bilinmiştir. Yerin bu hareketi bir tertip üzere olmayıp, karışık

bulunmuştur. Zira ki sâbitlerin burçlar sırası yüzere bulunan hareketleri,

kâh yüz senede bir derece, kâh yetmiş senede bir derece ve kâh altmış senede

bir derece miktarı muayene kılınmıştır. Şu halde yerin ekseni, kuzeyden

güneye ve güneyden kuzeye yalnız yirmidört dakika miktarı hareket eder

bulunmuştur. Öyle ki yerin mihverinin ucu bu tür bükük ve sarmaşık

hareketle bir bükük ve sarmaşık daire meydana getirir hayal edilip,

farz olunmuştur. (Durumun hakikatini en iyi Allah bilir.)



Altıncı Madde



Yeni astronomiye nisbetle beş şaşırmış gezegenin yavaş hareket etme ve

duraklama keyfiyetini, düz gidiş ve geri dönüş mahiyetini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, yeni astronomlar demişlerdir ki: Gezegen

yıldızlardan beş şaşırmışta bulunan yavaş hareket, duraklama, geri dönme ve

düz gidiş bu yeni görüşe göre döndürücü feleğe muhtaç olmayıp, kolaylıkla

bilinmiştir. Zira ki beş şaşırmışın duraklama ve geri dönüş gibi muhtelif

durumları ancak bizim hareket halinde bulunan yerde bu yıldızlara

baktığımızdandır. Onlar bize kâh yavaşlıkla, kâh duraklama ile, kâh geri

dönüşle nitelinmiş görünmüştür. Ancak faraza âlemin merkezi olan güneş

üzerinde bulunmuş olaydık; gözümüze bu tür hayaller asla görünmez olurdu.

Zira ki onların dönüş hareketi benzerli ve düzgün bulunmuştur. Nitekim daha

önce açıklanmıştır ki, utarit ile zühre güneşin etrafında bulunan senelik

dairesini geri kalan üç yıldızdan yani merih, müştei ve zühalden önce

bitirir. Bu sebeptendir ki utarit ile zühre bazen güneş ile yer arasında ve

yer yine güneş ile üç yıldız arasında bulunurlar.

üç yükseğin açıklanmasında farz ederiz ki düz şekile güneş (A) noktasında

olsun. Yerin senelik dairesi (B,H,A,C,T,L) dairesi olsun. Mesela merihin

dairesi dahi (T,D,K,R,Y,B) dairesi olsun ki merih bu dairenin bir yayını

kat edinceye dek yer kendi dairesinde olan dönüşünü tamam eder. Bundan sonra

sabit felek (M,F,K,N) dairesi olun. Şimdi deriz ki, yer (L) noktasında ve

merih (T) noktasında bulundukları vakitte merih yıldızı, sabitler

dairesinden (M) noktasında görülür. Bundan sona yer (L) noktasından (B)

noktasına ve yıldız dahi (T) noktasından (D) noktasına geçsin. Öyle ki yer,

yıldız ile güneş arasında yakın olmak üzere intikal eder. Bu vakitte

yıldız, sabitler dairesinden (La) noktasında muayene olunur. Şu halde bu

surette burçların tertibine göre olan hareketin (M) noktasından (La)

noktasına tacil etmesi müşahede olunup, sürat ve düzgün gidiş denilir.

Bundan sonra yer (B) noktasından (H) noktasına ve yıldız (D) noktasından

(K) noktasına varır. Bu sırada yine (La) noktasında hissedilip, yavaş gidiş

ve duraklama önce hasıl olur. Bundan sonra yer (A) noktasına ve yıldız (R)

noktasına vardıklarında o vakit yine yıldız (F) noktasında bulunur. Şu

halde burçlar tertibinin hilafında geri dönüş görülür. Elbette bu surette

olan durumuna geri dönüş adı verilir. Bundan sonra yer (C) noktasına ve

yıldız (Y) noktasına ulaştıklarında bu sırada yine yıldız (F) noktasında

görülmüş olup, ikinci duraklama ve ikinci yavaşlama hasıl olur. Bundan

sonra (T) noktasında görünür. Burçlar tertibi üzerinde hareket eder bulunur

ki düz gidiş ve sürat denilir.

Bu tafsil ki utarit hakkında tasvir olunmuştur. Zühre hakkında da aynısı

geçerlidir. Ancak farkı budur ki, bu değişiklikler onda yavaş bulunmuştur.

Zira ki, zühre, utaritten ziyade zamanda kendi dairesini dolaşır

görülmüştür. Nitekim yukarıda açıklanmıştır. Bu bölümde yazılan

açıklamalar yeni astronomiye belki pek eskiye nümune olmaya kifayet

ettiğinden şimdi bu görüşe yönelen sorular ve cevapların yazılmasına

geçilmiştir.



Yedinci Madde



Bu yeni astronomlara yöneltilen soruları ve cevapları bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, yeni astronomlara, dinî konularda ve rasat ve

astronomi ile ilgili kanunlarda önce şöyle itiraz olunmuştur ki: Bu yeni

görüş tabir olunan görüşler; semavî kitapların bildirdiklerine aykırıdır.

Ve her şeye ki, durumu ve şanı böyle ola. Asla bir vecihle kendisine rağbet

ve iltifat olunmaya layık ve şaheste değildir. İmdi, bu yeni görüş tabir

olunan tahayyüllere dahi asla rağbet ve iltifat olunmak layık ve seza

değildir, cevabını dahi büyüklerde reddederek böyle vermişlerdir ki: İşin

aslı olmak üzere rağbet ve iltifat olunmağa mahal yoktur denilirse; her ne

kadar ki kabullenilirse de asla faydası yoktur. Faraza olduğu itibariyle de

asla rağbet ve iltifata layık ve seza değildir, denilirse memnudur.

Küçükler de, konuşarak bu minval üzere cevap etmişlerdir ki: Yer, bu yeni

astronomiye göre dahi haddizatında hareket ile nitelinmiş olmayıp,

hakikatte hareke edici olan kendisini, yani yeri kuşatan o yumuşak

maddeden ola girdabıdır. Zira ki yer, o girdabı olan ince ve yumuşak

maddenin belirli parçaları arasında daima kuşatılış olup; hemen gemiye

giren kimsenin gemi içinde sakin olduğu gibi yer dahi yumuşak maddenin

muayyen parçaları içinde daima sakin olur. Bir daha bu tarz ile cevap

vermişlerdir ki: Dinî işlere ve yaratılışa bağlı oldukları takdirde,

mücerret görüşümüze göre, çok katı hükümer semavî kitaplarda irat

olunmuştur bu cümleden olarak, Tevrat'ta aya: Büyük kandil, adı verildiği

vârittir. Bununla beraber ki, vâkıa bakar olduğumuzda, ay diğer

yıldızlardan küçük olduğundan başka, nurunu dahi güneşten alır bulunmuştur.

Yer daima sakindir, hükmü ki, Tevat ciltlerinde şerh olunmuştur. Kastedilen

mânâ ile gizli ve gerçektir. Zira ki bu sözün o yerde başlangıcı böyledir

ki: Oluşumun biri gider, biri gelir. Böyle olunca sözün tamamı budur ki:

Yer daima sakindir. Şu halde siyak ve sibaka göre yer, daima sakindir,

demek; yer daima olduğu gibi baki kalır, inkılap ve değişimden uzaktır: Her

ne kadar ki bazen kendisinde oluşum ve bozuşum vâki olursa da, demektir.

Diğer kitapların söyledikleri bu mânâya irca olunmuştur. Zira ki yer,

toplam itibariyle asla ne dağılır, ne de bozulma kabul eder, deyip cevap

etmişlerdir.

Astronomi ve rasat kanunlarına dayanılarak, bu görüştekilere itiraz

olunmuştur ki: eğer yer, âlemin merkezinden uzak olup, kendi senelik

dairesinde hareket eder olsaydı; mesela kuzey kutbunun yüksekliği her zaman

bir üslup üzere kalmazdı. Başucu noktamızda bulunan yıldızlar, daima ortada

olmazdı. Her vakitte sâbitler feleğinin belirli bir yarısı bize mukabil

gelmezdi. Doruk ile etek dahi bu minval üzere tayin bulmazdı. Bunların

cevapları dahi böyle olmuştur ki: Yer, ekseni yüzere hareket ettiği

takdirce, kuzey kutbunun yüksekliği her zaman bir üslup üzere olup, başucu

noktamızda bulunan yıldız, daima zâhir olur. Felek küresinin belirli bir

yarısı yani belirli dokuz burcu tamamıyle er vakitte bizim karşımızda olup,

baktığımız yer olurdu. Şu kadar var ki, daima yerin bir belirli noktasında

durmamız şart ve lazım gelir. Çünkü önce dediğimiz gibi, sabitler feleği

bizden o kadar uzaktır ki, ona nispetle yerin büyük senelik dairesi, bir

nokta kadar görünür. Çünkü yerin ekseni, âlemin ekseni ile daima aynı

hizada bulunur.

Şu halde belirtilen üç hükme göre, daima yerin bir belirli kıtasında sabit

ve durucu olmaz. Onun için şart olunmuştur ki, kuzey kutbunun daima tek yol

üzere olan yüksekliği bizim görüşümüze göre bulunmuştur. Yerin daima bir

belirli yerinde olduğumuz zamanda bir kararda görünmüştürki. Yani bu şart,

bizim için bulunan belirli ufku ve başucu noktamızda olan belirli noktayı

kaybettiğimiz ve değiştirdiğimiz vakitte bulunmuştur. Zira ki, mesela

kuzeyden güneye doğru veya güneyden kuzeye doğru yerküre üzerinde hareket

edip, belirli yerimizi başucu noktamızda bulunan belirli noktayı

değiştirdiğimiz zamanda elbette bize feleğin bir başka kıtası zâhir olur.

Daha önce onu biz, asla göremezdir. Ona bedel, önce görür olduğumuz kıtası,

bize, tamamıyle gizli olur. Adı geçen kutbun yüksekliği ve başucumuzda olan

yıldızlar dahi değişken olur.

Doruk ile eteğin tayinleri lüzumuyle olan çelişkiye böyle karşı olmuştur

ki, bu yön üzere yer, o senelik dairesinde, güney burçları hizasında

harekette iken dahi güneşten uzak olmak ve konumunu bulmağa doruk hâsıl

olur. Kuzey burçları hizasında harekette iken yine güneşe yakın olmak

durumuna geldiğinde, eteği peyda olur. Bu astronominin dour ve eteği

hükümleri aynen eski astronomideki gibidir. Ancak farkı budur ki, oda

uzaklık ve yakınlık güneşin hareketinden, bu görüşe göre yerin hareketinden

bulunmuştur. Onda değişen doruk ve etek, burçlar feleğinin hareketinden ve

bunda yine yerin yavaşlamasından bilinmiştir.

Bundan sonra bu cevapların koruyucusu bulunan mukaddimeye itiraz

olunmuştur. Sabitler feleğinin bizden ta o miktarı uzaklık mesafesi ki,

onunla yerin senelik büyük dairesi, yerin bir noktası, bir nokta kadar

görüne. Bu görüş inanılmayacak mertebe uzak bulunmuştur. Bu itiraza böyle

cevap olunmuştur ki: Çünkü kabul edilmeyen bu hüküm, senede dayanmamıştır.

bununla beraber, sözü edilen küçüklük ile asıl maksadımız bulunan

feleklerin durumlarının nizamı ispat olunmuştur. Şu halde bu tür ilimlerde

bunun gibi olmaz görülecek kati işler çok bulunmuştur. Onun için zarar

vermez denilmiştir. (Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır).



Sekizinci Madde



Bu yeni astronomlara, tabiat kaidelerine dayanarak olan itirazları ve

cevaplarını bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, yeni astronomlara tabiat kaidelerine dayanılarak

itirazlar olunmuştur ki; mekanların en aşağısı, âlemin merkezidir ve

mekanların en aşağında yine ağır cisimlerden olan yerkürenin sakin olması

en uygun ve en gereklidir. Bundan başka, eğer yer hareketli olsa, elbette

hissolunurdu. Binaların ve ağaçların dahi aşları aşağı gelip yıkılırlardı.

Ağır cisimler yukarıdan aşağıya dik olarak inemez olurdu. Zira ki, dümdüz

varacak oldukları noktalar, yer yüzeyiyle beraber harekette olurdu. Kuşlar

havada uçarken, çünkü yer onların yuvalarını alıp birlikte götürür, bu

durumda onlar, yuvalarını bir daha bulamazlardı. Bundan başka batıya doğru

atılıp yuvarlanan top nesnenin hareketi, doğu tarafına doğru yuvarlandığı

zamanda bulunan hareketinden pek çok yavaş olurdu. Elbette batı semtine

atılan, doğu tarafına atılan oktan pek çok ziyade menzil alırdı. Zira ki

ok, batıya giderken, batıdan doğuya gelen yerin yüzeyi, onu karşılamakla, o

okun yerin yüzeyinden kat ettiği mesafe çok olurdu. Onun doğuya gitmesinde

bu hareket olmazdı.

Bu itirazların tek tek cevapları böyle verilmiştir ki: Yer, mekanların en

aşağısı mıdır, değil midir? Henüz tespit edilip, belirlenmiş değildir.

İspat delilleri şüpheli ve reddedilmiştir. Bundan başka yerin tabiatına

bakıldığında, sair yıldızlardan ağır olması dahi henüz malum değildir.

Belki aşağıda ve yukarıda olmaları bize kıyasla bulunmuştur. Gerçi büyük

taşlar ve ağır cisimler, yerden ayrıldıkları anda yine yere dönerlerse de;

lakin yerküre hemen ağır bir cisim gibi kendi yerinden hareket etme olmak

lazım gelmez. Yine cevap olunmuştur ki: Biz, yerle birlik o yumuşak madde

içinde kuşatılmış olup, su görüntüsü gibi yerle beraber hareket eder

olduğumuzdan, yerin hareketini hissedemeyiz. binaların ve ağaçların dahi

eğilip kırılmadıkları bundan bilinir. Belki bu delilden, bunların ayakta

durması ve sebatı lazım gelir. Yer sakin olsun yahut yumuşak madde ile

hareketli olsun, ağır cismin yukarıdan aşağı doğru dik olarak inmesine bir

engel yoktur. Çünkü ağırın inişi, hareketinden gayri sözü edilen yumuşak

maddenin hareketinden dahi pay alması muhakkaktır. Bu, ayniyle o taş

gibidir, ki, geminin sereninden dibine doğru atılmıştır. Zira ki, bu tür

taşların yukarıdan aşağıya atıldığı halde serenin dibine düştüğü tecrübe ile

bilinmiştir. Gemi sakin olsun veya hareket halinde olsun ve buna dahi aynen

öyle sebeb, aşın düşüşünden gayri geminin hareketinden dahi hissedar

olmasıdır. Belki bu hususta doğrusu budur ki: Ne ağır cismin ve ne adı

geçen taşın inişi denilen hareketi kesinlikle düz değildir. belki kavisli

bir hat çizerek hâsıl olur. Geri bizim görüşümüze göre ki geminin içinde

dik tahayyül olunursa da; bu, tıpkı buna benzer ki, bir kimse bir geminin

güvertesinden sereni dibine bir taş attığında, doğru hareketle indiğini

muayene eder. Lakin geminin dışından, yani denizin kenarından bakanlara o

taşta iki hareket olur ki; biriyle dik olarak iner, biriyle dahi geminin

hareketine uygunluk eder. Öyle ki, o iki hareketiyle bir eğri çizgi

çizdiğini gözlerler. Böyle olunca, denizde balıklar suyun hareketinin

etkisinde kaldıkları gibi, kuşlar dahi havanın hareketinin etkisinde

kaldıklarından, yuvalarından uzaklaşmaları ve ayrılmaları lazım gelmez.

Doğuya doğru atılan yuvarlanan kürenin hareketi daha hızlı olmaz. Batıya

doğru atılan okun düşüş mesafesi ziyade bulunmaz.

SuFi
05-03-2009, 19:07
Dokuzuncu Madde



Bu yeni astronomiye göre, göklerin tabiatlarını ve sayılarını bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar, feleklerin tabiatlarında yani

feleklerin maddelerinde ihtilaf edip, eski astronomiye rağbet edenler

yukarıda açıklandığı üzere, esirî cisimlerin maddesine ve musammat

cisimlere, yani hacim, salabet, saffet ve şeffet üzere olup; feleklerde

artma, azalma, yoğunlaşma, seyrelme, yarılma ve birleşme olmayıp, harekette

şiddet ve zayıflama, geri dönüş ve duraklama ve yerlerinden çıkma kabul

etmezler, demişlerdir. Bu yeni astronomiye taraftar olanlar, göklerin

maddelerinden hacim ve salabeti kaldırıp; feleklerin tabiatları sulu ve

yumuşaktır: Yarılma ve birleşme kabul eder cisimlerdir, demişlerdir. Bu

yeni görüşe göre: Göklerin sayısı üçe hasredilmiştir. Evvelki gök,

unsurları ve gezegenlerin tümünden ibaret olan topluluktur. İkinci gök,

bize nâzır olup gözetlediğimiz sabitler feleğidir. Üçüncü gök, sâbitler

feleğinin kalınlığı mesafesi her ne kadar geniş ise de, ötesinde bu feleği

kuşatan büyük feleğin sınırsız ve sonsuz olması araştırılarak kesinleşip,

saadet ehli için dinlenme yeri tayin kılınmıştır.

Bu yeni astronominin, eski astronomiye uygun bütün kaide ve hükümleri

kuvvet bulup, beş yüzyıldan bu ana gelinceye dek, sonraki bilginleri

makbulü bulunmuştur. Bizim muradımız ve maksadımız olan, yaratıcıyı

tanımaya vesile bulunan insanlar âlemine ayna olarak konulan büyük âlemi,

bu cevihle bu yönden dahi seyr için bu miktarca yazma ve açıklama ile

yetinilip; saadetnâmemizden dahi güzelliklere ve sanatlara yol açıcı ve

iletici olmak için onaltı rubai yazarak, bu bölüm tamamlanıp, metinde sözü

edilen şekillerin buraya çizilmesi münasip görülmüştür.

Halk eyledi ey Hüda bu ibretgâhı

Eflak ve anasır ve bu şems ve mâhı

Kur'an'da dedin fe semme vech'ullah

(Ey Hüda, bu ibretgâhı yarattın: Felekleri unsurları, güneşi e ayı.

Kur'an'da: "Hangi tarafa yönelirseniz orası Allah'a ibadet yönüdür." (2/115)

dedin. İlahî, eşyanın hakikatini bize göster.)

Eflak ve anasır ve mevalîd ey dil

Ecsam ve tabayi ve suverdir hep bil

Çün âlemdir hakîm-i sun'u şâmil

Pes heyet-i âlemi tefekkür hoş kıl

(Ey gönül, felekler, unsurlar, bileşikler, cisimler ve tabiatlar hep

suretlerdir bil! Çünkü hakîm olan Allah'ın sanatı âleme şâmildir. O halde

âlemin hey'Etine iyi tefekkür kıl.)

Eflak ile devr eder kevakib her an

Tesir edib imtizac eder bu erkan

Dört tab-ı muhalif olsa memzuc ey can

Madenle nebat olur ve hayvan insan

(Her an yıldızlar feleklerle döner. Onların tesiriyle karışır bu özler.

Dört farklı tabiat karışınca ey can; madenlerle bitkiler, hayvan ve insan

olur.)

Hakkı bu cihanı bil kitab-ı hikmet

Eflak ve anasırı huruf ve kudret

Terkib ve mevalid ve kela-ı izzet

Fehm et kelimat-ı Rabbi al çok ibret

(Hakkı, cihanı ibret kitabı bil. Felekleri ve unsurları harfler ve kudret;

bütün bileşikleri İzzet'in kelamı bil, Rabin kelimelerini anla, çok ibret

al.)

Bulan kelimat-ı Rabbi'den mânâyı

Hiç olmaz o harfgîr ve kor kavgayı

Tuba ona kim o fehm eder eşyayı

Ne görü işitse yâd eder Mevla'yı

(Rabbî kelimelerden mânayı bulan, harflere takılmaz ve kavgayı bırakır.

Eşyayı anlayana ne mutlu ki, ne görüp işitse Meva'yı yâdeder.)

Hakkı dile gel kılma heves dünyaya

Emvacı koyup kendini sal deryaya

bak bu kelimat-ı Rab olan eşyaya

Hoş bu kelimatı anla dal mânaya

(Hakkı, gönüle gel! Dünyaya heves kılma. Dalgaları koyup, kendini denize

sal. Bu Rabbin kelimeleri ola eşyaya bak; bu kelimeleri iyi anla mânaya

dal.)

Bu bahr ne eksilir ne artar asla

Emvacı gelir gider o bahre asla

Alem ki o mevcler gibidir mesela

Kalmaz iki an içinde bâki fasla

(Bir deniz ki, asla eksilmez ve artmaz, dalgalar ona bitişik olarak gelir

gider. Alem ki, o dalgalar gibidir mesela; iki an içinde tek fasıl bâki

kalmaz.)

Hakkı, ha için ver ehline dünyayı

Ednayı unut seversen ol âlayı

Emvac ile boş yorulma bul deryayı

Yoğ anla bu mâsivayı bil Mevlâ'yı

(Hakkı, Hak için dünyayı ehline ver. Yüceyi seversen alçakları unut.

Dalgalarla boşuna yorulma, denizi bul. Masivayı yok anla, Mevla'yı bil.)

Hakkı, onu iste bil cihanı fânî

Bul mevt-i iradide hayat-ı canı

"Mütü kable en temütü"ü tanı

Dünya seni terk etmeden sen eyle anı

(Hakkı, cihanı geçici bil, Allah'ı iste. Caın hayatını iradî ölümde bul,

"Ölmeden önce ölünüz" hadisini tanı. Dünya seni terk etmeden, sen onu

terk et.)

Ah savmla bağlasam dehanı hani

Akl okusu nüsha,i cihanı hani

Dil bilse o mana-yı nihânı hani

Dil bilse o mana-yı nihânı hani

Can bulsa o can-ı canı hani hani

(Hani, ağzı oruçla bağlasam, akıl cihan nüshasını okusa hani Gönül o gizli

manayı bilse hani. Hani hani!.. Can bulsa canın canını!)

Ah sumtla bağlasam dehanı hani

Dil söylese dinlesem nihanı hani

Can görse o mâna-yı cihanı hani

Aşkıle bulaydım anı hani hani

(Sükûtla bağlasam ağzı hani, gönül söylese, dinlesem gizliyi hani! Hani o

cihanın mânasını can görse. Hani hani... aşk ile bulaydım O'nu.)

Bir bildim iki cihanı mağrur oldum

Ahkam-ı meratibin koyup dûr oldum

Çün halile vahdet-i vücuda buldum

Pes fız-ı meratibiyle mesrur oldum

(İki cihanı bir bildim, mağrur oldum. Mertebelerin hükümlerini koyup, uzak

oldum. Çün hâl ile vahdet-i vücudu buldum, o anda mertebeleri korumakla

mesrur oldum.)

Hep varlığı bir bilince şadân oldum

Ahkam-ı meratibinde nâdân oldun

Çün bildiğimi görüb de hayran oldum

Her mertebede muti-i ferman oldum

(Varlığı hep bir bilince şâdân oldum. Mertebelerin hükümlerinde nâdân

oldum. Çünkü bildirimi görüp de hayran oldum ve her mertebede fermana

itaatkâr oldum.)

Tevhid-i vücuda çünki hemrah oldum

Ahkam-ı meratibinde gümrah oldum

Çün zevk-i şühude erdim âgah oldum

Her mertebesinde hoş maa'llah oldum

(Çünkü tevhid-i vücuda yoldaş oldum. Mertebelerinin hükümlerinde yolumu

şaşırdım. Müşahede zevkini erdim âgah oldum. Her mertebesinde Allah'la

beraber oldum.)

Zannımca yakîn ve sıdkla sıddıkam

Tevhid-i vücud ile dolu tahkikam

Her mertebe çün vücud eder hükm-ü diğer

Pes hıfz-ı meratib etsem zındıkam

(Zannımca yakînim ve sıdkıla sıddıkım, varlığı birliğiyle dolu ve

araştırıcıyım. Her mertebede varlık diğer hüküm eder. Şimdi mertebeleri

korusam zındığım.)

Bil vahdet-i âlemi ki arz-ı hakdır

Ol şeh ki gayûrdur bu sırr-ı muğlakdır

Esrar-ı cihanı söyleyen ahmaktır

Hıfz edeni hıfz eden şeh mutlaktır

(Alemin birliğini, Hak'kın arzı bil. O şeh ki gayurdur, bu muğlak sırdır.

Cihanın sırlarını söyleyen ahmaktır. Koruyanı koruyan mutlak şehtir.

SuFi
06-03-2009, 08:35
28-BÖLÜM:



ONUNCU BÖLÜM



Bileşiklerin oluşum keyfiyetini, yani tam bileşik cisimler olan üç bileşiği

(mevalid-i selâse) ki maden, bitki ve hayvandır. Hepsini yedi madde ile

açıklar.



Birinci Madde


Tabiilerden bulunan bileşikleri tümünün asıllarını ve maddelerini; tam

mürekkep cisimlerin cinslerini ve nevilerini toplucu bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Oluşum ve bozuşum âlemi

içinde meydana gelen atmosfer ve üç bileşik, yüksek babaların aşağı

analarda bulunan tesirlerinin neticesidir. Yani ay feleğinin içinde vücuda

gelen bileşik cisimlerin tamı ve tam olmayanı, bütün yedi gezegen yıldızın

dört unsurda olan tesirlerinden hâsıldır. Yedi gezegen ise, gece gündüz,

Hak'kın emrine itaatkâr ve boyun eğicidir. Hepsi onun güç ve kuvveti ile

hareketli ve tesirlidir. Nitekim Nazm-ı Kerim'inde buyurmuştur: "Güneşi,

ayı ve yıldızları, Allah, emrine bağlı kıldı. dikkat ediniz ki, hem

yaratmak hem de emretmek ona mahsustur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne kadar

yücedir."(7/54)

BEYT

Çün yedi erden müdam hâmiledir çâr-zen

Tıfl-ı mevâlid hem doğmadadır dembedem

(Yedi erkekten dört kadın sürekli hamiledir. Üç bileşik çocuk sürekli

doğmaktadır.)

Dört unsur ki, ateş, su, hava ve topraktır. Bu dördün birbiri ile kaynaşıp

birleşmesinden meydana gelen tam bileşik cisimlerin, yani üç bileşiğin

birincisi maden cinsidir ki, taş nevileri dahi ondandır. Başlangıçta

dumanlar ve buharlar, unsurlara geçer ve değişir. Ama dumanlar yerin

incelikleridir ki, güneşin ısıtması ile havaya yükselir, onunla karışır.

Buharlar, nehir ve deniz sularının incelikleridir ki, yine güneşin ısıtması

ile havaya çıkıp onunla karışır. Buhar ve dumandan yarı bileşikler oluşur

ki, yukarıda açıklanan atmosferdir. Suların özleri karlar ve yağmurlardır

ki, yerin karnına çekildiğinde, orada toprak parçaları ile karışarak

koyulaşır. Bundan sonra yerin derinliğine sirayet eden güneşin harareti o

koyulaşan özleri kaynatarak maden, bitki ve hayan maddesi eder. Bu üç

bileşik ancak birbirine şaşırtıcı bir tertiple, lâtif nizamla suret

bulmuştur. Bütün bunları yapın, zalimlerin söylediklerinden yüce olan,

Allah'dır.

Bu kâinatın ilk mertebeleri kesif topraktır. Son mertebeleri temiz nefstir

ki, gayet lâtiftir. Zira ki madenlerin evveli toprak ve suya, sonu bitkiye

bitişiktir. Bitkileri nevveli madene ve sonu hayvana bitişiktir.

Hayvanların evveli bitkiye ve sonu insana bitişiktir. İnsanî nefislerin

evveli hayvan ve sonu melekî temiz nefislere ulaşır. Olgunluğu ancak onda

hâsıldır.

NAZM

Bu kâinat-ı cihan hep tebeddül eyler ümîd

Semadan arza dek ve zerrelerle tâ hurşîd

Cihan kevn ve fesâd içre cümle rağbetle

Kemalini talib eyler mürebbiden cavid

Kemal-i hak nebat ve kemal-i hayvandır

Kemal-i hayvan insandır oldur asl-ı nüvîd

Kemal-i âde olur hem visâl-i aşk-ı cemil

Ki oldur asl-ı muradât gayet-i her ümid

Çü bahr-i mevc olur ondan buhar ve gıym ve matar

Matar ki sel olur aslın bulur garib ve bayid

Çü aşk seyreder eşyayı devreder daim

Her anda kevn ve fesad oldu başka halk-ı cedîd

O ki cihanı bu hikmetle seyreder Hakkı

Ol ehl-i dildir o vası-i dil oldu arş-ı mecîd

(Bu cihan kâinatı ümit hep değiştirir; gökten yere dek zerrelerle ta

güneşe. Hepsi, oluşum ve bozuşum cihanı içire rağbetle, daii Mürebbi'den

kemalini ister. Toprağın kemali bitkidir, bitkinin kemali hayvandır,

hayvanın kemali insandır; müjdenin aslı odur. İnsanın kemali, Celil'in

aşkına ulaşmaktır ki odur muratların aslı ve her ümidin gayesi. Çünkü

dalgalı deniz olur ve ondan buhar, bulut, yağmur ve ysel olur, aslını bulur

ve uzak ve yakın. Aşk, eşyayı seyreder ve sürekli devreder. Oluşum ve

bozuşum her anda yeni ve başka bir yaratılış oldu. Ey Hakkı! O ki, cihanı

bu hikmetle seyreder; o, gönül ehlidir.O geniş gönül, Mecid'in arşı oldu.)



İkinci Madde


Üç bileşiğin ilki olan madenlerin durumlarını ayrıntılı olarak ve

çeşitlerin toplu olarak bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Üç bileşiğin başlangıcı

bulunan madenlerin cümlesi, yerin içinde hapsolan buhar ve dumanlardan

oluşan cisimlerdir ki, nicelik ve nitelikte muhtelif bulunan karışımlar ve

bileşimler olmuştur. Eğer bileşimi kavi olup, çekiş kabul ederse, yedi

meşhur cisimdir ki: Altın, gümüş, bakır, kalay, demir, kurşun ve tunçtur.

Bileşimi kavi olup, çekiçle ezilmezse, taş cinsidir ki: Elmas, la'l, yakut,

zümrüt, zebercet, seylan ve pîruze gibidir.

Eğer buhar, duman üzere üstün gelirse; yeşim, mermer, billur, civa vesair

şeffaf olan cevherler oluşur. Eğer duman buhar üzere üstün olursa; tuz,

karbonat, kükürt, nişadır ve şap gibi. Bazı taşlar, rutubetle çözülür;

tuzlu cisimler gibi. Bazısı ateşle çözülür; kalsiyum ve kükürt gibi.

Yumuşak ise, cıva olur.

Bütün madenlerin asılları, bir miktar yer içinde oluşup durdukta; onlardan

füruu, asırların geçmesiyle zeminin dibine girip ve inip gitmektedir.

Nitekim bütün bitkilerin ve ağaçların asılları, yerin altında oluşup, bir

süre durduktan sonra onlardan füruu ve dalları zamanların geçmesiyle havaya

çıkmaktadır.

Yedi meşhur cismin oluşumu, ancak cıva ile kükürtün nicelik ve nitelikte

farklılıklarından ve karışmalarından hâsıl olur. Cıvanın oluşumu, o su

parçalarındandır ki, toprağın ince parçalarına karışıp, yüksek hareketle

kaynaşmıştır. Kükürt ise, şiddetli hareketle karşılaşan ve su toprak

parçalarından oluştur ki, sıcaktan yağ gibi olmuştur.

Şeffaf ve katı cisimlerin oluşumu; o tatlı sulardandır ki, madenlerde sert

taşlar içinde nice bin yıl uzun bekleyişle safa bulup, madeni, hareketinden

taşlaşmıştır. Şeffaf olmayan cisimlerin oluşumu; o yapışkan çamurla suyun

kaynaşmasındandır ki, güneşin harareti ona, nice bin sene tesir etmiştir.

Rutubetle ayrışan cisimlerin oluşumu; yerin yakıcı ve kuru maddelerine

suyun şiddetli karışımından hâsıl olur.

Yağlı cisimlerin oluşumu; yerin içinde bekleyen rutubetlerdendir ki,

madenin hararetiyle incelip ve çözülüp, bölgenin toprağına karıştığında,

madenin harareti onu, pişirmekle yağ gibi koyu olmuştur. Şu halde altın

madeni, dağlar içinde ve yumuşak taşlı, kumlu yerlerde oluşur. Gümüş ve

benzerleri, dağların içinde yumuşak toprak ile karışan taşlar içine

oluşurlar. Kükürt madenleri; nemli, ıslak, yağlı ve yumuşak toprakta

oluşurlar. Tuz, yumuşak yerlerde hâsıl olur. Kireç madeni, kireç ile

karışan kumlu yerlerde oluşur. Zaclar ve şaplar, kıraç ve sert yerlerde

vücuda gelirler.

Bu kıyas üzere her maden, bir bölgeye mahsus bulunmuştur. O madenin

oluşumu, o bölgenin özelliklerinden bilinmiştir. Tek tek çok olmalarına

rağmen, madenler üç neve münhasır kılınmıştır: Katı madenler, taş madenler,

yağlı madenler.



Üçüncü Madde


Madenlerden katı cisimlerin oluşumunu, tabiatlarını ve vasıflarını

bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Üç tür madenden

evvelkisi katılardır ki, adı geçen yedi meşhur cisimdir. Onların hepsi

ancak kükürtler ile cıvadan oluşurlar. Eğer kükürt ve cıva saf olup,

biribirine tamamen kaynaştılarsa, yer, suyun rutubetini çeker ki; o kükürt,

o cıvanın rutubetini emdiyse ve o kükürtün boyama gücü olup, cıva ile uygun

bir ölçü bulduysa, madeni, hararetiyle nice bin yıl pişip yandıysa, o

kaynaşıp sarı altın olur. Eğer kükürt ve cıva safî olup, tamamen karıştıysa,

ölçüleri de uygun gelip uzun zamanda pişip yandılarsa ve kükürt beyaz olup,

rutubetten kaldıysa, o kaynaşıp, beyaz gümüş olur. Eğer pişmezden önce ona

soğuk isabet ederse, kaynaşıp tunç olur. Eğer cıva saf ve kükürt bozuk

olup, piştiyse bakır oluşur. Eğer bozuk kükürt yanmadıysa, kalay oluşur.

Eğer kükürt ve cıva ikisi de bozuk olursa, kurşun hâsıl olur.

Şu halde katı madenlere ârız olan farklılık, kükürt nevileriyle cıvanın ya

niceliklerinden veya keyfiyetlerinden hâsıl olduğu tecrübe ile bilinmiştir.

Ama katıların sultanı bulunan altının tabiati sıcak, yumuşak ve latiftir.

Ateşle yanmaz. Su zerreciklerinin toprak zerreciklerine şiddetli

kaynaşmasından, ayrışmasına ateş bile kâdir olmaz. Toprak içinde bin yıl

kalsa çürümez, paslanmaz. Rengi sarı ve berraktır. Tabiatı tatlı, kokusu

hoştur. Cismi paktır. Lekesi olmaz. Ağırdır. Kendi güzeldir. Değerlidir. Şu

halde tabii harareti, ateş rengi sarılığı olduğundandır. Yumuşaklığı,

yağlılığı fazla olduğundandır. Berraklığı, suyu saf kaldığındandır. Tadının

tatlılığı ve kokusunun temizliği kükürtünün saf olduğundandır. Letafet ve

nezafeti, cıvası saf ve pak olduğundandır. Ağırlığı, topraktan

olmasındandır. Güzellik ve değeri, tabii nefsin ona şua saldığındandır. Bu

sarı altın, nakittir. İki cihanın ender sermayesidir. Eşyanın en

değerlisidir. Hüda'nın nimetlerinin en şereflisidir. Zira ki sarı altın,

din ve dünyanın kıvamıdır. Alem halkının nizamıdır. Her iklimde revaç

bulmuştur. Herkes ona muhtaç olmuştur. Dünya erkeklerine kuvvet ve

izzettir. Süs isteyen kadınlara lezzettir. Nitekim denilmiştir:

NAZM

Ey altın bütün lezzetlerin toplayıcısının

Cihandakilerin her zaman sevgilisi sensin

Şüphesiz Hüda değilsin velakin Hüda'ya yemin olsun

Ayıpların örtücüsü ve ihtiyaçların kadısısın

Beyaz gümüş: Madeninde maddesi olan kükürt beyaz olmayıp, karışım parçaları

eksik kalsa, o sarı altın olurdu. Gümüş, sürekli ateşle erir. Toprak içinde

uzun zamanla çürür, beyazlığı simsiyah olur. Zira ki, Lekesi en yakınına

gider. Ona cıva yaklaşsa çekiç kabul demeyip, kırılır. Kükürt isabet

ettiğinde, beyaz gümüş iken simsiyah olur.

Bakır: Gümüşe yakındır. Farkı, sadece renginin kırmızılığı, kirinin çokluğu,

tabiatının kuruluğu, tadının kekreliği ve kokusudur. Onun kırmızılığının

fazlalığı, kükürtünün hareketindendir. Şu halde onu, beyazlatmaya ve

yumuşatmaya gücü yeten kimse, her ihtiyacına zafer bulmuştur.

Demir'in siyahlığı, hararetinin aşırılığından bilinmiştir. Diğer katı

madenlerden ziyade sulu bulunmuştur.

Kalay: Beyaz gümüş cinsindendir. Lâkin ana karnında cenine âfet erişip zayi

olduğu gibi yerin karnında gümüşe üç âfet eriştikte kalaya dönüşür. Üç

âfet: Değişken su, kötü kokuya rehavettir.

Kurşun: Bozuk sınıfıdır, oluşumu ve bozuşumu onun gibidir. Tunç: Tabiatı

hepsinden daha soğuk ve daha kurudur. Kokusu dahi pistir.

Allah'ın sanatının tefekkürü için katıların durumları bu miktar yeterlidir.



Dördüncü Madde


Madenlerden taş cisimlerin oluşum ve renklenişini kısaca bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Bütün şeffaf taşlar,

yağmur sularından yerde hapsolan rutubetlerden oluşup, doğarlar. Şeffaf

olmayan taşlarsa, güneşin hararetinin tesiriyle olan su ve yapışkan çamurun

birleşmesinden oluşurlar.

Şeffat taşları oluşumu ve renklenişi, yağmur suları ve rutubet, zemin ve

maden taşları ve mağaralar içinde hapsolup; madenler ile karışmayıp, nice

bin yıl onda kalmakla ziyade safa ve sertleşme ve katılık kazanıp, onlardan

öyle sert taşlar oluşur ki, su ve ateş ile etkilenip kırılmazlar. Muteber

cevherle olup, yerde kalmazlar. Renklerinin farklılığı, gezegenlerin

ışıklarıyle vücut bulmuştur. Her yıldız cevherlerin nice nevillerine

delalet edip, şuasını o dağlar üzerine salıp, o madenlere böyle istila

etmiştir. Zira ki, zühalin siyahlığı, müşterinin yeşilliği, merihin

kırmızılığı, güneşin sarılığı, zührenin maviliği, utaritin rengi ve ayın

beyazlığı onları renklendirmiştir.

Cevherlerin çeşitleri oldukça çoktur. Hepsinin sultanı ve kıymette pahalısı

elmas cevheridir ki, madenlerin tümünden daha sert ve daha kavi muayene

kılınmıştır. bütün madenlerden daha değerli ve daha saf yaratılmıştır.

Hepsine üstün ve etkili iken, fakat kurşunla mağlup ve etkilenmesi Hak'kın

gayretinden bilinmiştir. Buna yakın cevher zümrüttür ki, ona bakanın gözü

nur ve gönlü sürur bulur. Şuasından yılan kör olur. Zümrüt cevherinin

faydaları ve özellikleri çoktur. Lakin burada kısa kesilmiştir.

Şeffaf taşların doğuşu, yukarıda anlatıldığı üzere, zamanların geçmesiyle

güneşin hararetinin tesirlerinden kaynaşan su ve yapışkan çamurdandır ki; o

çamur taşlaşıp kalmıştır. Nitekim ateşin tesirinden soğuk süt yoğurt

olmuştur. Taşların farklılığı, yerlerine bağlıdır. Eğer yer, toprak ve

sıcak çamurdan bulunduysa, mutlak taş olunur Eğer sıcak yerde olursa, ondan

tuz ve şaplar oluşur. Eğer kıraç yerlerde bulunduysa,o yapışkan çamurdan

kırmızı, sarı ve yeşil zaclar oluşur. Şu halde her yerin bir başka

özellikleri vardır ki, onları yaratan alemin yaratıcısı Allah bilir. Kâh

olur ki, taş suda oluşur. Bunun sebebi, o suyun veya o yerin

özelliklerindendir. Kâh olur ki, havaya yükselen duman zerreciklerinin

sıcaklığı soğuk isabetiyle soğuyup, havada taş oluşur, düşe ki, taş yağdı

derler. Kâh olur ki, yıldırım ile taş veya demir yahut bakır vâki olur.

İmdi, madenlerin üç çeşidinin ikinci nevi olan taşlar, bu kadarca açıklama

üzerine kısa kesilmiştir.

Madenlerin üçüncü çeşidi bulunan yağlı cisimler, unlara kıyas ile tamamiyle

atlanmıştır. Zira ki madenlerin sınıfları, unsurların mizaçlarının

itidalinden uzak olduğundan, gayet çok bulunmuştur. Bitkilerin cinsi, mizaç

itidaline yakın olduğundan çeşitleri onlardan az bulunmuştur. Hayvan cinsi

mizaç itidaline bitkilerden daha yakın olduğundan, çeşitleri dahi ondan

daha az olup, onsekizbin nevi bulunup, her nevhi, bir âlem olarak

isimlendirilmiştir. Bir nevi dahi, insanlık âlemi bilinmiştir. Bu insan

cinsi, mizaç itidalinin olgunluğu üzere bulunduğundan, fertleri hepsinden az

olup, daha izzetli ve nâdir bulunmuştur.

Şu halde Yaratıcı'nın sanatını düşünmek için madenlerin durumları bu miktar

ile yetinilmiştir. Zira ki Allah'ın kudreti sonsuz bilinmiştir.

SuFi
06-03-2009, 08:36
Beşinci Madde



Üç bileşiğin ikincisi olan bitkilerin durumlarını topluca bildirir.



ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Üç bileşiğin ikincisi

bitkilerdir. Onların bir şuursuz kuvveti vardır. Yani bitki cinsinin bir

tabiatı vardır ki, ondan farklı hareketler ve değişik âletler vasıtasıyla

muhtelif hareketler çıkar. O kuvvete bitkisel nefs derler ki, o tabii

cismin ancak doğuş, artış ve beslenme yönünden ilk kemalidir. Ve bitkisel

nefsin gıda kuvveti vardır ki, şahsın bekası onunladır. Bu o kuvvettir ki,

su gibi olan öteki cismi kendi bulduğu cismin miraç, kıvam, renk ve

cevheri benzerine değişip, tabii hararetle cisminden çözülen eksikliğe

bedel, ona benzediği ile yapışır. Onun namlı kuvveti vardır ki, şahsın

olgunluğu onunla hasıldır. Bu o kudrettir ki, olduğu cismi uzunluk,

genişlik ve derinlik taraflarından artırır. Tâ o cisim tabiatı gereğince

yetişme olgunluğuna ulaşıncaya dek gider. Onun üreme kuvveti vardır ki

cinsinin bekası onunladır. Bu o kudrettir ki kendi cisminden bir cüzü olup,

kendi benzeri vücut bulmak için başlangıç ve madde olur. Ona bitki tohumu

denir. Beslenme kuvveti, besinleri çeker. Sonra tutar. Sonra hazmeder.

Sonra fazlasını atar. Şu halde onun dört hizmetçisi vardır ki; çekme

kuvveti, tutma kuvveti, hazım kuvveti ve atma kuvvetidir. Namlı kuvvet,

bitki yetişme olgunluğunu bulduğunda duraklar. Ama beslenme kuvveti âciz

oluncaya dek işini sürdürür. O âciz olduğunda bitkiye ölüp erişip, kurur.

Bütün bitkiler, yerin bir miktar derinliğinde oluşup eğlendiğinde yavaş

yavaş havaya çıkar. Ama bitkilerin bütün sınıf ve çeşitlerinin sınırını ve

hesabını ancak onların yaratıcısı bilir. Doktorlara lazım olan bazı

parçalar ve ilaçlar, özellikleri ile tıp kitaplarında yazılmıştır. Halka

lazım olan sebzeler ve meyveler, bütün vasıfları ile insanların dillerinde

meşhur olduğundan, batki cinsinin nevi ve sınıflarının isim ve

özelliklerini saymakla mevzu uzatılmayıp: Tek yaratıcısına ve Allah'ı

bilmeye vesile olmak için kühn ve mahiyetini bu miktarca açıklama ile

yetinilmiştir. Nitekim bitki cinslerine ibretle bakmak için denilmiştir.

BEYT

Her bitki ki yerde biter

Allah birdir ve benzersizdir der

BEYT

Akıllı olanın gözünde ağazların yeşil yaprakları

He yaprağı Allah'ı tanıtan bir defterdir.



Altıncı Madde



Üç bileşiğin üçüncüsü olan hayvanların durumunu topluca bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Üç bileşiğin üçüncüsü

hayvan cinsidir ki, o hayvani nefstir. Mümtaz olmayan nefs, tabii cismin

ilk kemalidir. İradi hareketle hareket eder. Bu hayvani nefs için mahsus

olan eserlerden iki kuvveti vardır ki: Anlama kuvveti ve hareket

kuvvetidir. Anlama kuvveti, ya bedenin dışında olur veya içinde olur.

Bedenin dışında olan beş kuvvettir ki: İşitme, görme, koklama, tatma ve

dokunmadır.

İşitme bir kuvvettir ki: Kulağın alt yüzeyinde döşenmiş olan sinirlerde

konulmuştur. Bu sinirlerde davul gibi hava hopsolmuştur. Eğer şiddetli

mağaradan veya kuvvetli kaleden hasıl olan sesin keyfiyeti ile nitelenen

hava dalgalandığında, yakın olursa, o sinirlere ulaşıp onu titrettiğinde

orada bulunan işitme duyusu o sesi idrak eder.

Görme bir kuvvettir ki; Dimağın önünde bitip biribirine yaklaşması ile

raslaşıp ve kesişip ondan uzaklaşmakla gözün yağ tabakalarına ulaşan iki

içi boş sinirin ulaştığı yerde konulmuştur. Ona iki nurun toplanması dahi

derler.

Koklama bir kuvvettir ki: Dimağın önünde olan ee başları gibi iki fazlalık

içere konulmuştur.

Tatma bir kuvvettir ki: Dilin cismi üzerine döşenmiş olan sinirler içinde

bulunur. Onun idraki tükrük rutubetinin aracılığı iledir. Ona yiyecekten

ince zerrecikler karımış olup, ondan dilin cismine değdiğinde, yiyeceğin

tadını hisseder.

Dokunma bir kuvvettir ki; Hayvan cisminin çoğuna karışmış olan sinirlerde

konulmuştur.

Hayvanın içinde olan kuvvetler beştir ki: Müşterek his, hayal, vehmetme,

hafıza ve tasarruftur.

Müşterek his bir kuvvettir ki: Dimağda olan üç boşluğun birinci boşluğu

önüne bağlanmıştır. Dış duyulara ulaşan suretlerin hepsini, müşterek his,

kabul edip iç güçlere tev zi eder.

Hayal bir kuvvettir ki: Dimağın birinci boşluğunun sonunda konulmuştur.

Hissedilen bütün suretleri, müşterek histen alıp, bu suretlerin

koybolmasından sonra hepsini korur, nakşeder, tasvir eder ve temsil eder.

Bu hayal, müşterek hissin hazinesidir.

Vehmetme bir kuvvettir ki: Dimağda olan orta boşluğun sonunda konulmuştur.

Bu kuvvet, hissolunanlarda mevcut olup, dış hislerle idrak olunmayan cüzî

mânaları idrak eder. Nitekim vehmetme kuvveti hükmeder ki, kurt kendisinden

kaçılması gereken bir hayvandır.

Hafıza bir kuvvettir ki: Dimağın arka boşluğunun önünde konulmuştur.

Vehmetme kuvvetinin cüzî mânaların hissolunamayanlarından idrak ettiklerini

hıfzeder. Bu hafıza, vehmetmenin hazinesidir.

Tasarruf bir kuvvettir ki: Dimağdan orta boşluğun önünde konulmuştur. Bu

kuvvetin durum ve şânı, hayal ve hafızadan olan suret ve mânaların bazısını

bazısına bileştirip, bazısını bazısından ayırmaktır. Eğer bir tasarruf etme

kuvvetini, akıl, kendi algıladıklarında kullanırsa buna: Düşünme derler.

Eğer bunu, vehmetme kuvveti, kendi hissetliklerinden kullanırsa buna: Hayal

etme derler.

Hayvanî nefsin hareket etme kuvveti iki kısımdır ki: Sebeb olucu kuvvet ve

yapıcı kuvvettir. sebeb olucu ki, şevk kuvveti dahi derler, o bir kuvvettir

ki, kaçan hayalde istenen ybir suret veya istenmeyen bir suret resmolunsa,

yapıcı kuvveti azaları tahrike sevk eder. Eğer sebeb olucu, yapcıyı

lezzetlerin meydana gelmesi için olan hayal edilen yararlı eşyayı veya

zararlıyı isteyecek tahrike sevkederse, ona: Şehvanî kuvvet derler. Eğer

sebeb olucu, yapıcıyı üstün istek için hayal olunan zararlı eşyayı veya

faydalıyı defedecek tahrike sevkederse, ona: Gazap kuvveti derler. Yapıcı,

bir kuvvettir ki; sinir, bağ, et ve zardan bileşen kasları, sıkmak ve

gevşetmekle azaların hareketi için hazırlar.



Yedinci Madde



Hayvan cinsini en şerefli nevileri ve en güzel sınıfları bulunan insan

fertlerinin mahiyetini topluca bildirir:



Ey aziz, malum olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Hayvan cinsinin en

güzel nevileri bu insan nevidir ki, varlıkların şerefi, kâinatın neticesi

ve konuşucu nefse sahip ve ayna odur.

Konuşan nefs, bir cevherdir ki: Kendisi hattızatında maddeden mücerrettir.

Lakin işlerinde maddeye yakındır. Külli işleri ve mücerret cüz'ileri idrak

edip, fikri işler etmek yönünden vasıta ve âlet olan tabii cismin ilk

kemalidir. Bu konuşan nefsin akıl edici bir kuvveti vardır ki, onunla

tasavvur ve tasdik edilen işleri idrak eder. Bu kuvvete nazari akıl ve

nazari kuvvet derler. Konuşucu nefsin bir yapıcı kuvveti dahi vardır ki,

onunla insan bedeni cüz'i fiillerden yana kendine mahsus olan görüş ve

itikat gereği üzere tahrik eder. Bu konuşucu nefsin akıl edilenlerin

tümünden halî olup, çocuğun yazı yazma istidadı gibi akıl edilen şeylerin

hepsine istidadı olmasıdır. Bu mertebede ona kaos akıl derler. İkinci

mertebesi: Ona bedihi akla uygun şeyler hasıl olup bedihi olanlardan, fikir

ile nazarıyata geçiştir. Bunda, ona, meleke ile akıl derler. Bu akıl öyle

latif olsa ki, ona bütün nazarıyat düşünmeden hasıl olup, fikre ihtiyacı

kalması, buna; Kutsî kuvvet derler. Üçüncü mertebesi; Ona akla uygun nazarî

şeyler mütalaasız hasıl olup, yanında bi haysiyetle saklanmaktır ki,

istediğinde ihtiyaçsız hepsini hazır etmesidir. Bunda nefse: Fiille akıl

derler. Dördüncü mertebesi: kazanılmış, akla uygun şeyleri mütala

etmesidir. Bu mertebede konuşucu nefse: Mutlak akıl derler.

Hayvanların bütün nev'i ve isimlerini, tabiat ve şekillerini, vasıf ve

durumlarını ancak onları yaratan Allah Teâlâ Hazretleri bilir. Bazı

kitaplarda yazılmış ve dillerde meşhur olan budur ki: Hayvan cinsi

onsekizbin nevidir.Her nevi başka alemdir. Şu halde toplamı onsekizbin âlem

olur. Bu onsekizbin âlemi icad ve halkedip, sayısı hesaba gelmeyen

sınıfları ve ferteri her an dirilten, terbiye eden ve öldüren Allah'ın

kudret ve azametini fikretme ve düşünmeye vesile olmakla; büyük âlemin

durumları ve içinde bulunan âlemleri bu miktar açıklama ile yetinilip,

sonsuz sırların hakikatleri ve bediî sanatların yaratıcısı bulunan cismanî

âlem ilminde sınırsız deniz olan rabbanî hikmete bundan ziyade dalınmayıp;

kâinatın aynası olan birinci kitap burada bitmiştir. Zira ki, insanın zarfı

ve kabuğu bulunan felekler ve unsurlar âleminden geçilip, insanın emrinde

olan madenler, bitkiler ve hayvandan geçilip, cihanın özlerinin öçü nişansız

sultanın dergah ve kapusu olan insanın can ve cisminin anatomi ilmine

girilmiştir. Çünkü yüce istek ve en kısa maksat Hazreti Mevla'nın huzuru

bulunmuştur. Şu halde âlemin yaratıcısından gaflet edip, âlemin durumları

ile meşgul olmak; padişahın huzurunda bulunan köle, sultandan yüz döndürüp

sarayın süslerini seyre dalıp kalmak misali bilinmiştir. Nitekim şu

beyitler ile ona işaret kılınmıştır:

BEYT

Hanenin lazım olan sahibidir

Bilmeyen hanesinin talibidir

Tâ ki bu cihan hey'etine olmalı hayran

Eflâk u dil câna gel et âlemi seyrân

(Lazım olan evin sahibidir. Bilmeyen evi ister. Bu cihanın yapısına hayran

olmalı. Gönül ve can göklerine gel, âlemi seyret.)

NAZM

Nazar eyle bu devr-i eflâke / Daire oldu nokta-i hâke

Daire içre âlem-i imkân / Alem içre behâim ve insan

Oldu insan içinde arş-ı âzîm / Kâbe'tullah yani kalb-i selîm

Kalb içinde muhabbet-i şüphân / Ahsen'el-hâlikîn ve âlişân

Anın ile vücuda geldi cihân / Bahr ile sanki mevc-i bîpayân

Katreden âdemi kılur peydâ / Anı bahr-ı ulûm eder mahzâ

(Bu dönen feleklere bak, toprağın noktasına daire oldu. İmkân âlemi daire

içinde âlem içere hayvanlar ve insanlar: İnsan içinde oldu büyük arş,

Allah'ın kâbesi yani selim kalb. Kalb içinde şanı yüksek, yaratıcıların en

güzeli süphan olan Alah'ın sevgisi vardır. Onunla cihan vücuda geldi; sanki

denizle ölçüsüz dalga. Damladan insanı peyda eder, onu ilimler denizi

kılar.)

NAZM

Kendedir cehl ile zulmet nefs-i şebânındadır

Kandedir ilim ile hikmet bil ânı cânındadır

Zâhiren ahkâm-ı eflâkin eğer mahkûm isen

Bâtınen ây u gün felekler cümle fermanındadır.

Sûretâ bu harman-ı âlemde sen bi danesin

Mânâ yüzünde ne kim var cümle harmanındadır

Saykal ur mirât-ı kalbe taşraya bakmağı ko

ASen sana bak cümle âlem halkı divanındadır

Vech-i Hakk'a âyinesin sen özünü bir hoş gözet

Men arafe sırrındaki mâden senin kânındadır

(Bilgisizlikle ykaranlık nerdedir? Doymayan nefsindedir. ilimle hikmet

nerdedir? Onun canındadır bil. Görünüşte feleklerin hükümlerinin

mahkumusun, aslında ay, gün ve felekler hepsi senin fermanındadır. Sureta

bu âlem harmanında bir tanesin. Mâna yüzünde ne varsa hepsi senin

harmanındadır. Kalp aynasına cilâ vur, dışarıya bakmayı bırak. Sen, sana

bak; âlemin bütün halkı divanındadır. Hakk'ın yüzüne aynasın sen. Özünü

iyice gözet, "kendini bilen, Rabbi'ni bildi" sırrındaki maden, senin

kanındadır.

SuFi
06-03-2009, 08:38
29-BÖLÜM:



İKİNCİ KİTAB



Bedenlerin aynası olan anatomi ilmi; cisim ve canın hürriyetini, hayvanî ve

bitkisel ve üçleri, bedene ilişkin olan insanî ruhu ve geçici olan ruhun

bazı durumlarını beş bahisle hakîmâne açıklar.



BİRİNCİ BAHİS


Anatomi ilminin faydalarını, can ve cismin geldikleri ve gidecekleri yeri,

uzuvların tabiatlarını, insan cisminin bileşim ve karışımının, doğuşunu,

açık ve gizli uzuvların özelliklerini, isimlerini ve kısımlarını üç bölüm

ile anlatır.



BİRİNCİ BÖLÜM


Anatomi ilminin faydalarını, hayvanî ruhun bedende bazı tasarruflarını,

insan bedeninin geliş ve gidiş yerini, cisim ve canın yükseliş ve inişini,

bedenin değişimini, geçici ruhun bekasını, anne gibi olan cihan terbiyesini

altı madde ile açıklar.



Birinci Madde


Anatomi ilminin faydalarını topluca bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar, bedenlerin bileşimi ilmine: Anatomi ve

hürriyet adını vermişlerdir. Bedenlerin ve ruhların sırlarına ve

tavırlarına yetmişlerdir. İmam Şafiî (Allah ondan razı olsun) hazretleri:

"İlim ikidir: Bedenler, dinler ilmi," hadisi üzere, bedenler ilminin

(anatomi) önemli ve lüzumlu ilimlerden olduğunu duyurmuştur. Şu halde

anatomi, bir aziz ve leziz ilimdir ki, hakikatin hikmetine ermişlerin

neticesi, mütehassıs tabiblerin sermayesi, yakine ulaşanların nefislerinin

gıdası, din ve dünya hasletlerinin vesilesi, Mevla'yı tanımaya vasıta ve

yardımcıdır. Zira ki, anatomi ilmini bilmeyen, tıptan, hikmetten ve kendini

tanımaktan gafil, Hak'kı tanımaya ulaşmaktan uzaktır. Halbuki insanların

çoğu onu bilmekte aldanmıştır. Eğer tahsil eden olursa da, tıpla mâhir

olmak için eğilir. Ancak Allah'ı tanımak için onu tahsil eden metanet

bulup, kendini tanımaya ve ondan Hak'kı tanımaya ulaşır. Şu halde, eğer

anatomiyi mütalaa edip, yaratıcının kudretinin şaşırtıcılığını onda

müşahede edersen, sana üç türlü faydası olur. Birinci fayda budur ki: Böyle

bir bileşim eserini seyredip, bilirsin ki, bunun gibi bütün eşyanın

benzerlerini toplayıcı olan muhtasar binayı ve süslü şekli; en mükemmel

nizam ve en güzel yaratılış ve intizam üzere yaratan Hallak-ı zü'l-Celal'de

acz ve kusur tasavvuru muhal iştir. Şu halde ondan, hakîm olan Yaratıcının

kudretini kesin ilimle bilirsin. İkinci fayda budur ki: Bunculeyin faydalı,

anlayışlı ve süslü bileşiği icat eden yorulmaz Yaratıcı'da ilmin kemali

olmamak ne ihtimaldir. Şu halde ondan yaratıcı olan Allah'ın alîm ve hakîm

olduğunu yakîn gözüyle mütalaa edersin. Üçüncü fayda budur ki: Hak

Taâlâ'nın sana ondan çeşitli lütûf ve inayetlerini, şefkat ve

merhametlerinin kemalini idrak edip, ondan Rabbinin seni, he an terbiye

kıldığını yakın bir gerçekle müşahede edersin. Zira ki Yaratıcı Taâlâ,

bedenlerin bileşiminde, hikmetlerden, faydalardan ve zinetlerden bir kusur

koymayıp, hepsini en mükemmel yapmıştır. Alemlerin Rabbinin bu lütûf ve

keremleri, sadece insana mahsus değildir. Belki onsekizbin âleme şâmildir.

Hatta atlar, kediler, canavarlar, kuşlar, sinekler, arılar, yılanlar ve

karıncaların hayat ve bekasına, ziynet ve yaşayışına gerçek sebeb olan;

durumlarında ve tavırlarında hiçbir kusur koymayıp, hepsini kemal üzere

tasvir ve tadil etmiştir. Nitekim İmam Gazali (Allah ona rahmet etsin):

"İmkanlar âleminde daha bediî durum olamaz," buyurup, bu mânâyı

duyurmuştur.

Şu halde anatomi, insan nefsini tanımanın anahtarıdır. Allah'ı tanımanın

anahtarıdır. Ama nefsi tanımak, Hak'kı tanımaya nispetle, güneşten zerre,

denizden damladır.

Beden bir bileşimdir ki, insan nefsi ona binmiş gibidir. Allah'ı tanımak,

asıl maksattır. Şu halde bir kimse bedeninden, nefsini idrak etmeksizin,

Alemlerin Rabbini tanıma davasını eylese, o kimse öyle bir müflise benzer

ki; kendi yiyeceği ve içeceği olmayıp, beldenin fakirlerini toptan ziyafete

davet eder. Herkese lazımdır ki, önce kendi nefsini bilmeye, sonra Rabbini

bilmeye yönele. Ta ki muhabbete nâil ve sevgiliye ulaşıcı, muradını elde

edici ola. Zira ki nefsi tanımak, Hak'kı tanımayı gerektirdiği gibi, Hak'kı

tanımak dahi sevgisini gerektirir. Mesela güzel bir yazıyı veya fasih bir

şiiri görüp okursan ve bunların yazıcısını bilip, ona sevgi duyup, onunla

karşılaşmayı gönülden arzu edersin. O dahi sana dost olup muhabbet ve

muvafakat eyler. Ey Allah'ımız, bizi kendimizi tanımayı ve kendini tanımayı

nasip et. Sevginle rızıklandır. Ya Vedut, ya Allah, ya Rahman, ya Rahim!



İkinci Madde


İnsan bedeninde olan Yaratıcı'nın garip eserlerini, Hak'kın emriyle hayvanî

nefsin bazı tasarruflarını, bedenlerin azalarının bazı özelliklerini

bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: İnsanın en büyük rüknü

kalbi, en küçük rüknü kalıbıdır ki kalbin kabuğudur. Nitekim insan bedeni,

cihanın özüdür. Bunun gibi insan kalbi, bedenlerin özüdür. Şu halde özlerin

özü olan gönül, Rahman'ın evidir. Astronominin anatomiye yardımı olduğu

gibi, anatomi dahi kalb ilmine yardımcı ve yol göstericidir. Zira ki,

bedenin yaratılışında o kadar acayip sanatlar, garip hikmetler,renkli süsler

ve çeşitli hizmetler vardır ki, sınırlanamaz ve özetlenemez ve

sayılamazdır. Açık ve gizli olan azanın her birinde nice faideler vardır

ki, halkın çoğu onlardan habersizdir. Mesela insanda nice yüz adet kemikler

ve nice yüz adet sinirler ve nice yüz adet damarlar ve nice yüz adet

ihtiyarî hareketler konulmuş ve tertip kılınmıştır. Her biri bir başka

yapıda bir başka sıfatta, bir başka hizmette ve bir başka harekette

bulunmuştur. Her biri bir başka yararlı iş için yaratılmıştır. Yakînen

anlarsın ki, hepsi topluca kaleme alınmıştır.

İnsanların çoğu, bunlardan bilgisi ve keyfiyetlerinden gafil bulunmuştur.

İnsanlar ancak bunu bilirler ki, göz bakmak ve el tutmak için

yaratılmıştır. Lakin göz ki, on tabakadır. O tabakalar nedendir ve

faydaları nelerdir bilmezler. Eğe o tabakaların birine halel gelse, göz

görmekten kalır. O halel neden gelir ve niçin göz görmez olur, bilmezler.

Elde kaç kemik, kaç sinir ve kaç damar olduğunu ve her biri ne yapıda düzen

bulduğunu ve ne tarz ile hareket ettiğini bilmezler. Bedenin içinde olan

ruh uzuvlarının şekil ve tabiatları nicedir, her birin kuvvet ve hizmeti

nedir ve nefs kuvvetlerinin san'at ve menfaati nedir bilmezler. Mesela

içeride yürek, mide, ciğer, dalak, öd kesesi gibi uzuvlar; çekme, tutma,

hazmetme, dışarı atma, şekil verme ve üreme kuvveti gibi kuvvetlerin hepsi,

bedende hizmetçi tayin olunmuştur. Her biri kendi hizmetinde kaim, her ân

müdavim bulunmuştur. Her biri kendi hizmetinde kaim, her ân müdavim

bulunmuştur. Zira ki hayat kaynağı olan yürek, dembedem bu uzuvlara çeşitli

areket ve kuvvet vermektedir. Midede olan çekme kuvveti muhtelif yemekleri

mideye çekip; tutma kuvveti koruyup ve hazmetme kuvveti pişirmektedir.

Ayırıcı kuvvet, pişmiş gıdaların kesifini latifinden ayırıp, atma kuvveti

kesif olanları mideden bağırsaklara itmektedir. Ondan midede kalan latifi,

ciğer kendine çekip, ciğerde olan şekillendirme kuvveti, onu kan renginde

boyamaktadır. Onun üzerinde ortaya çıkan siyah köpük ki, ona sevda derler,

onu dalak çekip, kendinde değişime uğratmaktadır. Onda kalan sarı köpük ki,

ona safra derer, onu safra kesesi ki, öddür, kendine çekip değiştirmektir.

Onda olan balgamı dahi akciğere çekip, nefesle gırtlak yoluna itmektedir.

Daha sonra bunlardan hâsıl olan kan, ciğer içinde suyla karışıp, kıvam

bulduğundan; ondan o suyu böbrek kendine çekip değiştirmektedir.

Böbreklerde kalan tortu sidiğe dönüşüp, mesaneye gitmektedir. Sonra ciğerde

kalıp, kıvamına gelenden saf kan, damarlar yoluyla bütün uzuvlara

ulaşmaktadır. Büyüme kuvveti, ondan uzuvlara büyüme ve gelişme verip, et ve

yağ gibi kuvvet ve kudret hâsıl olmaktadır. Sonra damarla içinde kalan

kandan, üreme kuvveti erkeklerde meni, kadınlarda yumurta ve süt meydana

getirip, her biri kendi yerlerine gelmekte ve dolmaktadır.

Eğer dalağa bir illet erişip, kandan siyah köpüğü ayırıp, devretmese; o

köpük ile karışmış kalan kan, bedenin uzuvlarına gelip, ondan humma, cüzzam

ve delilik gibi hastalıklar meydana gelir. Eğe öd kesesine bir illet

erişip, safrayı kadan ayırmasa, o kandan sarılık gibi safravî hastalıklar

peyda olur. Bunun benzerleri, bedende olan aza ve kuvvetlerin her biri

kendi hizmetinde olur. Eğer bunların biri noksan olsa ya hizmetten kalsa

çeşitli hastalıklar ortaya çıkması ile beden helak olup, insan nefsi onda

tasarruftan kalır.



Üçüncü Madde



İnsan bedeninin başlangıç ve sonunu bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki; filozoflar demişlerdir ki: Bedenlerin başlangıcı

ve sonu topraktır. Nitekim Hak Taâlâ Kelâm-ı Kadim'inde: "Sizi yerden

yarattık; yine ölümünüzden sonra sizi toprağa döndüreceğiz. Hem de ondan

sizi başka bir defa aha çıkaracağız." (20/55) buyurmuştur. Zira ki yukarıda

açıklandığı üzere yıldızların şualarının tesirleri ile dört unsur toplanıp,

kaynaşmaları bir miktar itidal buldukta; toprak kendi suretini terkedip,

bitki suretine gelir. O bitki ya ekmek veya hayvan yemi olur. Böylece ekmek

ve hayvan, insan gıdası olduğundan, sözü edilen kuvvetler bu minval üzere

hizmetlerinde bulunup; çekme kuvveti, ki iştihadır, gıdayı çekip, tutma

kuvveti hıfzedip, hazmetme kuvveti pişirir. Ayırt etme kuvveti kalını

inceden ayırıp, itme kuvveti kalını bağırsaklar yolundan çıkartıp gider. Bu

durumlar, kuvvet ve zayıflığa göre iki saatte veya üç saatte veya dört

saatte midede meydana gelir ki, ona ilk hazım derler. Sonra inceyi, ciğer

kendine çekip sözü edilen kuvvetler midedeki işlemleri bir daha orada

işlerler. O zaman orada kesif olan dört kısım olu ki: Bir kısmı dalağa

gidip siyah köpük olur. Bir kısmı safra kesesine gidip safra olur. Bir

kısmı böbreğe gidip sidik olarak mesaneyi bulur. Bir kısmı akciğer tarafına

gelip, göğüste balgam olur. Bu durumlar dahi kuvvet ve zayıflığa göre iki,

üç, dört saatte ciğerde meydana gelir ki, buna ikinci hazım derler. Onda

kalan latif halis kan olup, ana damarlara ve azaya akıp gider. Bu

kuvvetler, işlemlerini bir daha damarlar içinde belirli bir müddetle

tamamlarlar ki, buna üçüncü hazım derler. Bu hazmın tortusu deliklerden

çıkıp; kulak kiri, çapak, burun kiri, kıl, tırnak, ter ve uzuvların kiri

olur. Eğer bunlardan fazla o tortudan bir nesne kalırsa akıntı, nezle,

yara, cerahat gibi hastalıklar olur. Damarlar içinde kalan latif kanın her

cüz'ü bir uzva bölünüp, şekil verme kuvveti o cüzleri bulunduğu uzuvlar

rengi ile tasvir eylediği halde, o kuvvetler o işleri o müddette o damarlar

içinde bir dahi ederler ki, buna dördüncü hazım derler. Bu hazmın kalıntısı

bedenden eksilen kısımları doldurur, tamamlar. Belki fazla et ve yağ olup,

o cismi güzel ve yağlı eder. Kalan latifin özünü, üreme kuvveti erkeklerin

sulbüne çekip, onda meni eder. Kadınların göğsüne çekip, onda hem meni ve

hem süt eder. Sonra o gıda hülasası olan meni, belirli bir kuvvette

birleşme vasıtası ile kadınınki ile birleşir. Rahme düşer. Orada kırk güne

dek meni suretini terk edip, kan pıhtısı suretine gelir. Yani uyuşmuş kan

olur. Ve bir kırk gün daha geçtiğinde yani seksen gün sonra o kan pıhtısı

et parçası olur. Üçüncü kırk gün tamamında yani yüzyirmi gün sonunda o et

parçası içinde kemikler, sinirler, damarlar, uzuvlar, etler, yağlar,

saçlar, tırnaklar vücuda gelir. Dördüncü ay tamamlandığında ceninin bütün

azaları olgunlaşıp, onda hayvanî ruh tasarruf sahibi olup, göbek bağı

yolundan gıdası kan olur. Çünkü nutfe rahimde karar bulup: Evvelki ayda

zühalin terbiyesinde olur. İkinci ayda müşterinin terbiyesine gelir. Üçüncü

ayda merihin, dördüncü ayda güneşin, beşinci ayda zührenin, altıncı ayda

utaritin ve yedincide ayın terbiyesini bulur. O halde eğer yedi aylık

doğarsa o çocuk yaşar. Eğer sekiz aylık doğarsa ölür. Zira ki, sekizinci

ayda zühalin terbiyesine gelir. Zühal, soğuk ve kuru olduğunda tabiatı ölüm

olur. Eğer dokuz aylık doğarsa müşterinin terbiyesinde olduğundan ölmez,

yaşar. Zira ki müşteri rutubetli ve sıcaktır, tabiatı hayat olur. Anlatılan

başlangıç yolunu, Hak Taâlâ beyan edip buyurmuştur: "Biz insanı muhakkak ki

çamurun özünden yarattık. Sonra Adem'in neslini sağlam bir yerde (rahimde)

az bir su nutfe yaptık. Sora o nutfeyi kan pıhtısı haline getirdik. Ondan

sonra kan pıhtısını bir parça et yaptık; o et parçasını da kemikler haline

çevirdik. Kemiklere de et giydirdik. Sonra ona başka bir yaratılış verdik.

Bak ki şekil verenlerin en güzeli olan Allah'ın şani ne yücedir!" (23/12-

14)

Bu tafsilin özü böyle olmuştur ki: İnsan bedeninin madde ve aslı topraktır.

Toprak önce bitkiye gelip, ya ekmek veya hayvan yeygisi olmuştur. O ekmek

ve hayvan insan gıdası olup, ondan erkeklerde ve kadınlarda meni suretini

bulmuştur. Sonra ana rahminde nutfe, kan pıhtısı, et parçası olup; kemik,

sinir, damar, et ve yağ ile dolmuştur. Sonra ya kız veya erkek oldukta; ruh

bulup, doğup ortaya çıkmıştır. Ya yaşayıp kemalini bulmuştur. Veya akıl

baliğ olmayıp çocuk iken ölmüştür. Halbuki feleklerin hareketleri ve

yıldızların şuaları ile toprak unsurunun bin cüz'ünden ancak bir cüz'ü

bitki olur. Bitkinin bin cüz'ünden bir cüz'ü ancak ekmek ve hayvan olur.

Hayvanın binde biri ancak insan gıdası olur. Gıdanın bin cüz'ünden bir

damlası meni olur. Bin damla meniden ancak bir damlası rahme düşer.

Rahimlere düşen nutfelerden binde biri çocuk olarak doğar. Bunca doğanın

binde biri yaşar. Bunca yaşayanın binde biri akıl baliğ olur. Nice bin

akıllının ancak biri mü'min olur. Nice bin mü'minin ancak biri âlim olur.

Nice bin âlimin ancak biri hakikatı araştırır. Nice bin araştırıcının ancak

biri ârif olur. Nice bin ârifin ancak biri kemale ulaşır. Şu halde

feleklerin hareketleri ve unsurların birleşmesinde, bileşiklerin ortaya

çıkması ve bütün kâinatın yapısından murat ve maksadımız ancak kamil

insanın varlığının şerefi bulunmuştur. Kamil insanın gayrisi hep ona çocuk,

hizmetçi ve tâbi kılınmıştır. Nitekim insanoğlunun en mükemmeli Habib-i

Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hazretlerinin şanında: "Sen olmasaydın,

sen olmasaydın felekleri yaratmazdım," denilmiştir. Bu mânâ bu beyt ile

bilinmiştir:

SuFi
06-03-2009, 08:38
BEYT

Her bin senede bir gönül burcuna gelir

Aşk göklerinden olmuş bir yıldız

İnsanın bedeninin başlangıcı, bu açıklama ile ortaya çıkmıştır. Şu halde:

"Her şey aslına döner," hükmünce, bedenlerin sonu dahi bundan ortaya çıkıp

anlaşılmıştır.



Dördüncü Madde


Cismin ve canın iniş ve çıkış keyfiyetini, bedenin konaklarını kat ederek

dönüşünü; insanî ruhu, bedenin değişimini ve geçici ruhun bekasını

bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Eğer bir kimse murat

eylese ki, kendisine vad olunan dönüş yerini araştıra ve dönüşünün

menzillerini kat edip aslına gide. O, hemen bunu bilsin ki, ihtiyarlıktan

önce kırarmıştı. Ondan önce civan olmuş idi. Civanlıktan önce çocuk olmuş

idi. Çocukluktan önce ana rahminde cenin olmuş idi. Ondan önce et parçası

olmuş idi. Ondan önce kan pıhtısı olmuş idi. Ondan önce rahimde, kadının ve

erkeğin dölünden birleşmiş nutfe olmuş idi. Ondan önce, babanın sulbünde ve

ananın göğsünde meni olmuş idi. Ondan önce damarlar içinde kan olmuş idi.

Ondan önce babanın ve ananın gıdası olmuş idi. Ondan önce hayvanî olmuş

idi. Ondan önce bitkisel olmuş idi. Ondan önce unsurların cüzleriyle

karışmış toprak idi. Topraktan önce mutlak cisimdi. Ondan öne küllî

tabiattı. Ondan önce mücerret cevherdi. Şu halde o kimse ki, hal ile bu

makama yetmiştir. O, cisimlerin ve ruhların yollarını tamamıyle kat edip

gitmiştir. karanlık ve nur perdelerini toptan kaldırmıştır. Kendi nefsini

anlayıp bilmiştir. Mevlasını tanımış ve bilmiştir. Başlangıç ve sonunu

bilip, kanden gelip gittiğini anlayıp, ârif ve Hak'ka ulaşıcı olmuştur. Bu

ruhanî miracla he müşkülü çözüp, her muradı hâsıl olmuştur.

Bu değişimlerden ortaya çıkan budur ki, gerçi insanî ruh, işleriyle bedene

yoldaştır. Lâkin zatıyle başkadır ve ondan ayrıdır. Zira ki ruh, mücerret

bir cevherdir ki, bir hal üzere bakidir. Beden ise her anda değişici ve

fânidir. Ruh o yönden bedenden gayridir ki, o, bedenin menzillerinin

hepsini seyir edip, birbirinden fark etmiş ve ayırmıştır. Başlangıç ve sonu

tefekkürle geçip, tezekkürle nihayetine gitmiştir. Tahkik ve yakîn ile

gereği gibi durumların hakikatine yetmiştir.

O halde bir kimse ki, ölçüp biçebilmiştir; o kimse o nesnein aynısı

olmayıp, gayri olmuştur. Ruhun, cisimden başka olduğuna hikmet kitaplarında

deliller çoktur. Burada uzatmaya hacet yoktur. Lâkin burada münasip delil

budur ki: Ruh, ancak o ruhtur ki, bu beden beş yaşında idi ama beden o

değildir. Zira beden bunca şekillere girip, nice sıfatlar bulmuştur.

Uzunlukta, genişlikte ve derinlikte hareketle büyük olmuştur. Ya önce civan

idi, şimdi ihtiyar olmuştur. Veya güçlü idi, zayıf olmuştur. Latif idi,

kesif olmuştur. Şu halde gerçekte ihtiyar olan beden, genç olan bedenin

gayrisidir. Civan olan beden dahi, çocuk olan bedenin gayrisidir. Gerçi

bedene bunca değişim ve farklılık gelip, lakin insan ruhu yine önceki

durumda kalır. Tabii ölüm vaktinde, ayrıldığı bedenden ki, onu kabirde ve

mahşerde bulur. Onunla ya cehennemde elem çeker ve cennette nimetlenmiş

olup kalır.



Beşinci Madde



Bedenlerin değişiminin keyfiyetini ve geçici ruhun bekasını bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: İnsan ruhu değişici

olmayıp, bedeni değişici olduğunun sebebi budur ki: Ruh ulvî âlemden

gelmiştir. Ulvi âlemde oluşum ve bozuşum olmadığından, onun cüzü bulunan

ruh dahi bir karar üzere kalmıştır. Bu bedenin parçaları, bu süflî âlemden

alınmıştır. Halbuki süflî âlem oluşum ve bozuşuma mahâl kılınmıştır. Çünkü

beden dört unsurdan yaratılmıştır. Şu halde insanın bu bileşimi, bu oluşum

ve bozuşum âleminin bir cüzü bulunmuştur. Parçalar ise daima bütüne dönücü

olup, bütün dahi cüzüne eğilimli ve feyiz verici bilinmiştir.

Cüzün külle dönüşünün delili budur ki: İnsan ihtiyar olup, cân âlemine

döner. "Biz Allah'ın kuluyuz ve yine ona döneceğiz," (2/156) âyet-i

kerimesi, hükmünü bulur.

Bütünün parçaya meyl ve feyzinin delili budur ki: Daima İlâhî fazlın feyzi,

külli akıl vasıtasıyle mülk âlemine incidir. Nitekim: "Hamd âlemlerin

Rabbine mahsustur," (1/1), âyet-i kerimesi, buna şahit ve âdildir. Şu halde

bütün, parçaya meyledici ve feyz verici olduğu gibi; parça dahi bütüne

dönücü ve meyledicidir. Parçanın bütüne dönüşünün bir delili dahi budur ki:

İnsan acıkıcı ve susayıcı olur. Zira ki bedenin parçalarının, bütün

tarafına dönüşü her â olur. Şu halde ondan bedene za'f ve noksan gelir.

Yeme ve içmeye koyulmakla, beden için eksilen yerine gelici olur. Yani

unsurlar tarafına giden bedensel parçaların yerine, gıdadan bedene gelip

yine beden ondan kuvvet bulur. Çünkü bedenin gıdası, yine kendi aslı

bulunan unsurlardan hâsıl olan bitki ve hayvandır. Şu halde hakikatte

bedenlerimizin beş senelik parçaları tümden ayrışıp, dembedem tedric ile

bedenlerimizden dışarı çıkıp, bütüne gitmiştir. Mesela ellibeş yaşımızda

iken bedenlerimizde olan parçalar, elli yaşımızda olanın gayrisidir ki,

ayrışanların bedeli gıdadan gelip, yine yavaş yavaş bedenimize parçalar

olup, bütüne giden parçaların yerine dolup, bedenin şekillerinde teşekkül

etmiştir. Lakin bu durumlara vâkıf olmayanlar, bedeni, ruh gibi bi durum

üzere sâbit kalır zannetmişlerdir. Bunun misali böyledir ki: Bir kimse bir

sahrada ir çadır kurup, onun kazıkları ve ipleri hep siyah olsa ve o

haftada bir defa varıp, bir siyah kazık çıkarıp, yerine bir beyaz kazık

çaksa; bir siyah ipini çözüp, yerlerine başka beyaz kazıklar ve ipler çakıp

ve bağlasa; o zaman bu değişikliğin farkına varmayanlara o çadır, yine

geçen senede kurulduğu hal üzeredir ve bütün parçalarıyla sâbit görünmüştür.

Halbuki onun bütün kazıkları ve ipleri yenilenip, değiştirilmiştir. Zira ki

bu beyaz kazıklar ve ipler, o siyah kazıkların ve ipleri gayrisi

bulunmuştur. Aynen bunun gibi insan bedeni dahi her an açık ve gizli

ayrışıp, ayrışanların yerine gıdadan toplandığından, her beş senede bir

kere tamamen değişip, farklılık bulur, bilinmiştir. Şu halde parçanın bütüne,

bütünün parçaya meyli bu deliller ile ispat olunmuştur. Hakikatini en iyi

bilen Allah'dır.



Altıncı Madde


Bu cihanın, bizi müşfik bir anne gibi terbiye eylediğini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Bu âlem, bizim şefkatli

annemizdir. Nitekim anne, çocuğunu terbiye eder. O gıdaları ki, çocuk elde

edemez, annesi onları yer ki, onlardan süt hâsıl olup, çocuğuna gıda olmaya

layık ola. Memenin yolundan çocuğunu verilip, onunla beslene. Bunun gibi,

bu âlem dahi bizim üşfik annemizdir ki, iki göğüs mesabesinde bulunan bitki

ve hayva yolundan layıkımız olan gıdalarımızı bize ulaştırıp, çeşitli

renkte lezzetli meyveler ve nefis yemeklerle bizi yetiştirir.

Bu anne ki, âlem bilinmiştir. Başka annelerin aksi bulunmuştur. Zira ki

bütün anneler, görünenlere yönelmişlerdir. Alem ise kendi içine

yönelmiştir. Ta ki bize bakıcı olup, yetişmemizde hazır ola. Şu halde

hakikatte henüz, halen biz kendi annemizin karnında sâkinleriz ki: "Sait,

anası karnında saittir. Şaki, anası karnında şakidir," hadis-i şerifini

bazıları böyle tevil etmişlerdir. Bu mânâ, bu âyet-i kerimeye uygundur ki,

Hak Taâlâ: "Kim bu dünyada kör olursa, artık o, ahirette de kördür ve yol

bakımından da daha sapıktır." (17/72), buyurmuştur. Bu mânâyı, bir kâmil

bir beyt ile duyurmuştur.

BEYT

Kim ki bu dünyada ârif-i Hak olmadı

Ta ebed bigâne kaldı bulmadı

Bu mânâ çok açıktır ki, doğuştan kör olana asla ilâç olmaz. Şu halde iki

cihan saadetini hemen bu durumda elde etmek mümkündür. Henüz anne

karnındayız, yani bu âlemdeyiz. Burada kör olmak budur ki: İnsan kendini

bilmeye ve görmeye, kendi hakikatine ermeye. Zira ki kendini bilmeyen çocuk

sayılır. Mevlasını dahi bilmemiş ve bulmamış olur. Şu halde, o kimse iki

âlemde kör kalır. Onun için, peygamberler, veliler ve âlimler gelmişlerdir

ki, halkı, Yaratan'a davet kılarlar. Cihan halkı, Kur'an nuru, tevhid ilmi,

irfan ve Rahman'a ibadetle körlük illetinden kurtulalar. Kendini bilme

vasıtasıyle, Hüda'ya âşina ve seçilmişlerin seçilmişi olalar. Ebeden onunla

kalalar. Ey hay ve kayyum olan, göklerin ve yerin yaratıcısı, mülkün sahibi

celal ve ikram sahibi olan Allahımız! izzetinle kalblerimizi diriltmeni,

gözlerimizi seni tanıma nuruyla nurlandırmanı dileriz. Ey Allah!

SuFi
06-03-2009, 08:55
30-BÖLÜM:



İKİNCİ BÖLÜM



Bedenlerin bileşiminin keyfiyetini, uzuvların tabiatlarının mahiyetini,

insan hayatının mizaçlarını, dört rüknün karışım ve bileşiminin,

karışımların sebeblerini, durumlarını ve faydalarını ve onlardan oluşanı

dört madde ile uzun uzun açıklar.



Birinci Madde



Bedenlerin bileşiminin keyfiyetini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Dört esas ki,

(rükün) basit cisimlerdir, insan bedeni ve diğer hayvanların ilk

cüzleridir. Zira ki bileşik cisimlerin çeşitli nevileri, özlerin

birleşmesiyle meydana gelir. Esaslar ise dörttür: İkisi hafif, ikisi

ağırdır.

Hafifler: Ateş ile havadır. Ağırlar: Su ile topraktır. Çünkü ateş unsuru,

havaî cevherinin sirayetiyle diğer unsurlarda cereyan edip, bileşip,

hararetiyle iki ağır ve soğuk unsurun, soğukluklarını kırar. Onlar,

unsurluklarını terkedip, mizaçlık mertebesine giderler. Şu halde iki ağır

unsur, uzuvların sükûn ve oluşumuna metin madde olur. iki hafif unsur,

uzuvların hareket ve hayatlarına yardımcı olur.

İlk esasların kuvvetleri ki, dört keyfiyettir, onlar, sıcaklık, soğukluk,

rutubet ve kuruluktur. Bu dördü, unsurların anneleridir. Esaslarda

mevcuttur. Bu unsurî keyfiyetler, tabiî suretler üzerine eklenmiştir. Zira

ki onlar, sıcaklık ve soğukluk gibi keyfiyetlerde geçici ve değişicidir.

Halbuki tabiî suretlerin her iri, kendi zatıyle bakidir. Eğer dört

keyfiyet, tabiî suretlerin aslı olsaydı, onlar dahi değişici olup, sabit

kalmazlardı. Şu halde eğer basit cisimler olan dört esas, küçülüp biraraya

gelseler, tam bileşik cisimler olan üç bileşikde (mevalid-i selase) teğet

olup, bu zıt keyfiyetleriyle birbirine tesir etseler ve o bsitlerin her

biri öbürünün şiddetli keyfiyetini kırsa; o zıt keyfiyetler arasında her

birinden tümünde eşit ve benzer aracı keyfiyet hâsıl olur ki, ona: Mizaç

derler. Üç bileşik yani maden, bitki ve hayvan hep onunla vücuda gelirler.

Lakin yarı bileşik cisimler olan bulut ve şihap gibi atmosferik şeyler,

unsurlardan mizaçsız meydana gelirler. Onun için süratle yok olurlar.



İkinci Madde


Beden uzuvlarının tabiatlarının mahiyetini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: O şekil verici

ve yaratıcı olan Allah Taâlâ hazretleri, âlemde her nesneyi, münasip ve

muvafık yerli yerinde, güzel ve mutedil yaratmıştır. Her canlıya uygun ve

her uzvunun haline muvafık olan mizacı vermiştir. alemin cüzlerinin tümünde

olan mizaçların en layık ve en uygununu insan bedenine kerem kılıp, her bir

uzvuna en münasip ola mizacı bahşetmiştir. Bazı cüzlerini ziyade sıcak,

bazısını ziyade soğuk, bazısını ziyade rutubetli ve bazısını ziyade kuru

etmiştir.

Bedende fazla sıcak olan o ruhtur ki, latif buhardır. Sonra yürektir ki,

ruhun menşeidir. Sonra kandır ki, muttasıldır. Sonra karaciğerdir ki, kan

ondan doğmadır. Sonra halis olan ettir. Sonra sinirdir ki, et ile karışmış

olan sinirdir. Sonra dalaktır ki, onda kan vardır. Sonra böbrektir ki, kanı

azdır. Sonra atardamarlardır ki, ruhun çevresinde olan kanın zarflarıdır.

Sonra toplar damarlardır ki, mutlak kanın zarflarıdır. Sonra el derisidir.

Bedende gayet soğuk olan balgamdır. Sonra saçlardır. Sonra kemiklerdir.

Sonra kulak kemiğidir ki, kıkırdaktır. Sonra kirişlerdir. Sonra

perdelerdir. Sonra sinirlerdir. Sonra murdar iliktir. Sonra dimağ

(beyin)dir. Sonra iç yağıdır. Sonra deridir.

Bedende gayet kuru olan saçtır ki, duman buharındandır. Sonra kemiktir ki,

uzuvların en sertidir. Sonra kıkırdaktır. Sonra kemik başlarıdır. Sonra

kiriştir. Sonra zardır. Sonra damarlardır. Sonra toplar damarlardır. Sonra

hareket sinirleridir. Sonra yürektir. Sonra bedenin sinirleridir. Sonra

deridir.



Üçüncü Madde



İnsanın yaşlarının mizaçlarını bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Yaşların

mizaçları muhtelif olduğundan, insanın yaşları topluca dörttür. Biri büyüme

çağıdır ki delikanlı yaşı da derler. Bunun müddeti insanın otuz yaşına

dektir. Sonra duraklama çağıdır. Buna gençlik yaşı dahi derler. Bunun

müddeti insanın altmış yaşına dektir. Sonra açık düşüş yaşıdır ki, buna

ihtiyarlık dönemi dahi derler. Bunun müddeti ömrün sonuna varıncaya dektir.

Lakin delikanlılık çağı da iki kısımdır. Biri çocukluk çağıdır ki, onbeş

yaşına dektir. Sonra delikanlılık çağıdır ki, delikanlılık çağının sonuna

dektir.

Çocukların mizacı mutedildir. Delikanlılığın mizacı sıcaklık ve rutubettir.

Gençliğin mizacı sıcak ve hiddetlidir. Duraklama çağının müddetinden sonra

sıcaklığın maddesi olan rutubeti, bizi kuşatmış olan hava çektiğinden

sıcaklık noksan bulmağa başlar. Zira ki, geçen bölümde açıklandığı üzere

cismanî kuvvetlerin ve cüzlerin hepsi nihayete erer. Ayrışanların bedeli

için eşitlik ve bir minval üzere sürekli soğumadır. Lakin bozulma gün gün

arttığından ayrışan rutubetle beraber karşılığı gelmez. Şu halde gelen ile

sarfolunan bedende eksilme ve geri dönme üzere olduğundan, rutubet yok

olup, hararet söner. Tabii ölüm budur. Şu halde her bir şahsın ilk mizacı

hasebince rutubeti içine alan kuvveti ne miktar ise, onun tabii ecel

miktarı odur. Eğer dışardan bir kazaya uğramazsa odur ki, ömrü de odur.

Zira ki, Allah'ın kudreti ile ulvî cisimlerin süflî cisimlerde çeşitli

tesirleri daima birbirini takip ettiğinden bütün halkın şekil ve durumları

ahlak ve tavırları henüz anaların rahimleri içinde nutfe iken tesadüf eden

baht ve talihleri tesirleri ile ortaya çıkmıştır ki, ana karnına nutfe

düştüğü saatte baba ve ananın talihleri ne işte ise ve herbirinin yıldızı

neye bakıyorsa: Eğer kutlu, uğursuz, o nutfenin zatına tesiri ile

nakşedilir. Mesela saadet, şekavet, anlayış, hamakat, cimrilik, cömertlik,

korku, şecaat, sevgi, düşmanlık, hırs, kanaat, himmet, alçaklık, fakirlik,

zenginlik, rahat, güzellik, kemal, yorgunluk ve üzüntü her ne konum üzerine

ise o mutfenin zatına tâi olur. Zira ki o nutfe, ceninin cisminin levh-i

mahfuzudur Levh-i mahfuz bu âlemin aynasıdır. Şu halde her kim ki, sait

olmuştur, o saadetini ana karnında bulmuştur. Her kim ki şakî gelmiştir, o

dahi şekavetini anası karnında almıştır. Nitekim Habib-i Ekrem Sallallahu

Aleyhi ve Sellem Hazretleri: "sait anası karnında saittir. Şaki anası

karnında şakidir," buyurmuştur. Herkesin talihinin tesirini remz ile

duyurmuştur. Çünkü halkın bütün şekilleri, vasıfları ve mizaçları felikî

konumlar gereğince rahimlerde muhtelif bulunmuştur. Şu halde eceli

müsemmaları dahi mizaçları hasebi ile onda muhtelif takdir olunmuştur.

Elhasıl delikanlı ve çocuk bedenleri, itidal üzere sıcak ve rutubetli

müşahede kılınmıştır. Gençlik bedenleri hiddetli, sıcak bilinmiştir.

Kırarma ve ihtiyarlık bedenleri, buhar ruhu ve sıcak kandan yukarıda

anlatıldığı üzere geçkin oldukları için soğuk ve kuru bulunmuştur.

Kadınların mizacı erkeklerden daha soğuk ve daha rutubetli olduğu tecrübe

kılınmıştır.



Dördüncü Madde


Bedenlerin dört karışımının keyfiyetini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bedenin ilk

rutubetleri olan dört karışım akıcı ve rutubetli cisimlerdir ki, gıdalar

önce ona dönüşüp, onlardan bedenin cüzleri gıdalanır.

Değerleri karışımın rutubetleri dört cinstir ki: En faziletlisi kan

cinsidir. Sonra balgam cinsidir. Sonra safra cinsidir. Sonra siyah köpük

cinsidir. Bu karışımların her biri tabiî ve tabiî değildir. Tabiî kan, sıcak

ve rutubetlidir. Rengi kırmızı, tadı tatlıdır. Faydası et, yağ ve uzuvların

gıdası olmaktır. Tabiî olmayanı soğuktur ve rengi bulanıktır. Tadı acı

olup, faydası olmaz. Tabiî balgam, soğukçadır. Rengi yumurtanın beyazı

gibidir. Tadı tatlıdır. Faydası ya kan veya kanın yerini tutup, uzuvların

gıdası olmaktır. Tabiî olmayanı kuru mizaçlı ve değişik renktedir. Acıdır.

O, ya tuzlu veya asitli olur. Tabiî safra sıcak ve kırmızıya yakın,

yapışkandır. Faydası kana karışıp ve yardımcı olup bedenin cüzleri

olmaktır. Tabiî olmayanı, yakıcıdır ve zehir cevheridir. Tabiî siyah köpük

tabiî kanın altında kalan tortudur. Tadı tatlıya yakındır. Yeri dalaktır.

Faydası açlığı ve şehveti tahriktir. Tabiî olmayanına zehirli kara köpük

derler.

Dört karışımın doğuş keyfiyeti böyledir ki: Önce gıdanın çiğnenme ile hazm

olması vardır ki, ağız yüzeyi ve mide yüzeyi ile bitişik ve bağlantılıdır.

Şu halde onda dahi hazmetme kuvveti hâsıldır. Zira ki, çiğnenmiş nesnenin

önceki tad ve kokusu gitmiştir. Sonra çiğnenmiş gıda mideye vardığında,

midenin ağzı kapanıp, tamamen ona hazmolunur. Lakin sadece midenin harareti

ile değildir. Belki ağ taraftan karaciğerin, sol taraftan dalağın ve onda

olan atar ve toplar damarların, harekete kabiliyetli olan iç yağının,

midenin üstünde ve zarının ötesinde yüreğin, bütün bunların hararetleri ile

tamam olup iki üç saatte ilk hazım hasıl olur. Midede keşkek suyu gibi

akıcı cevher olur. Sonra onun kesifi mideden bağırsaklara çıkışa yol bulur.

Latifi mideye bitişik olan damarlar yolundan karaciğere bitişik olan ince

kıllar gibi damarlar ile süzülüp, karaciğere çekilir. Şu halde karaciğer o

latif cevhere kavuşup; sünger gibi emer. Onda da önceki sindirim süresi

kadar zamanda pişer. İkinci hazım da hasıl olur. O pişen kırmızı rengi

boyanıp, onun yüzünde kaymak gibi nesne ve dibinde tortu gibi nesne hâsıl

olur. Eğer ifrat derecede pişerse bir yakıcı nesne hâsıl olur. Eğer az

pişerse hint kavunu gibi bir nesne peyda olur. O kaymak safradır veya siyah

köpüktür. Bu ikisi tabiîdir. Yakıcı olanın latifi itilen safradır, kesifi

itilen siyah köpüktür. Bu ikisi tabiî değildir. Hit kavunu,tabiî balgamdır.

Hepsinden saf ve hasi olanı kandır. Lakin suyu fazladır ki, karaciğerden

ayrılmazdan önce suyu, böbreklere inen damarlarla çekilip, kendilerine gıda

olacak yağ ve kanı alıp, artığı mesaneye süzülüp, dışarı çıkmaya yol bulur.

Kıvam bulmuş halis kan, karaciğer üstünde doğan büyük damara çekilip, ondan

ayrılan atardamarlara akar. Sonra yüreğe ve buradan bütün vücuda yayılır,

uzuvların besini olur.



Beşinci Madde


Karışımların oluş sebeblerini, tabiat ve faydalarını ve hareket

sebeblerini; buharlardan doğan tabiî ruhu bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Tabiî kanın fail

sebebi, mutedil hararettir. Maddî sebebi, gıdaların ve içeceklerin mutedil

olmasıdır. Tam sebebi bedenin beslenmesidir.

Tabii safranın fail sebebi, mutedil hararettir. Maddî sebebi, sıcak, latif,

tatlı ve yağlı gıdadır. Sureta olan sebebi, fazla çiğnenmektir. Tam sebebi,

kan karışımı ve bedenin beslenmesidir. Yakıcı safranın fail sebebi,

karaciğerin aşırı hararetidir.

Tabii siyah köpüğün fail sebebi, mutedil hararettir. Maddî sebebi, rutubeti

az olan çok sıcak ve katı gıdalardır. Sureta olan sebebi, akmayan ve

ayrışmayan gıdalardır. Tam sebebi, kanı kuvvetlendirip, bedenin gıdası

yapmaktır. Yakıcı siyah köpüğün fail sebebi, az hararettir. Maddî sebebi,

az çiğnemektir. Tam sebebi, kan karışımı ve bedenin beslenmesidir.

Şu halde, karışıkların doğuş sebebleri, sıcaklık ve soğukluktur. Zira ki

mutedil hararetten kan; fazla hararetten yakıcı safra ve çok fazla

hararetten yakıcı siyah köpük; soğukta balgam doğmuştur.

Kan ile damarlardan akan karışımların, damarlar içinde dahi iki üç saat

müddetinde üçüncü hazmı vardır. Azaya tevzi edildiğinde; her uzuvda kendi

nasibinin bu müddet içinde de dördüncü hazmı vardır. Damarlar içinde olan

üçüncü hazmın ve azada olan dördüncü hazmın fazlaları geçen bölümde

açıklandığı gibi kulak kiri, göz çapağı, burun kiri olup, sa ve tırnak

suretini bulup; bedenin azalarından ayrışan ter, kir, yara ve cerahat

şeklinde vücuttan atılır.

Sözü edilen karışımların doğuş sebebleri olduğu gibi, hareket sebebleri de

vardır. Zira ki bedenin hareketi ve sıcak eşya, kanı ve safrayı tahrik

eder. Bazı kere siyah köpüğü dahi tahrik eder. Lakin hareketsizlik, balgama

kuvvet verir. Güzel şeyler düşünmek de dört karışımı harekete geçirir.

Nitekim dört karışımın kesafetinden, bir kesif cevher doğar ki, uzuvdur

veya uzvun bir cüzüdür. Bunun gibi karışımın latif buharlarından, bir mizaç

hasebiyle latif bir cevher doğar ki, tabiî ruhtur. Hayvanî ruhu kabul

istidadını bulmuştur. Mizaç üzere önce bu ruh doğup, sonra bütün uzuvlara,

nefsanî kuvvetleri ve başkalarını kabul istidadını veren budur. Şu halde

nefsanî ve hayvanî kuvvetler insan bedeninin uzuvlarında hâsıl olmaz. Ancak

bu tabiî ruh vasıtasıyle olur. Eğer bedenin bir uzvu nefsanî ve hayvanî

kuvvetlerden kesilip, tabiî ruhtan kesilse, o uzuv henüz hayattadır. Zira

ki uyuşmuş veya felç olmuş olan uzuv, his ve hareket kuvvetini yitirmişken

yine hayatiyeti vardır. Eğer ölmüş olsa, kokuşur ve bozuşurdu. Şu halde

felç olmuş uzuvda, onu koruyan bir kuvvet vardır ki, bu tabiî ruhtur.

SuFi
06-03-2009, 08:56
31-BÖLÜM:



ÜÇÜNCÜ BÖLÜM



Azanın fayda, mahiyet ve keyfiyetlerini, isim ve kuvvetlerini, doğuş ve

özelliklerini dört madde ile ayrıntılı olarak açıklar.



Birinci Madde


Azaların mahiyet ve keyfiyetini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Dört esasın

birinci mizacından doğan bedenin karışık cisimleri olduğu gibi, dört

karışımın dahi birinci mizacından doğan beden azalarının cisimleri

olmuştur. Bazı aza tek ve bazısı bileşik suret bulmuştur.

Tek uzuv odur ki, hangi his olunan cüzünü alsan, sayı ve cisimde cüzü

bütününe ortak olur. Kemik, et ve sinir gibi. Bunlara, cüzleri benzeşen

azalar denir.

Bileşik uzuv odur ki, hangi cüzünü alsan, ne sayıda, ne isimde bütününe

ortak olmaya. Yüz, el ve ayak gibi. Zira ki, yüzün bir cüzü, yüz değildir.

Bunlara: Alet uzuvlar derler. Zira ki hareket ve işlerde tamamen nefsin

âletleri olmuşlardır. Cüzleri benzeşen azanın birincisi kemiktir. Sert

yaratılmıştır. Zira ki kemik, bedenin esası, uzuvların hareketinin direği

bulunmuştur. Sonra kıkırdaktır ki, yumuşaktır. Katlanabilir. O, kemikten

daha yumuşak, sair uzuvlardan daha sert kılınmıştır. Bunun yararı; yumuşak

uzuvlara kemiklerin bağlantısı bununla gökçek olmaktadır. Ta ki yumuşak ile

sertin vasıtası olup; vurma ve düşme zamanlarında her uzuvdan, yumuşak olan

uzuv incinmeye. Sonra sinirlerdir ki, dimağdan ve omurilikten bitmişlerdir.

Katlanmakta esnek, gerilmekte sert olan beyaz cisimlerdir. His ve hareket

için olan aza, bütünüyle sinirlerle tamamlanır. Sonra kirişlerdir ki,

adalelerin çevresinde bitmiş, sinirlere benzer cisimlerdir. Hareketli

uzuvlara tam bağlıdır. Kâh adalelerin sıkılması ile kirişler dahi çekilmiş

olup; hareketli uzuvları çeker. Kâh adalenin yayılmasıyla ve kendi yerine

dönmesiyle kirişler rahatlayıp, uzuvları durumu üzere yayarlar. Sonra kemik

başlarındaki iplikçiklerdir ki, kemiklerden bitmiş, sinirlere benzeyen

cisimlerdir. Bunların adalelere uzananlarına, mutlak bağ derler.

Kemiklerin mafsallarını ve sair uzuvları bağlayanlara ökçe bağı derler. Bu

Adı geçen bağların hiçbirin hissi yoktur. Ta ki kendilerine lazım gelen

hareket fazlalığıyla diğer işlerde incinmeyeler. Bunların faydası,

uzuvları birbirine bağlamaktır. Sora atar damarlardır ki,yürekten çıkarlar.

Uzun ve içleri boştur ki; uzunları sinirlere, cevherleri bağlara benzerler.

Bunların öyle açılıp kapanan hareketleri vardır ki, sükûnet ile

ayrılmıştır. Bunlar can damarlarıdır. Faydaları budur ki, bunlar, yürekten

duman buharını saçmakla,ona rahat verip, ruhu bedenin uzuvlarına tevzi için

halk olunmuştur. Sonra toplar damarlardır ki, toplar damarlara benzer

cisimlerdir. Karaciğerden bitmişlerdir. Hepsi de sakindir. Bunlar kan

damarlarıdır. Faydaları budur ki, bunlar karaciğerden kanı, bedene tevzi

için yaratılmıştır. Sonra zarlar (perdeler)dir ki, ince ve hisleri olmayan

latif sinirlerden dokunmuş cisimlerdir. Sair cisimlerin yüzeylerini

örterler. Nice faydaları vardır ki: Biri, bütün uzuvları yapı ve şekilleri

üzere korurlar. Biri dahi kendi lifine bitişik olan sinir ve bağlar

vasıtasıyla uzuvları birbirine bağlarlar. Böbrekleri sulbe bağladıkları

gibi. Bir faydası dahi akciğer, karaciğer, böbrek, dalak benzeri hissî

olmayan uzuvların cevherlerinde, bu zarların kendilerine değen bizzat

hassas olup, lifli olan cisimlerine değeni ârizî olarak hissedici

olmalarıdır. Sonra ettir ki, bedende olan bütün bu azanın aralarındaki

boşlukları doldurur.

Alet olan uzuvlar, bunlardan bileşen uzuvlardır ki, inşaallah bundan sonra

onlar dahi açıklanır.



İkinci Madde


Uzuvların isimlerini ve kuvvetlerini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: bedende olan

azadan her bir uzvun kendi nefsinde tabii bir kuvveti vardır ki, o uzvun

beslenmesi işi, ancak o kuvvetle olur. O kuvvet gıdayı, çeker, tutar ve

ondan fazlayı dışarı atar. Uzuvların hepsinden kuvvetli olan, dimağ ve

karaciğerdir. Zira ki bu ikisi yürekten hayati kuvvet, tabiî hararet ve

ruhu kabul edip, dimağ bütün hislerin başlangıcı olup; karaciğer, bedenin

bütün uzuvlarının besleyicisi olmuştur. Yürekten gayri. Zira ki yürek,

göğsün içinde sol meme altında karaciğer nevinden ve onun renginde fincan

şeklinde şerefli ir uzuv ve latiftir ki, onun aşağı tarafında, alt yüzeyi

ortasında gözbebeği, benzeri siyah bir nokta vardır ki, en latif azadır.

ismi süveydadır. Ruhun kaynağı ve kuvvetlerinin toplamıdır. Hayvanî ruhun

ve insanî nefsin birlikte bulunduğu yer ve Rabbanî ilhamların iniş yeri,

Hüda'nın nazargâhıdır. Bütün uzuvlara hayat, hareket, idrak ve gıda verip,

besleyendir. Bütün kuvvetlerin ve uzuvların hizmetçisi ve uşağıdır. O,

bedenin emîridir. Şu halde bedenin bazı uzuvları reis, bazısı reis hizmetçisi

ve bazısı ne reistir ne de hizmetçi.

Reis uzuvlar, o azadır ki; bedende olan ilk kuvvetlerin başlangıç

yerleridir. Şahsın bekası ve nevin bekası onlara muhtaçtır. Şahsın bekası

hasebiyle olan reis uzuvlar üçtür: Biri yürektir ki, hayat kuvvetinin

başlangıcıdır. Biri dimağdır ki, his ve hareket kuvvetinin başlangıç

yeridir. Biri dahi karaciğerdir ki beslenme kuvvetinin başlangıç yeridir.

Nevin bekası hasebiyle reis ola uzuvlar, yine yukarıda sayılan bu üçüdür.

Nevin bekasına mahsus olan dördüncü uzuv tenasüldür ki, onlar nesli koruyan

meniyi doğurmak için kendilerine muhtaç olunandır. Erkek ve kadın

organlarının tam yapısı olan mizacı ifade ederler.

Hizmetçi olan uzuvların bazısına hazırlayıcılık, bazısına yerine

getiricilik gibi hususi hizmetler vardır. Hazırlayıcılık hizmeti reisin

işinden önce, yerine getiricilik hizmeti reisin işinden sonradır. Yüreğin

hazırlayıcılık hizmetini gören akciğer, yerine getiricilik hizmetini gören

atar damarlar gibi. Dimağın hazırlayıcı hizmetçisi karaciğer ve sair ruh

uzuvları ve gıda uzuvları gibidir. Yerine getirici hizmetçisi sinirler

gibidir. Karaciğerin hazırlayıcı hizmetçisi mide gibidir. Yerine getirici

hizmetçisi toplar damarla gibidir. Tenasül uzuvlarının hazırlayıcı

hizmetçisi, onlardan önce meniyi doğuran aza gibidir. Yerine getirici

hizmetçisi, erkeklerde zekerin deliği ve husyeler arasında olan

damarlardır. Kadınlarda meniyi iten damarlardır. Rahimdir ki, meninin

yararlanışı onda tamam olup, cenin oluşacak yerdir.



Üçüncü Madde


Ceninin azasını oluşumunu bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Cüzleri benzer

olan beden uzuvlarının hepsi, iki meniden oluşur. Et ve yağ buna girmez.

Zira ki bu ikisi, kandan oluşur. Şu halde et ve yağdan başka cüzleri benzer

olan uzuvlar, peynir mayadan bağlandığı gibi, babanın menisinden bağlanır.

Bütün bu uzuvlar peynir sütten oluştuğu gibi ananın menisinden oluşur.

Nitekim mayanın ve sütün her biri, kendilerinden hâsıl olan peynirin bütün

cevherlerinden birer cüzdür. Bunun gibi menin her birisi, rahimde olan

ceninin bütün cevherlerinden birer cüzdür. Bundan sonra hamile kadının

hayız kanı, rahimde oluşan ceninin göbeği yolundan gıdası olup, onunla

büyüyüp gelişir. Pıhtılaşıp, öneki azası arasında olan boş yerleri

doldurup, et ve yağ olur. Kanın fazlası, nifas vaktine kadar kalıp, ondan

analık tabiatı dışarı atar. Doğumda sonra, çocuğun karaciğerinin oluşturduğu

gıda kanı, göbekten aldığı kanın yerine gidip, göbeği kapayıp, o kandan

oluşan et ve yağ, bu kandan oluşmaya başlar.

Et, kanın metininden oluşup, sıcaklık ve kurulukla bağlanır. Yağ, kanın

sulu ve yağlısından oluşup, bağlanır. Onun için sıcaklıkla çözülür. İki

meniden oluşan azanın birisi bedenden ayrılsa, bir daha o uzuv hakiki bir

bitişmeyle yerine gelmez. Bir cüzü eksik olsa, onun karşılığında bir şey

bitmez. Ancak çocukluk çağında, çocuğun dişi biter. Kandan oluşan uzuv,

telef olmasından sonra yine tamam bitip, benzerine bağlanır. Et gibi.



Dördüncü Madde



Beden uzuvlarının faydalarını ve özelliklerini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Hassasve

hareketli olan bütün uzuvların his ve hareketinin başlangıç yeri kâh biry

sinir olur ve kâh farklı olup, her kuvvetin başlangıç yeri bir başka sinir

olur. Zarlara sarılmış ola iç organların zarlarının kaynağı, göğüs ve

karnın iki tarafında bulunan zarların birisindendir.

Göğüste olan zarlar; akciğer, atar ve toplar damarlar gibi azanın

zarlarının kaynağı kaburga kemiğidir. Boşlukta olan aza ve damarların

zarlarının kaynağı karın adalesindendir.

Etten olan bütün aza, ya liflidir, adalede olan et gibi. Veya onda lif

olmaz, karaciğer gibi. Bedenin hareketleri ise ancak lifi ile olur. Gerek

iradî olsun, gerek tabiî olsun: İradî hareket, adale lifiyle olur. Tabiî

hareket, et ve damar gibi. İradî hareketle tabiî hareketten bileşen

hareket: Bu iki hareket uzunluk ve en bulunan bir yapıya mahsus lif olur.

Şu hale çekmek için uzlaşan, itmek için tersi ve tutmak için ikisi arası lif

gereklidir. Azadan aort gibi bir tabakalı olan uzvun üç kısım lifi

birbirine benzerdir. İki tabakalı olan uzvun dış tabakasında lif birbirine

muhaliftir. İç tabakasında lif enlidir. İçinin iç yüzeyinde lif

uzunlamasınadır. Ancak bir tarz üzere yaratılmıştır ki, çekme lifi ile itme

birlikte olmayıp, belki çekme lifi ile tutma lifi birlikte olsunlar. Ancak

bağırsaklarda değil. Zira ki, bağırsakların tutmaya şiddetle ihtiyacı yoktur.

Her zaman çekmeye ve itmeye muhtaçtırlar.

Kendi cevherinden uzak olan cisimleri kuşatan sinirsel azaların bazısı bir

tabakalı, bazısı iki tabakalı bulunmuştur. İki tabakalı yaratılanlarında

nice faydalar vardır. Birinci fayda: İçlerinde olan cisimlerin hareketi

kuvvetiyle yarılmaktan korumaktır. Can damarları gibi. İkinci fayda budur

ki: İçlerinde bulunan saklı cisimler, ayrışma ve çıkmadan iki kat korunmuş

olur. Can damarlarında olan ruh ve kan gibi. Üçüncü fayda budur ki: İtme ve

çekmede, o uzuv kuvvetli harekete muhtaç olduğunda, itme âleti bir

tabakasında, çekme âleti bir tabakasında başka bulunsunlar. mide ve

bağırsaklar gibi. Dördüncü fayda budur ki: O uzvun sinirsel iç tabakasını

korumak için, dış et tabakası hazım için ayrılmış olsun. Zira ki hazmeden,

hazmedenle karşılaşmaksızın kuvvetiyle ulaşır olmak mümkündür.

Bazı uzuvların mizacı kana yakın olup, kan ona gıda olmak için birçok

değişikliklerde tasarruf etmeğe muhtaç olmaz. Et gibi. Onun için ete ulaşan

gıda, bir müddet kalıp sonra et gıdası olmak için onda boşluk ve karıncık

yoktur. gıda, ete düştüğü saatte, ona meyledici olur. Bazı aza, kandan uzak

mizaçlı olup, kan ona değişmekte çok değişime muhtaç olur; kemik gibi.

Onun için gıdası, onda bir müddet kalacak ya bir boşluk vardır; ayak ve

bilek kemiği gibi. Veya ayrı boşluklar vardır; alt çene kemiği gibi. Böyle

olan aza, vaktinde gıdadan ihtiyaç üstü alır ve çeker. Ta ki yavaşlıkla

kendi nefsine dönüştüre. Kuvvetli aza, kendi fazlalıklarını zayıf olan

komşularına iter. Yürek iç organlara, dimağ kulak arkasına, karaciğer bunun

iki yanına ittikleri gibi.

SuFi
06-03-2009, 08:58
33-BÖLÜM:



İKİNCİ BÖLÜM



Omurga kemikleri, boyun kemikleri, kaburgalar, eğe kemikleri ve köprücük

kemiklerinin bileşim keyfiyetini beş madde ile açıklar.



Birinci Madde


Omurga kemiğinin bileşim keyfiyetini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilgileri demişlerdir ki: Omurga kemiği

nice faydalar için yaratılmıştır. Bir faydası budur ki, canlının bekasında

kedisine muhtaç olunan murdar iliği (omurilik) içinde bulundurmuştur. zira

ki bütün uzuvların sinirlerinin çakış yeri dimağ olsaydı, insanın başı

şimdiki görünüşünden fazla büyük olmak gerekirdi. Bedene ağır bir yok olurdu.

sinirler, uzak uzuvlara ulaşmakta, uzun mesafeye muhtaç olup; âfetlere ve

kopuntulara açık olmaktan başka, ağır uzuvları yerlerine çekmekte

kuvvetleri az olurdu. Şu halde yaratıcı Allah Taâlâ, hikmet ve inayetiyle

dimağdan bir cüz olan omuriliği bedenin aşağısına erimiş bir maden gibi

akıtıp, omurgayı ona muhafız etmiştir. Ta ki omurga etrafında sinirlerin

bölümleri tevzi olunmak uygun olup, daha güzel ola. Omurganın bir faydası

budur ki: Önünde konulmuş olan azaların koruyucu kalkanı bulunmuştur. Onun

için boğumlar ve çıkıntıları vardır ki, onlar: Senaşen ismiyle

isimlendirilmişlerdir. Bir faydası dahi budur ki, beden kemiklerinin

yaratılışına esas ve temel bulunmuştur. Nitekim gemi omurgası gibi olduğu

yukarıda bilinmiştir. Onun için omurga kemiği gayet metin ve muhkem

yaratılmıştır. Bir faydası dahi budur ki, insanın ayağa kalkması için ve

hareketine imkan içi müstakil bulunmuştur. Onu için omurga kemiğinin düzeni

omurlarla nazm olunmuştur. Hepsi tek kemik veya büyük kemikler olmayıp, güzel

intizamı, en iyi yaratılış üzere kılınmıştır. Omurlar arasında bulunan

mafsallar e yumuşaktır ki, kıvamı za'f bula ve ne serttir ki katlanmaya

engel ola. Belki böyle ara ara yaratılmıştır. Omurganın omurları bir

kemiktir ki, ortasından omurilik nüfuz edecek delikleri vardır. Bazı

omurların sağ ve solundan deliğin iki tarafından dört çıkıntısı

bilinmiştir. Bazısı yukarıya ait, bazısı aşağıya aittir. Bazı omurların atı

çıkıntısı olup, dördü bir tarafında, ikisi bir tarafında bulunmuştur. Bazı

omurların sekiz çıkıntısı müşahede kılınmıştır. Bu çıkıntıların

faydalarının biri budur ki: Bunlarla afsala nasb ve bitişme ile omurlar

arası muntazam olup; birinin çıkıntılarının başları, birinin oyuklarına

grimiş olup, metanet bulmuştur. Bu omurga omurlarının çıkıntılarındın

gayri, başka çıkıntıları vardır ki, onların faydaları; çarpmadan koruyup,

mukavemetleriyle kalkan olmaktır. Bu çıkıntılar, sert ve geniş kemikler

bulunmuştur ki, omurların uzunlaması üzerine konulmuştur. Bunların

gerisinden yana yerlerine şevk ve senasen denilmiştir. Sağda ve solda

ulunanlarına kanatlar derler. Bunlar, bedenin uzunlamasında olan sinir,

damar ve adaleleri korurlar. Kenarlara yakın olan kanatların bir faydası

dahi budur ki: Kenarların üst tepeleri bunlara çakılmış olup, oyuklarıyla

raptedilmiş olu. Zira ki her kanadın iki çukuru ve her kenarın iki yumru

çıkıntısı vardır. Bu omurların orta deliklerinden başka ince delikleri

vardır ki onlardan sinirler çıkıp, damarlar girer. Bu delikler onun için

omurların iki tarafından yaratılıp, gerisinde bulunmamıştır. Zira ki onda,

giren ve çıkan damarları çarpmadan koruma gerekmez.

Damarlar ve sinirler, eğer omurganın önünde yaratılsaydı, bedenin tabiî

ağırlığıyle ve iradî hareketiyle meyilli olan yerlerde vaki olmakla, zayıf

olup, raptedemezlerdi. Bu, koruma için olan çıkıntıların üzerine sinir ve

rutubet akıcı olup, kaplamış ve örtmüştür ki, teğet olduğu et, incinmesin.

Mafsalların çıkıntılarının da durumu budur. Onar, birbirini takip ile

muhtem tutup, her taraftan raptederler. Lakin önden olan takip gayet

sağlamdır. Geride ola selistir. Zira ki ön tarafa eğilme, arkaya eğilmekten

ziyade gerekir. Şu halde omurganın omurları, takip ve irtibatlarıyle böyle

muhkem olduklarından, tek bir kemik gibi sebat ve sükûn için

yaratılmamıştır. Eğime ve katlanmayı kabul etmeleriyle esnek olduklarından,

birçok kemikler gibi hareket ve esneklik için konulmuştur.



İkinci Madde



Boyun omurlarını bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Boyun omurları

akciğer için, akciğer nice faydalar için yaratılmıştır ki, açıklansa

gerektir. Boyun omurlarının, omurga omurlarının üstündeki, altında olan

omurun üzerinde yüklenmiş olduğundan, her bir omur, kendi taşıyıcısından

küçük ve hafif yaratılmıştır. Ta ki âzanın hareketi hikmeti bir düzen üzere

bulunmuştur. Omurganın en altında ve sonunda olan omur, hepsinden daha

büyük ve daha sert yaratılmıştır. Ana karnında, kemiklerin nizamından önce

bulunmuştur. Kair içinde hepsinden sonra çürüyüp, toprak olur

denilmektedir. Omuriliğin en üstü, yer altındaki su yolu gibi çok ve katı

olduğu için boyun omurlarının delikleri daha geniş kılınmıştır. Zira,

sinir bölümlerinden yukarıya mahsus olan, aşağıya mahsus olandan çoktur. Şu

halde boyun omurları küçük ve delikleri geniş olması, ince cisimlerin

gereği olarak, hepsinden sert ve sağlamdır. Senasenleri küçük, kanatları

büyük ve ikişer başlı yaratılmıştır. Bu omurların harekete ihtiyacı, sebata

ihtiyacından fazla olduğundan, üst mafsalları alt mafsallarından selis ve

yumuşak kılınmıştır. Bu mafsalların şiddet ve sağlamlığa ihtiyacı az

olduğundan boyun altındaki gibi, üst alta bağlı olan mafsal çıkıntıları

büyük ve geniş olmayıp, küçük bulunmuştur.

Boyun omurlarının sayısı yedi olması, uzunluğu mutedil olmak içindir. Bu

omurların birincisinden başka, her birinin onbirer çıkıntısı vardır ki,

birer sinüse, ikişer şube, ikişer kanat ve yukarı tarafa çıkmış olan dörder

çıkıntı ve aşağıya dörder çıkıntılıdır. Sinirlerin çıkış yerinin yuvarlak

deliği, her iki omur arasında, yarım üzere taksim olunmuştur. Fakat ilk

omur ile ikinci omurun nice özellikleri vardır ki, sair omurlarda bulunmaz.

Zira ki, başın sağ ve sola olan hareketi, kendi ile birinci omur arasında

bulunan mafsal ile bağıntılı olmuştur. Başın ön ve arkaya olan hareketi,

kendisi ile ikinci omur arasından bulunan mafsal ile vücut bulmuştur. Ama

ilk mafsal, birinci omurun şahsiyeti üzerinde sabit olmuştur. Bu omurun üt

tarafında iki oyuğu vardır ki, onlara baş kemiğinin iki çıkıntılı tarafı

girmiştir. Vakta ki bu iki çıkıntının birisi oyuğundan yukarı çıkıp, öbürü

oyuğuna tamamiyle gömülse; baş ondan yana meyledip, o tarafa eğilir. Ama

ikinci mafsal, ikinci omurda bulunmuştur. Bu omurun ön tarafında uzun bir

çıkıntı yaratılmıştır ki, birinci omurun omuriliğin önünde olan deliğinden

girip, baş kemiğinde bulunan omuruna ulaşır. Vakta ki, sözü edilen çıkıntı,

o omurun deliğinden geçip, omura girse, baş ön tarafa meyledip eğri olur.

Eğer çıkıntı oyuğundan çıkarsa, baş düz durur. Eğer çıkıntı, deliğinden dahi

çıkarsa baş arka tarafa kaykılır. İkinci omurun gerisinde dahi kısa bir

çıkıntı vardır ki, ancak birinci omurda olan çukuru itçinde hareket

edip,onu geçmez. Ama birinci omurun özelliğidir ki, sensenesi olmaz.

Olmadığının faydası budur ki, ağır olmayıp çevresinde olan sinir ve

adalelere zahmet vermez. Bu çukur baş kemiğinde gömülmüş gibi olduğu için

kanatları dahi yoktur. Zira ki, sinirlerin başlangıç yerine yakın olup,

yerleri dar olduğundan kanatları bulunmaması hikmet-i ilâhidir. Bu omurun

özelliklerindendi ki, sinirle ondan doğarlar. Sair omurlar gibi iki

tarafından ve ortak noktadan doğmazlar. Ancak geri tarafının üstünden iki

delikten hepsi lif gibi ince oldukları halde dışarı çıkarlar. Uzadıkça yavaş

yavaş alınlaşırlar; yerlerine göre kalın olup, metanet bulurlar. İkinci

omurun kısa çıkıntısı, gerisinin üstünde bulunup, onda sinir çıkış yeri

deliği mümkün olmadığından, bunun delikleri sensenesinin yanlarında

kırılmıştır. Bu ikincinin çıkıntıları sağlam bağlarla birinci omura

bağlanmıştır. baş mafsalı, birinci omur ile selis bulunmuştur. İkinci omur

ile sair omurlar mafsallardan daha selis kılınmıştır zira ki, bu iki mafsal

ile olan baş hareketlerine ihtiyaç faza bulunmuştur. Hepsi yaratıcının

san'atı bilinmiştir.



Üçüncü Madde


Göğüs omurlarını bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Omurlar

kemiklerdir ki, kaburga kemiklerine bitişik olup, önemli azaları toplayıcı

ve muhafızdır. Bunlar oniki omurdur ki, onbirinin sensenesi ve kanatları

vardır. Birinin kanadı yoktur. Senseneleri eşit değildir. Zira ki,

bunlardan yürek gibi mühim azaya en yakın olup, bitişik oanı daha büyük ve

daha kuvvetlidir. Göğüs omurlarının kanatları diğerlerinden sert olup,

kaburgalar onlara ulaşmazlar. Göğsün yedi üst omurunun senseneleri büyük ve

kanatları kalın olup metanet bulmuştur. Ta ki, uzuvların demiri olan yüreği

en iyi şekilde koruyalar. Çünkü bu omurların cisimleri, sensene ve

kanatlarına gitmiştir. Şu halde bunların mafsal çıkıntıları, kısa ve geniş

suret bulmuştur. Onuncu omurun üzerinde bulunan omurların üst tarafa doğru

olan mafsal çıkıntılarında setli çukurları vardır. Aşağıya doğru olan

çıkıntıları yumru tarafları, o çukurlara girip, senseneri aşağıya

varmıştır. Onuncu omurun sensenesi kubbe gibidir. Mafsal çıkıntılarının iki

tarafında olan çukurları setsiz bulunmuştur. Zira ki, üstü, altıyla birlikte

setlenmiştir. Onuncunun altındaki çıkıntıları üst tarafına ve çukurları

aşağı tarafına meyilli olup, senseneleri üst tarafına kavisli bilinmiştir.

Onikinci omurun kanatları olmaz: Zira ki, onda kaburga kemiği varken gerek

kalmaz.

Midenin zarları tarafı, bu onikinci omura bitişiktir bu omurun üstü küçük

yapılı olduğundan, kendisinde fazla mafsal çıkıntısı yoktur. Göğüs omurları,

boyun omurlarından büyük olduğu için müşterek delikleri iki omur arasında

eşit bölünmeyip, derece derece yukarıdakinde fazla ve aşağıdakinde az olup,

sinir deliği tamamıyle onuncu omurda bulunmuştur. Göğsün diğer omurları ve

iki uyluk arası olan böğürün bütün umurları, bu delikleri tamamiyle içine

aldığı için onların olmaları ve sinirlerin çıkışı için bu omurların sağ ve

solunda birer delik yaratılmıştır. Göğüsün omurlarının üzerinde sensene ve

geniş kanatları vardır. Mafsal çıkıntılarının aşağıları, koruyucu kanatlara

benzer genişliklerdir.

Böğürün omurları beş kemik olmuştur. Böğür, kuyruk sokumu ile beraber

kasığın tamamına kaide gibi olup, o direk kemiğin taşıyıcısı ve bacak

sinirlerinin çıkış yeri olmuştur. Böğür kemikleri üçtür ki, onlar bütün

omurlardan daha sert, mafsalları daha sıkı ve kanatları daha geniş

bulunmuştur. sinirler için ön ve arka taraflarında delikler vardır ki,

oyluk mafsalları onlara mâni olmaya. Bu böğür kemikleri açıklanan böğür

kemiklerine benzer.

Kuyruk kemiği, üç kıkırdak omurdan meydana gelmiştir. Çıkıntıları yoktur

Küçük olduklarından, boyun omurları gibi sinirleri ortak deliklerden

bitmiştir. Üçüncü omur tarafından bir sinir çıkmıştır. Şu halde bu

açıklamadan anlaşılmıştır ki, omurganın tamamı bir tek nesne gibidir.

Fazlalık ve şekillerse yuvarlaktır. Zira ki çarpma âfetlerini kabul

etmekten en uzak şekiller, yuvarlak şekillerdir. Onun için omurga

omurlarının yukarıdakinin başı aşağıya, aşağıdakinin başı yukarıya

kaykılmış olup, orta omur olan onuncusu yanında hepsi toplanmıştır. Bu

onuncu omur, omurganın uzunluğu hasebiyle senasenin ortası olup, iki

yönden birine bükülmüştür. Ta ki iki taraftan her irinde bulunan dokuz

omur, bu onuncu omurun üzerine toplanmış olup, nizam bulalar. Şu halde

boyun omurları ile omurga omurlarının toplamı, yirmialtı omuru bulmuştur.



Dördüncü Madde



Kaburga kemiklerini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Kaburga

kemikleri, kuşattıkları nefs âdetlerini ve gıda âletlerinin yükseklerini

korumak için yaratılmıştır. Şu halde bunlara ağırlık olmak için ve birine

eren âfet hepsine ermek için gıda ve nefesten göğüs boşluğu dolup, geniş

yere muhtaç olduğundan açılmak kolay olmak için ve teneffüs işlerine tayin

olunan göğüs adalesi çözülmemek için müteaddit kaburga kemikleri olup,

hepsi tek kemik olmamıştır. Bu göğüs kemikleri, baş aza olan yüreği ve onun

ardında bulunan azayı kuşatmışlardır. Zira ki, o azalara ârız olan

âfetlerin tesiri, büyük iş olduğundan, onları tam bir ihtiyat ile korumak

lazımdır. Onun için üstteki yedi kaburga, kedi içlerinde olan nefsanî aza

üzerinde, göğüs yanında birleşip, yüreği her yönden korumakla her yönden

kuşatmışlardır. Ama gıda azasına komşu olan alt kaburgalar, arka taraftan

koruyucu kalkan gibi, karaciğer dalak vesair azayı korumak içindir ki,

birbirine bitişik olmayıp derece derece kısalmıştır. Yukarıdakilerin uçarı

arası yakın ve aşağıdakilerin uzak bulunmuştur. Ta ki, midein yeri geniş

olup, gıda ve nefesten dolduğunda güçlük çekip, incinmiş olmasın.

Üstteki yedi kaburga, göğüs kaburgaları ismiyle isimlendirilmiştir. Bunlar,

her taraftan yedişer kaburgadır ki, iki ortaları büyük ve uzun, etrafı kısa

kılınmıştır. Zira ki bu şekil, her yönden insanın uzuvlarını daha iyi

sarmıştır. Bu kaburgalar, yumruları üzere, önce aşağıya meyledip, ondan

yukarıya dönerek, kemikler, göğüse bitişmiştir ki, sardıkları mekan geniş

bulunsun. Nitekim kaburgaların her birinden iki çıkıntı, omurga omurlarının

her bir kanadında olan iki çukur omura girip, katmerli mafsal hâsıl

olmuştur. Bunun gibi, bu yedi kaburganın göğüs kemikleri ile bulunan

bileşimi, aynen omurga omurlarının omurga ile olan bileşimi gibi suret

bulmuştur.

Geri kalan beş kısa kaburga, arka kemiklerdir. Uçları sivridir. Uçları

kıkırdaklarla korunmuştur ve çarpmalardan uzaktır. Kırılmaktan emin,

yumuşaklıkla sertlik arasında ota bir kıkırdak cisim ile yumuşak uzuvlara

bitişik ve gömülüktür.

Göğüs kemiği, yedi kemikten oluşmuştur. Onun tek kemik olduğu, yine

hafiflik için bilinmiştir. Kendi, yumuşak kıkırdaklarla bağlanmış ve

mafsalları sağlam yaratılmıştır. Ta ki, solunum organlarının genişlemesinde

yumuşaklıkla müsaadeleri bulunsun. Bu kemiklerin sayısı, kendilerine bağı

olan kaburgaları sayısınca yedi bulunmuştur. Göğüs kemiğinin en altına

geniş bir kıkırdak kemik bitişmiştir ki, onun aşağı tarafı yuvarlak gibi

olup, hançere benzemekle, hançer kemiği nâmıyle şöhret bulmuştur. Bu

kemiğin faydaları: Midenin ağzını koruyup, göğüs kemiği ile yumuşak uzuvlar

arasında aracılık edip, sert ile yumuşak arasını birleştirmekte uyuntu

vermektir.



Beşinci Madde


Köprücük kemiğini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Köprücük

kemiği, göğüs kemiğinin iki yanından her birinin üzerine konulmuş bir

kemiktir ki, onun boşluğundan boğazın yanında boş bir açıklık kalmıştır. Ta

ki ondan dimağa yükselen damarlar ve inen sinirler geçip yol bulmuştur. Bu

kemik, boşluğa meyledip, omuz tarafınada bitişmiştir. Omuz, bu kemikle

bağlanmış olup, ikisi birilikte kol kemiğine bağlanmıştır.

Omuz kemiği ince faydalar için vücuda gelmiştir. Bir faydası budur ki: Kol

ile el ondan asılı olup, göğse bitişsin. iki elin, birbirine hareketi kolay

olup, selasetten kalmasın. Bir faydası budur ki: Omuz, kaburga

kemiklerinden uzak olup, iki kolun hareketi geniş kalıp, engel olmasın. Bir

faydası budur ki: Göğse hasredilmiş olan uzuvlara kalkan olup, omurga

omurlarının senasin ve kanatları makamında durup, göğse âfet ermesin. Bu

omuz kemiği, göğüs boşluğundan yana ince, enseden yana kalın olmuştur.

Boşluk tarafı üzerinde bükülmemiş bir boşluk vardır ki, kolun dönen tarafı

ona girmiştir. Bunun içi çıkıntısı vardır ki, birisi arka ve süt tarafına

kalkılmıştır. O, karga burnu nâmını bulmuştur. Onunla omuz, köprücüğe

bağlanmıştır. O çıkıntıdır ki, kolun ucunu üst tarafa eğilmekten engel

olmuştur İkinci çıkıntısı, aşağı ve ön tarafa gelmiştir. Yine kol kemiğinin

çıkmasına engel olmuştur. Şu halde göğüsten yana uzaklaştıkça, geniş olup,

yayılmıştır. Bu çıkıntının dışı üzerinde üçgen gibi bir çıkıntı vardır ki,

onun kaidesi, boşluktan yana, dar açısı göğüste yana gelmiştir. Ta ki

sırtın düz olmasına halel gelmemek için, omurga omurlarının senasini

yerinde koruyucu olmuştur. Bu çıkıntıya bitişik olan kıkırdağın yuvarlak

tarafıyle omuz genişliği son bulmuştur. Bu kıkırdağın bitişmesi de, diğer

kıkırdaklar gibi bilinmiştir.

SuFi
06-03-2009, 08:59
34-BÖLÜM:



ÜÇÜNCÜ BÖLÜM



İki el ve iki ayak kemiklerinin bileşik keyfiyetini, isim ve özelliklerini

yedi madde ile açıklar.



Birinci Madde


iki pazu kemiklerini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Pazu kemiği

yuvarlak şekil üzere suret bulmuştur. Ta ki âfet kabulünden uzak olmuştur.

Üst tarafı yumru olu, omuz çukuruna gevşek bir mafsalla girmiştir. Bu

mafsala gevşekliğinden, çok çıkma ârız olmuştur. Bu gevşeklikte iki fayda

vardır: biri ihtiyaçtır, biri emniyet ve selamettir.

İhtiyaç: Bütün yönlerde selamet harekettir. emniyet ise, sâbittir. Zira ki

pazu, her taraftan yana hareket etmeğe muhtaçtır. Lakin o hareket, onda çok

ve devamlı gelir. Ta ki, bağlarının kopmasından korkula. Belki pazu, çoğu

durumlarda sâkin ve sair mafsalları hareketli bulunmuştur. O mafallar

pazudan ziyade muhkem yaratılmıştır. Pazu mafsalını dört bağ tutmuştur.

Biri, enine perde gibidir ki, o mafsal, sair mafallar gbi kuşatıcı

olmuştur. İkisi sonundan inmiştir. Birinin tarafı geniş olup, pazu tarafını

çevrelemiştir. biri büyük ve sert olup, dördüncü bağ ile kargaburun

çıkıntısından inmiştir. Şekilleri geniş olup, pazuya temas etmiştir. Pazu

kemiği göğüsten yana çukur olup, boşluktan yana yumru kılınmıştır. Ta ki

üzerinde toplanmış ve tertip edilmiş olan adaleler, sinirler ve damarlar

örtülmüş olup, avuçladığı nesne gökçek ve kolay avuçlansın. iki el,

birbirinin üzerine rahat ulaşsın.

Pazunun alt tarafını üzerine iki bitişik çıkıntı bileşmiştir ki, iç

tarafında olan uzun ve inci bulunup, bir nesne ile mafsalı olmayıp, ancak

sinir ve damarları korumak için yaratılmıştır. Dış tarafında olan çıkıntı

ie ve üstte olan çukurda bulunan lokma ile dirsek mafsalı tamam olmuştur.

İkisi arasında bir yeri vardır ki, onun iki tarafında iki oyuk vardır.

Üstteki oyuk önde ve alttaki oyuk arkada vâki olmuştur. Üst oyuğun engeli

yoktur. Düzgündür. Fakat ikinci oyuk, daha büyüktür. Göğüs oyuğuna yakın

olan yeri düz olmayıp, oyuğu dahi yuvarlak bulunmayıp, duvar gibi düz

yaratılmıştır. Ta ki onda, kol çıkıntısı, boşluk tarafından yana hareket

edip, ona ulaştığında dursun. Bu iki oyuğa, iki atabe adı vermişlerdir. Bu

mafsallar, bu yapı üzere düzen tutmuştur.



İkinci Madde


Bilek kemiklerini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bilek,

uzunlamasına iki kemikten oluşmuştur. Onlara: iki bilek kemiği derler.

Bunların başparmağa yakın ola üstteki ince olup, ona, üst bilek kemiği

derler. Küçük parmağa yakın olan alttaki, taşıyıcı olduğundan alt kemik

adını almıştır.

Üst bilek kemiğinin faydası: Onunla bileğin hareketi eğilip, bükülücü

olmaktır. Alt kemiğin faydası: Onunla bilek kavrama ve yayılmadan yana

hareket eder. Bu iki kemiğin her birinin ortası ince ve latif

yaratılmıştır. Ta ki, kalın adaleler onları sıkmasıyle ağırlık veren

kalınlıklarından kurtulmuş olalar. ama etrafı, et ve adaleden arınmış ve

bağlar ile gizlenmiş oldukları için, mafsalların hareketiyle sert

çarpmalara uğradıkları için kalın ve metin kılınmıştır. Üst kemik,

girintili-çıkıntılı olup; faydası, eğik hareketlere kabiliyeti olmak

bilinmiştir. alt kemik, yumma ve açmaya yaradığı için düz yaratılmıştır.

Dirsek mafsalı, adale ile süt ve alt kemi mafsallarındandır. Üst kemiğin

tarafında küçük bir çukur vardır ki, pazunun boşluk tarafında olan çıkıntı

onda raptedilmiştir. O çukurda, bu çıkıntının dönmesiyle eğri hareketler

hâsıl olmuştur. Alt bilek kemiğinin iki çıkıntısı vardır ki, aralarında

(sin) harfine benzer benzer bir yer bulunmuştur. Onun çukurunda olan yüzeyi

yumru kılınmıştır. Ta ki pazunun çukur tarafında olan yere girip, dirsek

mafsalı ondan bileşe. Vakta ki giren yer, çukur yer üzerinde geri ve süt

taraflarına hareket eylese, el yayılır. Kaçan çıkıntıyı haseden çukurdan

duvar eri ayrılsa; eli ziyade yayılmaktan haps ve men edip, adale ile bilek

istikametine yakın olur. Kaçan iki yer birbirinin üzerinde ön ve üst

taraflarına hareket eylese, el yumulup, bileği pazuda ön tarafa teğet

olur. İki çıkıntının aşağı tarafları, tek bir şey gibi toplanmış olup,

onlardan geniş ve ortak bir çukur meydana gelir ki, çoğunlukla alt

çıkıntıda bulunmuştur. Bu çukurdan fazla kalan âfetlerden uzak olmak için

yumru ve kaygan yaratılmıştır. Alt bilek kemiğinin çukuru gerisinde

uzunlamasına bir çıkıntı vardır ki, faydası: Korumak ve kollamaktır.



Üçüncü Madde



El ayasının kemiklerini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: El ayası, bir

çok kemiklerden meydana gelmiştir. Ta ki cüzüne erişen âfet, bütününe

erişmesin. El ayası, eli yumduğunda, o kemiklerle çukurlaşmakta ve büyük

cisimler üzerinde avucun çukur olmasıyle, kayganların tutulması mümkün

olsun. Bu kemiklerin mafsalları birbirine zaptolunmuştur, ta ki dağılmasın.

Avucun aldığı nesnelerde tutuşu zayıf olmasın. Hatta ayanın derisi soyulsa,

bu kemiklerin hepsi bitişik ve tek görünür. Bu bitişme ile bile bu

kemikleri birbirine birçok bağlar, sağlam bağlayıp; bir miktar mutavaat

vermiştir. Ta ki avucun içinde kavramaya yarayan çukurluk meydana gelsin.

Aya kemikleri yedi ve bir de fazla kemik yaratılmıştır. Ama yedi asıl

kemik, iki saf kılınmıştır. Bir safı, bilekten yanadır ki, cisimleri ince

ve sayları üç bulunmuştur. İkinci safın kemikleri, parmak taraklarından yana

bulundukları için geniş olup, sayısı dört bilinmiştir. Şu halde üçü araya

sıkıştırılıp, bileğe yakın olan tarafı ince ve gayet bitişik bulunmuştur.

Öteki safa yakın olan tarafı, geniş ve bitişiklikleri az kılınmıştır.

Sekizinci kemik ise, el ayasının iki safını düzenlemek için değil, belki

ayaya yakın olan siniri korumak içindir. üç kemiğin açlarının

birleşmesinden, onun tek ucu hâsıl olup, iki bilek kemiği uçlarından hâsıl

olan geni çukura girip, ondan mafsal yumulur ve açılır. Alt bilek kemiğinde

açıklanan çıkıntı, aya kemiklerini yakın ola kemiğin çukuruna girip, onunla

mafsal, eğik ve açık olmuştur.

Tarak kemikleri dört olup, dört parmağa mukabil gelmiştir. Bu tarak

kemikleri, ayaya yakın olan tarafta birbirine yakın olmuştur. Ta ki bitişik

gibi olan kemikleri ayaya bitişmesi gökçek olsun. Parmaklar tarafından yana

bir miktarca açık olmuştur. Ta ki kemikler, farklı açıklıklara güzel

bitişsin. İç tarafından çukur olmuştur, ta ki genişlik ve sıkışıklığa

yardımcı olsun. Aya mafsalı ile tarak kemikleri, aya etrafında olan

çukurlara, kıkırdaklara bürünmüş olan tarak kemiklerinden çıkıntılar

girişiyle telif edilmiş yaratılmıştır.



Dördüncü Madde


Parmak kemiklerini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: El parmakları

eşyayı kavramakta yardımcı âletlerdir. Parmakların eti, kemiklerden hâli

yaratılmadı. Gerçi muhtelif hareketleri sülük ve balık hareketleri gibi

mümkün idi. Lakin parmakların işleri, el titremesi gibi zayıf olmayıp,

metin ve kavi olmak için kemiklerle dolu yaratılmıştır. Bu parmaklar, birer

kemikten yaratılmayıp, müteaddit kemiklerle bulunmuştur. Ta ki işleri zor

olmasın. Her parmak üç kemikten yaratılmıştır. Zira ki, üçden ziyade olsa,

ağır eşyayı zaptetmekten âciz kalırdı. Üçten az olsa, parmakların

hareketleri eksik olurdu. Parmak kemiklerinin uçları ince, kaideleri

geniştir. Üsttekiler alttakilerden boy boy büyük yaratılmıştır. Ta ki

yüklenici ve yüklenen arasında münasebet gökçek olsun. Bu kemikler yuvarlak

kılınmıştır. Ta ki âfetlerden korunmuş kalsınlar. Boşluksuz ve iliksiz,

sertlik üzere yaratılmıştır. Ta ki çekme ve kavrama hareketlerinde

metanetleri sağlam ve kuvvetli olsun. Dışları yumru, içleri çukur

bulunmuştur, ta ki tutma ve oğma kolay olsun. Dış tarafları dahi baş parmak

ve küçük parmak gibi parmak olmayan taraflar yumru kılınmıştır; ta ki

sıkışma anında âfetlerden korunmuş olan yuvarlak şekle benzesin. İçlerinde

et az olmuştur. Ta ki onları koruyup ve örtüp, kavrama ile temas olunan

nesnelerin altında eğilici olsun. Dış tarafları etsiz kılınmıştır. Ta ki,

ağır olmayıp, hafiflik bulsun. Parmakların etrafında tırnaklar olmuştur. Ta

ki uçları, etkili silah yerini tutsun. Parmakların uç etleri çoktur. Ta ki

birine yapıştığında iyice tutsun. Orta parmağın mafsalı uzun olup,

ötekilerininki daha kısa olmuştur. Ta ki, kavrama sırasında parmakların

etrafı eşit olup, avucun içinde boş yer kalmayı, muntazam olsu. Kavranan

yuvarlak üzerinde el ayası ve parmaklar çukurlaşıp, her taraftan ona temas

kılsın.

Baş parmaklar, diğer dördünden daha kısa ve kalın yaratılmıştır. Ta ki

hepsine mukavemette muadil kalsın. Eğer baş parmak, kendi yeri gerisinde

konulsaydı, faydası kalmayıp, engelleri peyda olurdu. Zira ki eğer

baş parak, elin içinde olsaydı, el içiyle ola işlerin çoğu yapılamazdı. Eğer

küçük parmak tarafında konulsaydı, iki el, kavradıkları nesnede, birbirine

mukabil ve uygun gelmezdi ve birbirine yardım edebilmezdi. Eğer elin

sırtına olsaydı, ziyade uzak olup, yararı kalmazdı. Başparmak, tarak

kemiğine bağlanmadı. Ta ki kendi ile dört parmak arasında mesafe dar

olmaya. Şu halde, vakta ki, dört parmak bir taraftan, bir nesneyi kuşatıp,

başparmak ta onlara mukavemet eylese; elin, bir büyük nesneyi alıp

kavraması mümkün olur ve bir tarafla başparmak, avucun kavradığı nesnenin

azası benzeridir ki, onu örter. Bütün parmakların asâyişi, rutubetli ve

yapışkan kılınıp, birine giren rutubetli ve yapışkan kıkırdak ve çukurlara

bitişik yaratılmıştır. Ta ki onunla rutubetleri sürekli olup, onlara

hareketlerinden kuruluk gelmesin. Mafsallarını, kuvvetli bağlar sarıp,

kıkırdak örtüleriyle bitişik yaratılmıştır. Ta ki muhkem olsunlar. Ziyade

sağlamlık için mafsallarında bulunan açıklıkları, küçük kemikler ile

doldurulup, metanet verilmiştir. Bunlara: Semsemaniye derler.

Tırnaklar dört fayda için yaratılmıştır. Birinci faydası: Bir nesneyi

bağlayıp düğümlemekte; parmaklara dayanak olmaktır. İkincisi: Onlarla ufak

nesneleri kaldırıp toplamaya kudret bulmaktır. Dördüncüsü: Bazı vakitler,

gerektiğinde, silah gibi onlarla düşmandan intikam almaktır. Tırnakların

etrafı, yuvarlak kılınmıştır. Ta ki çarpma âfetlerinden korunsunlar.

Yumuşak kemiklerden yaratılmıştır. Ta ki sert nesnelerle karşılaşmada

kolaylıkla eğilip, selametle bükülsünler. Mukavemetle yarılıp ve kırılmayıp,

sağlam kalsınlar. Kazınma ve törpülenme taraflarında bulunmuşlardır. Onun

için büyüyüp ve gelişip, uzar kılınmışlardır. Ta ki çarpmalarda mahvoldukça

yine tamam olsunlar. Uzadıkça, kesmekle karar bulsunlar.



Beşinci Madde



Kasık kemiklerini ve kalçayı bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bedende bulunan

kemiklerin biri dahi kasık kemiğidir. O, kuyruk sokumu yanında sağlı ve

sollu iki kemiktendir ki, kasığın ortasında sağlam bir mafalla birbirine

bitişmiştir. Bunlar, adı geçen üstteki kemiklerin yesası gibi bilinmiştir.

Alttaki kemiklerin hepsinin yüklenicisi ve nakledicisi bulunmuştur. Bu iki

kemiğin her biri dört cüze taksim olunmuştur. Boşluktan yana olan

parçalarına hâsıla kemiği ve harkafe kemiği adı verilmiştir. Önden yana

olan parçalarına kasık kemiği denmiştir. Arkadan yana olan parçalarına virek

kemiği denilmiştir. içe ve aşağıya olan parçalarına kalça payı denilmiştir.

Zira ki, bularda, iki kalça kemiklerinin yumru uçları girecek oyuklar

bulunmuştur. Bu iki kemik üzerinde meni âletleri, rahim, makat, mesane gibi

latif azalar konulmuştur.

İki ayağın faydası: iki nesnedir. Biri nizam, üzere ayakta durmaktır ki,

iki ayak ile sabit ve kaimdir. Biri yukarı çıkma, inme ve düz durma

durumlarında intikallerdir. iki kalça ve iki ayak ile bu intikaller

yapılır. Zira ki, eğer ayağa bir âfet erişse, ayakta durma düzeni zor olur.

İntikal kolay ve rahat olur. Eğer kalça ve baldır adalesine bir âfet

erişse, o vakitte ayakta durma kolay olur, intikal zor olur. Ayak

kemiklerinin birincisi iki kalça kemiğidir ki, bedende olan kemiklerin en

büyüğüdür. Zira ki, bu iki kemik, üstlerinde olanı yüklenici ve altlarında

olanı nakledicidir. Bu iki kemiğin üst tarafları kubbe gibi yumru olup,

hakk'u-l vikete olan çukura girmiştir. Bu iki kemik, önden ve boşluktan yana

yumru, geri ve içeriden yana çukur ve kesik kılınmıştır. Ta ki büyük

adleleri, sinirleri, birçok damarı gökçek koruyup; hepsinden düz bir nesne

hâsıl olup, onula oturuş daha güzel olsun. Eğer hakk'u-l virek beraberinde

düz konulsaydı, iki oyluk arası uygunsuz ve geniş olup, yamuk olurdu. Bu

iki kemiğin alt tarafında diz mafsalları için her birinin iki çıkıntısı

vardır. Diz mafsalından önce baldır kemiklerini beyan ederiz, ta ki ondan

diz mafsalı ortaya çıka.



Altıncı Madde



Baldır kemikleri ve iki diz mafsalını bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: bilek gibi

baldır dahi iki kemikten yaratılmıştır. Biri büyük ve uzundur ki, ona büyük

kasba denilmiştir. Biri küçük ve kısadır ki; üst tarafı kalça kemiğine

bitişik olmayıp, ona küçük kasba adı verilmiştir. Kalça gibi baldır

kemiğinin boşluktan yana yumruluğu bulunmuştur. Küçük kasba, alt tarafta

içten yana yumru yaratılmıştır. Ta ki onlarla baldır adaleleri ve sinirleri

muntazam olsun. Hakikatte baldır, o büyük kasbadır ki, kalça kemiğinden

kısa bulunmuştur. Ta ki, hareket için hafif olsun. Bu baldıra bir mutedil

miktar verilmiştir ki; ne üstünü taşımaktan âciz olur; ne hareketten zorluk

bulur. Bununla bile küçük kasba ile dahi ona kuvvet ve sağlamlık

verilmiştir. Küçük kasbanın bu sağlamlığından dahi büyük kasba ie

aralarında olan sinirleri ve damarları örtücü ve koruyucu bulunmuştur.

Mafsal önünde büyük kasbaya iştirakle yumulma ve yayılmaya kuvvet vermek

için yaratılmıştır.

Diz mafsalı: Kalça kemiğinin alt tarafında olan iki çıkıntının baldır

kemiğinin üst tarafında bulunan iki çukura girmek ile hâsıl olmuştur.

Bunlar, birer lif bağı ile bağlanmış olup, iki taraftan iki metin bağ ile

muhkem düğümlenmiştir. İkisinin önleri diz kapağı kemiğinde yerleşmiştir.

Diz kapağı ayrı bir yuvarlak kemiktir ki, ona diz gözü denilmiştir. Bunun

faydası, diz üzerinde oturma anında diz mafsalını ayrılmaktan bu kemik ile

koruyup, emniyet bulmaktır. Bu ağır bedeni taşıyan mafsal, hareketi ile

kuvvet verip, ona direk olmaktır. Ve bu kemiğin yeri bu mafsalın önünde

bulunmuştur. zira ki bu mafsala ani saldırı ve çarpma çoğu zaman ön

taraftan olur, bilinmiştir. ama geri taraftan yana ani çarpma olmayıp, sağ

ve sol tarafa eğilmesi az bulunmuştur. Şu halde ani kalkma ve oturmalarda

diz mafsalına ön taraftan zor zahmet gelmekle ihtiyat kılınmıştır.



Yedinci Madde



Ayak kemiklerini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Ayak, ayakta

sebat için âlet yaratılmıştır. Şekli, ayakucu tarafına uzamış bulunmuştur.

Ta ki üzerine dayanma ve dinelmeye yardımcı olsun. İç taraftan yana beli

ince kılınmıştır. Ta ki ayakta durma durumunda ön tarafı ayaktan yana dönük

olup, yürürken atılacak ayağın dayanmakla, yürüme düzeni uygun olsun.

Dikenli olan yere, ayak bastığında tabanı üzere olup, diken ona şiddetle

batmasın. Yuvarlak nesnelere ayak ayası, kolay ve sağlam basıp, bir tarafa

kayıp gitmesin. Ayağın çok kemikten oluştuğundan nice faydaları

bilinmiştir. Biri budur ki: Ayak, bastığı nesneyi gerektiğinde sağlam basıp

sabit olmaya kadir bulunmuştur. Zira ki ayak, bastığı nesneyi el ayasının

kavradığı gibi kavrar bilinmiştir. Sair faydaları, çok kemikli olan azanın

sayılan faydalarının aynısı bulunmuştur.

Bir ayağın kemikleri yirmialtı adet olmuştur. Biri topuk kemiğidir ki,

onunla bacak mafsalı tamamlanmıştır. Biri ökçe kemiğidir ki, ayakta

durmanın temel direği onunla bulunmuştur. Biri kayık kemiğidir ki, ayağın

ortası onuna yerden kalkıp ön tarafı dahi onunla yere gelir. Ayak bileğinin

dört kemiği vardır ki, onlarla ayak taraklara bağlanır. Biri merdiven

kemiğidir ki, altıgen şeklindedir. O, ayağın dış tarafından yana

konulmuştur. Ta ki, yer üzerinde o tarafın sebatı gökçek bulunsun. Beş

kemik dahi tarak için yaratılmıştır.

insanın ayak topuğu diğer hayvanların topuğundan daha çıkıntılı kılınmıştır.

Ayağın hareketinde faydalı olan kemiklerin en yararlı topuk bulunmuştur.

Nitekim ayağın sebatında faydalı olan kemiklerin en lüzumlusu topuk

bilinmiştir. Topuk, daha önce açıklanan iki baldır kemiğinin yuvarlak

tarafları arasında konulmuştur ki, onu üst tarafından, kafasından, dış

tarafından ve iç tarafından kuşatmıştır. Onun iki tarafı, topuk kemiğindeki

çukura girmiştir. Bu topuk, bacak ile ökçe arasında bir vasıtadır ki,

onunla birbirine gökçek bitişmesi bulunmuştur. O ikisi arasında mafsal,

metin olmuştur. Topuk ortada bulunup önünden kayık kemiğine, mafsal bağı

ile bağlanmıştır. Kayık kemiği, geri tarafından ökçe kemiğine, ön

tarafından bilek kemiğinin üstüne, dış taraftan yana bacak kemiğine

bitişmiştir. ökçe, topuğun altında konulup, kendi sert, arka tarafı

yuvarlak yaratılmıştır. Ta ki, afetlere mukavemet edip, sertlikle isabet

eden nesneleri iyi tarafa atsın. Alt tarafı düz kılınmıştır. Ta ki, düz

basması kolay olup, bastığı nesne üzerinde rahatla karar etsin. Ölçüsü

büyük olmuştur. Ta ki, bedenin yükünü taşımaya kudreti yetsin. Şekli, uzun

üçgen olup, yavaş yavaş incelip, ayağın ortasında dış tarafına ulaştığında

son bulmuştur. Ta ki, ayağın çukuru arkadan ortaya doğru yavaşlıkla gitsin.

Ayak bileği, el bileğine uymaz. Zira ki, ayak bileğinin kemikleri bir saf;

el bileğininkiler iki saf bilinmiştir. Bu bileğin kemik sayısı, ondan az

kılınmıştır. Zira ki, kavrama ve harekete ihtiyaç, elde çok bulunmuştur.

Ayaktan istenen, sebat ve sağlamlık bilinmiştir. Mafsal ve kemiklerin

çokluğu sebat ve sağlamlığa zararlı olduğu gibi, yoklukları dahi sebat ve

sağlamlığa zararlı olduğundan, insan ayağı bu biçimde yaratılmıştır.

Ayak tarağı, beş kemikten bileştirilmiştir. Ta ki, her birine beş parmaktan

biri bitişip, bir safta dizilsinler. Ayağın parmakları, elinkilerden daha

kısadır. Zira ki, ayakta istenen metanet, elde kavramak bulunmuştur. Ama

baş parmak iki büyük boğumdan ve ondan başka parmakların hepsi üçer

boğumdan yaratılmıştır. Ta ki, yürüme hareketi düzenini bulup, yürüyüşünde

âhenk olsun.

Böylece insan bedeni semsemelerle (susam şeklinde kemik) birlikte toplam

üçyüz kemikten oluşmuştur. Bu bileşim üzere bulunan şaşırtıcı terkipler,

akıl sahiplerine ibret olmuştur. Şaşırtıcı şekillerinde benzersiz yaratıcıyı

fikreden ve düşününe akıllılara hayret gelmiştir. Şaşanlar, bu sanat

şaheseri binadan çok ibret alıp, nice izzet ve lezzet bulmuştur. Yaratıcı

ve şekil veren Allah, münezzehtir, deyip hayrette kalmıştır.

SuFi
06-03-2009, 09:04
35-BÖLÜM:



ÜÇÜNCÜ BAHİS



Uzuvların hareketleri keyfiyetini, adalelerin mahiyetini, cüzlerini,

metanet ve özelliklerini üç bölümde ayrıntılı olarak bildirir.



BİRİNCİ BÖLÜM


Adalelerin diziliş keyfiyetini, onlarla baş ve boyunda bulunan hareketleri

yedi madde ile açıklar.



Birinci Madde


Adalelerin dizilişini ve onlarla hâsıl olan hareketleri topluca bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: İnsan bedeninde

mevcut olan dörtyüzyirmi tane irade-i ihtiyarî hareketin tamamı sinirler

vasıtasıyle yürekten dimağa, ondan uzuvlara ulaşan kuvvetle hâsıl olup,

hareketli azanın temeli bulunan sert kemikler ile ince sinirlerin bitişmesi

uyumsuz olduğundan yaratıcı olan Allah, inayeti ile lutfedip, uzuv

kemiklerinden sinire benzer bağlar bitirip; sinirler ile tek bir şey gibi

toplamış ve birleştirmiştir. Bağlar ile sinirlerden bileşen baş, beyin e

omuriliğin hacimleri tahammülünce çıktığı yerde ince bulunup, özellikle

uzuvlara bölünüp ve yayıldığına her bir kemiğin payı, oldukça ince zayıf

olup, asıl çıkış yerinden uzaklaştıkça bozuşumu ortaya çıktığı için

yaratıcı Allah, hikmeti ile tedbir edip, sinirlerle bağlardan bileşen

uzuvları az yaratmakla kalın edip, aralarını et ile doldurup, zar ile perde

çekip, sinir cevherinden olan belkemiğini ortasında korumuştur. Şu halde

bunun hepsi sinirden, liften, etten ve zardan meydana gelmiş bir uzuv

olmuştur ki, ona adale derler. Bu adale toplandığında kısalır. Ondan uzuv

tarafına giden kirişi çeker. O durumda o uzuv buruşup, çekilmiş olur. Yine

bu adale kendi yayılması ile uzadığında, o kiriş gevşer. O vakitte, o uzuv

açılıp, uzar. İradî hareketlerin hepsi bu keyfiyetle hâsıl olup, çeşitli

nevilerle yerine göre suret bulur.



İkinci Madde


Yüz adalelerinin bazılarını ve onlarla hâsıl olan hareketleri bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Yüz adaleleri,

onda olan hareketli uzuvların hareketleri sayısınca bulunmuştur.

Yüzün hareketli uzuvları, alın, göz, göz kapakları, yanaklar, burun uçları,

alt çene ve dudaklardır.

Alnın hareketi, ince, geniş ve örgütlü bir adale iledir. Bu adale, alnın

derisi altında yayılmış olup, ona bir derece karışmıştır ki, alnın

derisinden bir cüz olup, ondan tecridi imkansız bulunmuştur. Alnın derisi

adaleden hareketli olan uzva kiriş bitişmiştir. Bu adalenin toplanması ile

iki kaş kalkıp, gevşemesi ile inip, göz kırpmalarına dahi yardımcı

kılınmıştır.

Gözbebeği ki, gözün içindedir. Onu hareket ettiren altı adaledir. Dördü,

gözün dört tarafındadır ki, her biri göz bebeğini kendi yönüne hareket

ettirmişti. ikisi, gözün gerisinde yani kaykacında korunmuştur. Onlarla göz

bebeğinin daire üzere olan hareketi bulunmuştur. Gözbebeğinin gerisinde

bir adale vardır ki, açıklanacak içi boş sinire dayanak olup, ona kendi

perdeleri ile metânet veriştir. Onu yumrulaşma sırasında gevşemekten men

ile zaptetmiştir Fakat gözün üst kapakları hareketi ile maksat tama olup,

gözün yumulması gerçekleştiğinden alt kapakları hareketine gerek

kalmamıştır. Hakk'ın inayeti ise mümkün oldukça âletlerin azalmasına sarf

olunuştur. Zira ki, âletlerin çokluğunda âfetler çok bulunmuştur. Üst kapak

sakin olup, alt kapağın hareketli olması mümkündü. Lakin Hakîm olan

Allah'ın inayeti, işleri çıkış yerine daha yakın olmakla sinir ona

ulaştığında bükülme ve değişime muhtaç olmadığı bilinir. Üst kapak için

gözün açılması sırasında kalkma hareketi ve kapanması vaktinde inme

hareketi gerekip, kapanma ise aşağı tarafa çeken adalelere muhtaç

olduğundan gözün iki tarafında iki adale yaratılmıştır ki, göz kapağını

aşağıya çeker bulunmuştur. Göz kapağının açılması için ortasına bir adale

inip, kirişinin tarafı kapağının tarafına yayılmıştır ki, o kısılıp

toplandığında gözün açılması hâsıl olur. Onun için bir adale yaratılıp,

doğru inip, kapağın iki perdesi arasında kıkırdak gibi geniş bir cisim

olup, kirpiklerin bittiği yerin atında yayılmıştır. Göz kapağı, göz

bebeğini korumak için ve kirpikler onu tozlardan korumak için

yaratılmıştır. Şu halde bütün beden azaları, nice hikmetler ve faydalar

için yaratılmıştır.



Üçüncü Madde


Yanakların, dudakların ve burun kanatlarının hareketlerine vesile olan

adaleleri bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Yanağın iki

hareketi vardır. Biri, alt çeneye tâbidir. Biri, dudağa ortak olarak, diğer

bir uzvun hareketine tâbi olan kendi hareketidir. Onun için yanak ile o

uzvun müşterek bir adaleleri vardır. O adale her bir tarafta geniş olup, bu

isim ile bilinmiştir. Bu iki hareketin iki adalesinin her biri, dört cüzden

bileşik bulunmuştur. Zira ki her birine dört yerden lif gelmiştir. Bir cüzü

köprücük kemiğinden çıkıp, sonları iki dudağın iki tarafına, alt taraftan

bitişik olup, ağzı yana ve aşağıya çekmiştir. İkinci cüz, iki tarafta,

böğür ve köprücük kemiğinden çıkıp, lifleri yanlara gitmiştir. Sağdan

çıkan, soldan çıkanla kesişip, geçmiştir. Şu halde ağdan gelen lif, dudağın

sol alt tarafına ve soldan gelen lif, onun üst sağ tarafına yetmiştir. Bu

iki lifin toplanmasıyle, ağız daralıp, dudaklar ön tarafa gelir. kesenin

ipliği, kendi ağzını topladığı biçimde olur. Üçüncü cüz, omuzda olan kemik

yanında bitip, o adalenin bitiştiği yerin üstünde bitişmiştir Dudağı iki

tarafa eşit ve imale ile meyilli kalmıştır. Dördüncü cüz, boyundaki

sus*****lardan gelip, iki kulak hizasından geçip, yanak cüzlerine

ulaşmıştır. Çizgi, onunla öyle açık harekete gelmiştir. O harekete dudak

dahi uymuştur.

Dudağın adalelerinin biri, yanak ile müşterek olan adaledir ki,

açıklanmıştır. Dudağa mahsus adaleler dört bulunmuştur. İkisi, elmacık

kemikleri üzerinden galip, dudağın iki tarafına bitişmiştir. iki adale dahi

aşağıdan gelip, dudağa ulaşmıştır. Dudağın hareketinde bu dördü yeterli

olmuştur. Zira ki, bu adalelerin her biri tek başına hareket ettiğinde,

dudağı kendi tarafına hareket ettirir. İkisi iki taraftan beraber hareket

etseler, dudak iki tarafa yayılıp gider. Dördü birlik hareket etseler,

dudağın hareketleri dört tarafa tamam olup, kusuru kalmaz. Bunlardan gayrı

onun hareketi olmaz. Müşterek olan adalelerin etrafı dudağa bir derece

kaynaşmıştır ki, onun cevheri olan etten fark olunmaz.

Burun kanatlarıdır ki, ikisine iki küçük sağla adalenin birleşmesi âdildir.

Küçük olduklarına, çok hareketli olan yanak ve dudağın adalelerini

yerlerinin lüzum ve genişliği yol açmıştır. Sağlam oldukları, onlarda kemik

olmadığındandır. Bu iki adalenin çıkış yeri elmacık kemikleri tarafında

bulunmuştur. Zira ki, elmacıkların lifine karışmış olup, burun kanatlarını

o tarafa hareket ettirir bilinmiştir. Hepsi Allah'ın hikmeti ile

konulmuştur.



Dördüncü Madde


Alt çenenin hareketini, faydalarını ve adalelerini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Üst çene

hareket etmeyi, alt çene hareketli olduğunda nice faydalar vardır. Biri

budur ki, en hafif olanın hareketi uygun ve kolaydır. Biri budur ki,

hareketle zahmet çeken uzuvları kuşatmayanı hareket ettirmek daha doğru ve

daha güzeldir. Biri budur ki, üst çene sakin olduğundan, mafsalı ile

mafsal ucu metin ve sağlamdır.

Hareketli olan alt çenenin üç hareketi vardır ki: Biri ağzı açma

hareketidir. Biri kapama hareketidir. Biri çiğneme ve öğütme hareketidir.

Açma hareketi, çeneyi aşağıya indirir. Kapama hareketi, çeneyi yukarıya

kaldırır, öğütme hareketi, çeneyi iki tarafa meyil ile döndürür. Şu halde

kapama için iki adale yaratılmıştı ki; üst taraftan inip, çeneyi yukarıya

çekerler. İnsan çenesi hafif olup, hayvan gibi kesme ve koparmaya fazla

muhtaç olmadığından bu iki adalenin miktarı küçük yaratılmıştır. Oldukça

yumuşak olan beyin cismi ki, bunların çıkış yerleri kılınmıştır. Beyine

yakın oldukları için bunlar dahi yumuşak bulunmuştur. Zira ki bu adalelerle

dimağ arasında ancak bir kemik yaratılmıştır. Dimağdan çıktıkları yer

yanında bir çift kemik içinde o yaratıcı Allah bunları defnedip, perdeden

geçirmiştir. Ta ki, bu kemik sinirlerin başlangıç yerinden uzaklaşmakla

cevherleri bir miktar sertleşmiş olsun. Bu iki adaleden her birinin birer

büyük kirişi vardır ki,alt enenin kenarını çevirmiştir. Toplandıkça o çeneyi

yukarı kaldırıp, üst çeneye bitiştirirler. Bu iki adaleye iki adale dahi

yardımcı olmuştur ki, onlar ağzın içinden gelip alt çenede boşluğa

inmiştir. Ağzın içinden gelen adalelerden biten kirişlerin metanetleri için

ortalarından çıkmıştır.

Ağzın açılması ve çenenin indirilmesi, adalelerinin lifleri kulağın

arkasında olan ebriye çıkıntılarından inip, toplanıp, tek bir adale

olmuştur. Ondan ziyade sağlamlık için kısa ve halis bir kiriş oyup, çene

kemiğine ağlanacak yerde bitişip, birleştiğinde çeneyi arka tarafa çekip

aşağıya indirici olur. Çünkü bu çenenin tabii ağırlığı inişine yardımcı

kılınmıştır. Şu halde ona iki adale kifayet edip, başka bir yardımcıya

ihtiyacı kalmamıştır.

Çiğneme ve öğütme için iki adale yaratılmıştır ki, her tarafta birer üçgen

adale bulunmuştur. Kaçan açılarının darı olan tarafı elmacık kemiğine

girse, iki kenarı uzayıp; biri alt çeneye iner ve biri çift kemiğe

yükselir. Üçgenlerin tabanları, aralarında düz olarak birleşip, her bi açı,

kendi yerine gider. Ta ki sözü edilen üçgen adalesinin toplanmasından,

muhtelif yönleri meydana gelip, çiğneme ve öğütme onunla hâsıl olsun.



Beşinci Madde


Baş ve boyunun hareketlerini ve adalelerini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Baş için

kendine özgü hareketler vardır Boğazın beş kemiğiyle dahi ortak hareketleri

vardır ki, başın eğilmesine boynun eğilmesi denir. Bu iki tür hareket ki,

özel ve ortaktır. Her biri ya ön tarafa veya arka tarafa doğrudur. Veya sağ

tarafa eğik veya sol tarafa eğiktir. Kâh bu iki tür hareket arasında iltiat

doğar ki, daire şeklini bulur.

Başın aşağı düşmesi ve kendine has olan hareketinin iki adalesi vardır.

Başın iki nahiyesinden gelmiştir. Zira ki lifleriyle yukarıda kulak

gerisinden ve aşağıda böğür kemiğinde çıkıp, tek bir bağlantı gibi olup,

başa çıkmıştır. Şu halde eğer biri hareket eylese, başı, o tarafa eğik ve

düşük eder. İkisi birlikte hareket etseler, baş, itidal üzere ön tarafa

düşmüş olur.

Baş ile boyunu birlikte ön tarafa eğer adaleler bir çiftti ki, yemek borusu

altında konulmuştur. Birinci omura ve ikinci omura ulaşıp, onarla kaynaşmış

bulunmuştur. Şu halde, eğer yemek borusuna yakın olan cüzleri toplandıysa,

baş aşağı düşer. eğer omurlara kaynaşmış olan cüzleri dahi toplandıysa,

boyun da ön tarafa eğik olur.

Başı geri tarafına kaykıltan adaleler dört çifttir ki, açıklanan bir çift

adalenin altında örtülmüştür. Bu çiftlerin bitiş yeri,mafsalın üstünde

bulunmuştur. Bir çift, birinci omurun iki kanadına gelmiştir. Bir çifti,

ikinci omurun sensenesine (susamsı) bitişik olmuştur. Bunun özelliği, başın

eğilmesini, kaykılma sırasında düz edip, tabii haline getirmektir. Dördüncü

çiftin başlangıç yeri, onların üzeri olup, üçüncü çiftin altında dıştan

yana geçip, birinci omurun kanadına gelmiştir. iki önceki çift, başı iki

tarafa meyilsiz geri tarafına döndürürler. Üçüncü çift, başı, düz tutar.

Dördüncü çift, başı, eğik olarak geri tarafa döndürür.

Başı, boyun ile birlik geri tarafına eğer adaleler dört çifttir ki, üç

çifti, dördüncünün altında örtülü olup, o, onları kuşatmıştır. Bu dördüncü

çiftin her biri bir üçgendir ki, tabanı, dimağın bir başka kemiği olmuştur.

Onda olan, boyuna inmiştir. Bunun altında yayılmış olan üç çiftin birisi,

boyun omurlarının iki tarafıyle aşağıya inmiştir. Bir çifti, fazlaca

kanatlara meyl ile gitmiştir. Bir çifti dahi omurların iki tarafıyle,

kanatların arasını bağlamıştır.

Başı, iki tarafa meylettiren adaleler iki çifttir ki, baş mafsalına

bitişmiştir. Bir çiftin yerleri, öndedir ki, onun biri baş ile ikinci

omurun arasını, sağ taraftan; biri sol taraftan birleştirmiştir. İkinci

çiftin yeri, arkadır ki, onun biri, baş ile birinci omurun arasını sağ

taraftan, biri sol taraftan toplamıştır. Şu halde bu dört adalenin, hangisi

toplanıp, kısalırsa, baş, onun tarafına meyleder. Bunların hangi ikisi bir

tarafta beraber toplanıp, kısılırsa, baş onların tarafına dümdüz meyl eder.

Eğer bunların dördü birlikte hareket ederse, baş, yerinde düz olarak sâkin

olur. Bu adale, diğer adalelerden küçüktür. Lakin yerleri yakın ve

düzenleri sair adalelerin altında muntazam olduğundan, büyük adalelerin

görevini görmüşlerdir.



Altıncı Madde


Sesin yeri olan hançerenin kıkırdaklarını, adalelerini ve hareketlerini

bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Hançere,

kıkırdaktan bir uzuvdur ki, ses için âlet yaratılmıştı. Bu hançere üç

kıkırdaktan oluşmuştur. Biri o kıkırdaktır ki, boğazın önünde ve çenenin

altında, hissedilen ve dokunulandır. onun içi çukur, dışı yumru olduğundan,

ona: Kalkan derler. İkinci kıkırdak, onun gerisinde, boğaza yakın konulup,

boğaza raptolunmuştur. Üçüncü kıkırdak, ikinci üzerinde tas gibi kapanmış

olup, ikinciye bitişip, kalkana bitişiksiz kavuşmuştur. Kapanmış kıkırdak

ile bitişik olduğu ikinci arasında çukurlu bir mafsal vardır ki, ikinci

kıkırdağın iki çıkıntısı o iki çukura girip, hançerenin daralma ve

genişlemesinde, birbirinden uzaklaşır ve birbirine ayrı düşerler. ikinci

kıkırdağın, kalkan kıkırdak üzerine kapanma ve kavuşmasıyle ve odan

uzaklaşmasıyle hançerenin kapanması ve açılması bulunur. Hançere önünde

üçgen bir kemik vardır ki, yunanca lam şeklinde olduğundan, ona: Lam kemiği

denilmiştir. Nitekim kemiklerle açıklanmıştır. Bu kemiğin faydası budur ki:

Hançereye dayanak olup, onun latif adaleleri bundan çıkmıştır. Şu halde

kalkan kıkırdağına, ikinci kıkırdağı yapıştırmak için, üçüncü kıkırdağı

ikisine tatbik için ve üçüncüyü ikisinden uzaklaştırmak ile hançereyi açmak

için nice adaleler gerekmiştir.

Hançereyi açan adaleler bir çifttir ki, lam kemiğinden çıkıp, kalkan

kıkırdağının önüne gelip, üzerine yayılıp, bitişmiştir. Vakta ki, büzülme

ile toplanıp, kapanmış kıkırdağı, ön ve üst tarafına çekse, hançere açılma

ile genişler. Bir çift adale, boğazı aşağıya çeken adalelerle müşterektir.

Bunların çıkış yerleri, kalkandan yana olan iç kemik kısmındandır. İki çift

adalesi dahi vardır ki, bir çifti iki adaledir. Onlar kapanmış kıkırdağa

gelip, gerisinden ona bitişmiştir. Vakta ki aynı büzülmeyle toplansa,

kapanmış kıkırdağı yukarı kaldırıp, geri tarafa çekse; kalkandan uzaklaşıp,

hançzere genişler. İkinci çiftin iki adalesi, kapanmış kıkırdağın ii

tarafına gelip, yayılmıştır. Vakta ki büzülseler, kapananı kalkandan yerine

uzatıp, hançerenin yayılmasına yardımcı olur.

Hançereyi daraltan adalelerin bir çifti, lam kemiğinden gelip, kalkan

kıkırdağına bitişir. sonra genişleyip, ikinci kıkırdağa sarılıp, onun

gerisinde iki adalenin iki tarafı bitişik olmuştur. Şu halde vakta ki,

büzülseler, hançere daralır. Dört adalesi dahi kalkan kıkırdağıyle, ikinci

kıkırdağı iki tarafı arasını birleştirmiştir. Şu halde bunlar büzüldükçe,

hançerenin aşağı tarafı daralır.

Hançereyi kuşatan bir çift adaledir ki, kalkan kıkırdağının kökünden çıkıp,

içinden gidi, ikinci kıkırdağın köküne kapanmış olup, üçüncünün etrafına sağ

ve solundan bitişmiştir. Vakta ki, yukarı kalksalar, mafsalı raptedip,

hançereyi öyle kaplarlar ki, nefesi hapsetmekte göğüs adaleleri ve

zarlarına mukavemet ederler. Bu iki adaleler, küçük ve sağlam

yaratılmıştır. Ta ki hançerenin içinde sıkışmasız, kuvvetle onu kaplayıp,

nefesi hasreylesinler. Bu iki adalenin eğimleri az olup, düz olarak

yükselmiştir. Kalkan kıkırdağıyle ikinci kıkırdağın aralarını birleştirmeğe

gitmişlerdir. İki adale de kapanmış olanın altında adı geçen küçük

adalelere yardımcı olmak için konulmuştur. Bunlarda nice sanat bulunmuştur.

Sübhanallah!



Yedinci Madde


Boğazın, lam kemiğini ve boynun adalelerini ve hareketlerini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Boğaz bir

cümledir. Onun iki çift adalesi vardır ki, onu aşağıya çeker. Bir çifti,

hançerede adı geçendir. öteki çifti, böğür kemiğinden bitip, üst tarafa

çıkıp, lam kemiğine ve ondan boğaza bitişip, onu aşağıya çekerler.

Boğazın adaleleri, boğazın içine konulmuş iki et parçasıdır ki, onun iki

adalesi onlar bulunmuştur. Onlar, yutmağa yardımcı olmak için

yaratılmıştır.

Lam kemiğinin hem kendine özgü, hem de öteki adale ile ortak adaleleri

vardır. Ama kendine özgü olan adaleleri, üç çifttir ki, bir çifti, çenenin

iki tarafından gelip, bu kemik üzerinde olan düz çizgiye bitişip, kemiği

çene tarafına çekmiştir. Bir çifti, çene altından çıkıp, dil altından

geçip, bu emiğin üst tarafına yetmiştir. Bu dahi, bu kemiği çene tarafına

çekmiştir. Bir çifti, iki kulak yanında olan çıkıntılardan çıkıp, bu

kemiğin üzerinde bulunan düz çizginin aşağı tarafına bitişip, onu aşağıya

çekmiştir.

Lam kemiğinin ortak olan adaleleri, yakında açıklanacaktır. Ama dili

hareket ettiren dokuz adaledir ki, ikisi çıkıntılardan bitip, geniş olup,

dilin iki tarafında bitişmişlerdir. İkisi lam kemiğinin yukarısından bitip,

uzun olup, dilin ortasına bitişmişlerdir. İkisi, lam kemiğinin aşağı

kaburgasından bitip, uzun ve geniş adaleler arasından dili geçip, onu

hareket ettirir. İkisi dahi dili yayar, bulunmuştur. Onların yerleri, adı

geçenlerin altında olup, lifleri dil atında genişlemesine döşenmiştir. Şu

halde bu iki adale, alt çene kemiğinin tümüne bitişik kılınmıştır. Biri dil

ie lâm kemiği arasını birleştirir ve birbirine çeker bilinmiştir.

Boynu hareket ettiren iki çift adaledir ki, bir çifti sağda ve bir çifti

soldadır. Şu halde herhangisi tek başına büzülüp, toplanırsa boyun onun

tarafına çekilir. ikisi birlik bir taraftan büzülürse, boyun o tarafa eğik

olur. Eğer dördü beraber büzülseler boyun eğilmeksizin yerinde kısa olur.

Eğer dördü birlik durumu üzere kalırlarsa boyu dahi durumu üzere kalır. Şu

halde bir kere düşünülsün ki, insanın sadece baş ve boynunda yaraıcı olan

Allah'ın nice benzersiz sanatları bulunmuştur. (Yaratıcıların en güzeli

olan Allah'ın şanı ne yücedir).

SuFi
06-03-2009, 09:05
36-BÖLÜM:



İKİNCİ BÖLÜM



Göğüs, omuz, el ve parmak adalelerinin keyfiyet ve hareketlerini altı madde

ile açıklar.



Birinci Madde


Göğsü kavrayan ve yayan adaleleri bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilgileri demişlerdir ki: Göğsü hareket

ettiren adalelerin bazısı, ancak yayar kavramaz. Göğsün bu adalelerindendir

ki, nefs uzuvlarıyle gıda uzuvları arasında perde olan açıklanacak adaleler

bunlardandır. Bir çift adale dahi boyun kemiği altında konulmuştur ki, bitiş

yeri omuz başına uzayan adı geçecek cüzden bulunmuştur. Göğsün birinci

kaburgasına sağ ve soldan bitişip, o kaburgayı çekmek içindir. bir çift

adalesinin iki kat ferdinin iki cüzünün üstleri boyuna bitişik olup, onu

hareket ettirmiştir. Aşağıları, göğsü hareket ettirmeğe yetmiştir. Göğsün

beşinci ve altıncı kaburgasına bitişik olan, aşağıda anlatılacak, bir

adaleye karışıp gitmiştir. Bir çift adalesi dahi omuzdan bir çukur yerden

bitmiştir ki, birinci omurdan omuza inen bir çift adaleye yetmiştir. İkisi

bir adale gibi olup, arkadaki kaburgalara gitmiştir. Dördüncü çift

adalesi, boyunun yedinci omurundan ve göğsün birinci ve ikinci omurundan

çıkıp, böğür kaburgalarına bitişik olmuştur ki, göğsü yayan adaleler

bunlardır.

Göğsü kavrayan adalelerin biri tali olarak kavrayıcı perdeden ve bizzat

kavrayan adalelerden bir çift adaledir ki, üst kaburgaların esasları altında

uzayıp, göğsü bağlamış ve toplamıştır. Bir çifti dahi bu kaburgaların

etrafı yanında, çene ile hançere arasında bitişip, karnın düz adalelerine

karışmıştır. İki çift adale dahi bu çifte yardımcı kılınmıştır.

Göğsü hem kavran, hem de yayan adaleler onlardır ki, kaburga aralarını

birleştirmişlerdi. Şu halde her kaburga arasında dört adale vardır ki,

liflerinin bazısı, kaburgaların dışına, bazısı içine varıp

bitişmişlerdir. İki adale boynun omuz tarafına gelip, evvelki kaburgaya sağ

ve soldan bitişmiştir. Onu yukarıya kaldırıp, göğsün ayrılmasına yardımcı

kılınmıştır. Şu halde göğüs adalelerinin hepsi doksana ulaşmıştır.

Omuzu hareket ettire yedi çift adaledir ki, iki çifti başın sonundan gelip,

bir çifti omuzun üstüne, boyun kemiğine varıncaya dek yetmiştir. Baş

nahiyetinde eğim ile omuzu kaldırmıştır. Öbür çifti dahi, omuzun aslına

bitişik olup, onu, baş hizasına kaldırmıştır. Bir çift adale dahi birinci

omurdan gelip, omuz üstüne bitişip, onu boyuna yakın etmek için yetmiştir.

Dördüncü çift, lam kemiğinden bitip, yine omuzun üzerine gidip, onu

kaldırmıştır. İki çift adale, göğüs omurlarında ve boyun omurlarında olan

susamsılardan bitip, omuzu, geriye ve aşağıya hareket ettire gitmiştir.

Yedinci çift, kalandan çıkıp, sadece omuzu aşağıya ve öne çekerler. Omuzu

adale ile beraber yukarı tarafa kaldırırlar. Göğsün yayılmasında dahi

yardım ederler.



İkinci Madde


Omuz mafsalını pazu ile hareket ettiren adaleleri bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Omuz mafsalını

hareket ettiren pazu adaleleridir ki, onların üçü göğüsten gelip, pazuyu

aşağıya çekerler. Bu üç adalenin biri, meme altından çıkıp, pazuya yakın

olan omurun önü yanında pazunun önüne bitişik olup, omuzu aşağı getirmek

ile, pazuyu göğüse yakın eder. Adı geçen üç adalenin biri dahi bağır

kemiklerinden çıkıp, pazunun ucu iç tarafında bitişip, pazuyu

kaldırmasıyla göğüse yakın eder. Üçüncü büyük adale, bağır kemiğinden

çıkıp, pazunun ön aşağısına bitişmiştir. eğer üstteki cüz'ü lifi ile amel

ederse pazuyu kaldırarak, göğüse getirir. Eğer iki cüz'ü ile beraber amel

ederse pazuyu düz olarak göğüse getirir Pazunun iki adalesi koltuk altından

çıkıp, büyük adalenin bitişmesinden ziyade bitişip, bir büyüğü böğür

kemiğinden ve kaburgalar gerisinden gelip, pazuyu bu kaburgalar tarafına

düz olarak çeker. İkinci incesi koltuk altı derisinden ortaya eğik gelip,

meme semtinden üst tarafa çıkan adalenin kirişine bitişip, arka tarafa

eğilip, batmıştır. Evvelki adaleye yardımcı olmuştur. Bu pazunun beş

adalesi dahi vardır ki, hepsi omuz kemiğinden çıkmıştır. Bunların biri,

omuzun üst kaburgası ile diyaframı doldurup, ucu pazu tarafından dış

tarafın üst cüz'üne geçip gitmiştir. Bunların ikisinin çıkış yereri omuzun

üst eğesi olmuştur. Biri büyüktür ki, lifii alttaki cüz perdelerine

gönderip, diyafram ile alt eğenin arasını doldurmuştur. Pazunun ucuna dış

taraf sonunda bitişip, pazuyu dıştan yana meyil ile uzaklaştırmıştır.

İkincisi, birincisine bitişik olup, bununla bunun görevini yerine

getire gelmiştir. Lakin ikinci adale, omuz üstüne bağlı olup, pazunun dışına

bitişip, onu dıştan yana eğik kılmıştır. Dördüncü adale omuz kemiğinin çukur

yerini doldurup, kirişi pazunun ucunun iç tarafından giren adalenin

cüz'lerine bitişip, pazuyu geriden yana kaykıltmıştır. Beşinci adalenin

bitiş yeri omuzun alt eğesinin aşağı tarafındandır. Kirişi koltuk altının

üstünden yükselip, küçük adalenin birleşimi üstünde pazuda bitişik

olmuştur. Bu adalenin işi, pazunun üt ucunu yukarı tarafa çekmektir.

Pazunun iki başlı bir adalesi dahi vardır ki, onun işi boyunun altından ve

boyundan gelip, pazuyu kuşatmaktır. Bunun bir başı pazuya girmiştir. Öteki

ucu pazunun dışından omuz altından hasıldır. Bir miktar dolaşık şekilde

dışa eğimlidir. Şu halde eğer iki cüz'ü ile amel ederse, pazuyu düz olarak

kaldırır. Pazunun iki küçük adalesi dahi vardır ki, biri meme üstünden

gelir. Biri omuz mafsalında gömülmüştür.



Üçüncü Madde


Kolun adalelerini ve hareketlerini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Kolu hareket

ettiren adalelerin bazısı yayar, bazısı kavrar. Bunlar pazu üzerinde

konulmuştur. Bunların bazısı pazunun yüzü üzerine kapanır. Bazısı yayar ve

gevşektir. Bu adaleler pazu üzerinde değildir. Lakin yayanlar, bir çift

adaledir ki, ikisinden biri içeride meyl ile kolu açar. Zira ki bu, pazunun

önü altında ve omuzun alt eğesinden çıkıp, dirseğe iç cüzleri yanında

bitişmiştir. ikincisi dışarıya meyleder. Kolu yayar. Zira ki bu adalenin

kafasından gelip, dirsekten çıkan cüzlere bitişir. Bu iki adale, işte

toplandığında, kolu düz olarak yayarlar.

Kavrayanlar, bir çift adaledir ki,ikisinden büyüğü kolu, içe meyl ile

kavrar. Zira ki bu, omuzun alt çıkıntısından karga burnun tepesinden çıkıp,

pazunun içine meyledip, dirseğin ön üst kirişine bitişir ikincisi kol

dışına meyledip, kavrar. Zira ki bunun çıkış yeri pazunun dış gerisindendir.

Bu bir adaledir ki, iki et başı vardır. Biri pazunun arkasından, biri

önünden geçip, dışarıya meyl ile kavrayan, alt dirseğin alt önüne ve içine

meyl ile kavrayanı üstüne bitişmiştir. Ta ki, sağla çekeler. Bu iki adale,

bu iki işte birleştiğinde kolu düz olarak toplarlar. Bu iki yayıcı adalenin

içinde bir adale vardır ki, pazu kemiğini kuşatıp kavrar. Kolu yüzü üzere

kapayan adaleler, bir çifttir ki, dışarıda konulmuştur. Bu iki adalenin

birisi pazu başının iç tarafının üstünden çıkıp, dirseğin üstüne bitişip,

bilek mafsalı olmuştur. İkincisi, ondan küçük, lifi geniş, uçları sinirli

olup, dirseğin altından doğup, bilek mafsalı yanında bilek kemiği üstüne

bitişmiştir.

Kolu, dışı üzere yayan adaleler, bir çifttir ki, ikisinden biri iki bileğin

dışında konulmuştur. Bilek üstüne kirişsiz bitişmiştir. ikincisinin çıkış

yeri, pazunun dış ucundan yana, üstteki cüzünden uzayan ince kemikten olup,

koldan geçerek, nüfuz etmiştir. Ta bilek mafsalına yakın oluncaya değin

gitmiştir. Böylece bileğin üst tarafından iç cüzüne gelip, kiriş

perdeleriyle bu adaleye bitişmiştir.



Dördüncü Madde


Bilek adalelerini ve hareketlerini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bilek mafsalını

hareket ettire adalelerin bazısı yayıcı, bazısı kavrayıcı; bazısı dışı

üzere yaycı, bazısı yüzü üzere kapanmıştır.

Bileği yayan adalelerin bazısı birbirine bitişik olup, birbirinin alt

ortasından çıkıp, kirişi başparmağa bitişik olup, onunla işaret parmağından

uzaklaşır. Biri dahi üst bilek kemiğinden çıkıp, kirişi bilek kemiğinden

başparmağın hizasıa konulan evvelki kemiğe bitişmiştir. Bu ikisi bile

hareket ettiğinde bileği biraz açarlar. Eğer sadece ikinci adale hareket

eylese, bileği sırtı üzere eğer. eğer yalnız pazu hareket eylese, hem

bileği düşürür ve hem başarmağı, işaret parmağından uzaklaştırır. Bir

adale, pazunun uç altlarından çıkıp, bilek üstünün dış tarafından yana

konulup, iki başlı bir kirişini gönderip; bir başı, işaret parmağıyle ön

ortasında konan tarağın ortasına bitişik olup, öbür başı bilek yanında

bileğin üstü üzerine dayanıp, bileği yaymıştır.

Bileği kavrayan adalelerin bir çifti, kolun dış tarafı üzerindedir ki, onun

bir adalesi pazu ucu tepesinden bitip, serçe parmağın önünde olan tarağa

bitişmiştir. Üst adalesi, onun üstünden çıkıp, yine sözü edilen tarağa

bitişmiştir. Onunla bi adalesi, pazunun alt cüzlerinden çıkıp; açıklanan

iki adalenin yerleri arasına girmiştir. Bunun iki ucu vardır ki, birine

haç gibi girmiş olup, işaret parmağıyle ortası arasında olan yere

bitişmiştir. Bu ikisi birlikte hareket ettiğinde, bileği kavrarlar. Şu

halde açıklanan kavrayıcı ve yayıcı adaleler bizzat bileği eğri ve bombeli

dahi ederler. Eğer küçük parmağın önünde bulunan tarağa itişen adale yalnız

hareket ederse, avucu bir miktar sırtı üzere döndürür. Eğer başparmağın

açıklanacak adalesi, bu adaleye yardım ederse, avucu tamam döndürür. Eğer

başparmak önünde bileğe bitişik olan adale tek ve hareketli olsa, avucu bir

miktar yüzü üzere katlar. Eğer küçük parmağın açıklanacak adalesi buna

yardımcı olsa, avucu tamamen katlamış, kapamış olur.



Beşinci Madde


Parmakların adalelerini ve hareketlerini bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Elin

parmaklarını hareket ettiren adalelerin bazısı, aya kemiklerinde hâsıldır.

Bazısı bilek kemiklerine bitişiktir. Eğer hepsi ayada olsalardı, etin

çoğalmasıyle aya büyük olup, hafiflik olmazdı. Onda bu letafet kalmazdı.

Çünkü bilek adaleleri parmaklardan uzak olmuştur. Şu halde onun için

kirişleri yuvarlak, metin ve uzun olup, her taraftan gelen perdelerle

sağlamlık bulmuştur. Hareketli azaya bitişmeleri için, lifleri geniş ve

kuşatıcı kılınmıştır. Parmakları açıp, aşağıya hareket ettiren adalelerin

hepsi bilek kemiği üzerinde konulmuştur. Şu halde parmakları aşağıya

hareket ettirmekle açan adalelerin biri bileğin sırtının üzerinde

konulmuştur. Şu halde pamakları aşağıya hareket ettirmekle açan adalelerin

biri bileğin sırtının üzerinde konulmuştur ki, pazunun alt ucunun dış

cüzünden çıkıp, kirişlerden dört parmağa gönderip, onları aşağıya hareket

ettirmekle açmış ve yaymıştır. Bu açan adalelerin üçü dahi bir tarafta, biri

irine bitişik olup, biri pazunun uç ve dışının iki çıkıntısı arasında orta

cüzünden çıkıp, küçük parmakla yanındakine iki kiriş göndermiştir. Bu

bitişik o an adalelerin ikincisi pazu kemiğinin iki çıkıntısı altından ve

alt çıkıntı tarafından çıkmış, ortası ile küçük parmağa iki kiriş

göndermiştir. Üçüncüsü üst bileğin üstünden çıkıp, başparmağa bir kiriş

göndermiştir. Bu adale yanında bir adale dahi vardır ki, bilek adalelerinde

açıklanmıştır. Onun çıkış yeri, bileğin alt ortasıdır ki, onun kirişi

küçük parmaktan başparmağı uzak etmiştir.

Parmakları açan ve kapayan adalelerin bazısı, bilek kemiği üzerinde,

bazısı avuç içinde konulmuştur. Ama bilek üzerinde olanlar, üç adaledir ki,

kolun ortasında biri birini üzerinde tertip üzere konulmuştur. En

değerlileri aşağıda gömülü olup, bileğin alt kemiğine bitişik ola adale

bulunmuştur. Bunun işi, önemli olduğundan yeri dahi korunmuştur. Bu alt

adale, pazunun dış ucunun ortasından çıkıp, ondan kirişi geniş olup, beş

kirişe ayrıldıkta; her bir parmağa girip, dört parmağın evvelki, ikinci ve

üçüncü mafsallarını kavramıştır. Başparmağın kirişi, ikinci ve üçüncü

mafsalını kavramıştır. İkinci adale, bunun üstünde, bundan küçük olup, pazu

kemiğinin ucu içinden çıkıp, bilek altına bitişmesi azdır. Bileğin üt

yüzeyi ki, iç ve dış tarafa müşterektir, onun üzerinden geçip, baş parmak

tarafına ulaştıkta; içeriye meyledip, kirişlerini dört parmağın

mafsallarına gönderiştir. Ta ki onları kavrasınlar. Ama üçüncü adale,

kavramak için değildir. Lakin kirişiyle avuç içine girip, aya içinde

genişlemiş ve yayılmıştır. Ta ki el ayasına dokunma ve his duygusu bahsedip,

ki bitmesinden ani olup alma ve yakalamada kuvvet ve metanet vere.



Altıncı Madde



El ayasındaki adaleleri ve faydalarını bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdi ki: Kol

adalelerinden başparmağı kavramak için bir tek adaleye ihtiyaç olup, dört

parmak, ikişer adale ile kavranmış olmalarında hikmet budur ki, dördünün en

önemli işleri, kavramaktır. Başparmağın ise en lüzumlu işleri, açılmak ve

işaret parmağından uzaklaşmaktır.

El ayasının kendinde olan adaleler, onsekiz bulunmuştur ki, biri birinin

üzerinde iki saf kılınıp, tertip ile düzen olmuştur. Birinci saf,

el ayasının iç aşağısında ve bu saf, el ayasının dış üstünde kılnmıştır. Ama

aşağı safta muntazam olan yedi adaledir ki, biri, parmakları üst tarafa

çekip, meğilli edenlerdir. Başparmağın adalesi bilek kemiklerinin

evvelinden çıkıcıdır. Altıncı adalesi, kısa ve geniş bulunup, lifi kıvrımlı

kılınmıştır ki, ucu ve ortası hizasında tarak kemiğine bağlanmıştır.

Kirişi, başparmağa bitişik olup, onu aşağıya göndermiştir. Yedini adalesi,

küçük parmak yanında olan tarağın kemiğinden çıkıp, küçük parmağı aşağı

indirmişti. Bu yedi adaleden hiçbiri parmakları kavramak için değildir.

Belki beşi yukarı kaldırmak ve ikisi indirmek içindir. Ama üst safta

muntazam olan onbir adaledir ki, sekizinden her ikisi, dört parmak

mafsallarından evvelki mafsallarına, biri birinin üzerinde bitişiktirler. Ta

ki evvelki mafsalları sağlam kavrayalar. Ama üçü başparmak ile küçük

parmağa üçer adale indirici tayin olunup, geri kalan üçünün her birine

ikişer adale indirici verilmiştir. Her parmağın kavrayıcısı dört,

kaldırıcısı birer adale yaratılmıştır.

SuFi
06-03-2009, 09:06
37-BÖLÜM:



ÜÇÜNCÜ BÖLÜM



Karın ve bel adalelerini, tenasül uzuvlarının, ayak ve ayak parmaklarının

adaleleri keyfiyetini; bunların hareketlerini ve faydalarını yedi madde ile

açıklar.



Birinci Madde


Bel adalelerini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki anatomi bilginleri demişlerdir ki: Beli hareket

ettiren adalelerin bazısı, onu, ön tarafa ve bazısı arka tarafa eğer ve

büker. Belin diğer hareketleri dahi bu iki hareketten hâsıl olur.

Beli, ön tarafa eğen adaleler iki çifttir. Bir çifti üst tarafta

konulmuştur. O, boynun ucunun hareket ettiren adalelerden bilinmiştir. Bu

çift, yemek borusunun iki tarafından geçip, alt tarafı, göğsün üstteki

omurlarından beş omura bitişip, üst tarafı boyun ve başa gelmiştir. Bunun

ikisi dahi göğsün onuncu ve onbirinci omurlarından çıkıp, aşağıya inip,

beli ön tarafa ziyadece eğik eder. Beli arka tarafa eğik ve bükük eden iki

adaledir ki, onlara, belin iki adalesi derler. Her biri yirmiüç adaleden

meydana gelmiştir. Zira ki bu iki adalenin her birine, birinci omurdan

gayri, er bir omurdan birer adale gelmiştir. Şu halde bu adalelerin hepsi,

itidal üzere uzasalar, beli düz olarak tutarlar. Eğer ifrat ile uzasalar,

beli arka tarafına eğik ve bükük ederler. Eğer sadece bir tarafta olan

adaleler hareket edip, uzasalar, bel o zamanda öbür tarafa eğiklik ve

bükülür. Bu ad geçen adaleler, belin diğer normal hareketlerine kafî

gelmişlerdir. Zira ki belin her semtine eğilip, bükülmesinde, ön ve arka

hareketlerine uyumu bulunmuştur.



İkinci Madde


Karın adalelerini bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Karın adaleleri

sekiz adaledir ki, nice faydaları müşterektir. Bir faydası mesanede bulunan

fazla idrarı ve rahimde bulunan cenini tutma ve korumaya yardım etmektir.

Bi faydası dahi diyaframa destek olup, kuvvet verip yel ve kabızla dolu

oldukta, yardımcı olmaktır. Bir faydası dahi mideyi ve bağırsakları

sıcaklıkları ile ısıtmaktır. Şu halde o sekiz adaleden bir çift düz adale

hançere kıkırdağı yanından düz olarak inip, lifi kasığa varıncaya

dek uzunlamasına uzamış olup, etrafını kasık üzerine yaymıştır. Bu çiftin

cevheri, başlangıcından sonuna dek ettendir. iki adale dahi, karın

üzerinde uzanmış olan perdenin üzerinden çıkıp, o uzamış iki adale ile

enlemesine dik açılar üzere kesişip, aşağıya gitmiştir. İki çift adalesi

dahi bu adalelerin kıvrımı üzere dik olup, her biri bir tarafta, sağ ve

solda bulunmuştur. Her çifti iki adaledir ki eğeden kasığa dek, koltuk

altından hançere kıkırdağını dek çapraz olarak kesişip, iki adalenin iki

tarafı sağ ve soldan kasık yanında kavuşup; öbür ikisinin iki tarafı dahi

hançere yanında kavuşmuştur. Bu ikisi her taraftan iki geniş adalenin et

cüzleri üzerine konulmuştur. Bu iki çift adalenin dahi cevherleri, ta düz

adaleye perde gibi geniş kirişlerle temas edinceye dek ettendir. Bu iki

çift, geniş adale üzerine konulan iki uzun adale üzerine konulmuştur. Bu

dahi Allah'ın sanatı bilinmiştir.



Üçüncü Madde


Tenasül adalelerini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Erkekler içi

iki husye adaleleri dört bulunmuştur. Onları korumak ve kaldırmak için

yaratılmıştır. Ta ki husyler aşağı sarkmayı, gevşeklikle aşağı inmeyip,

çarpmalardan yumurtalar korunmuş olsun. Şu halde onun her biri için bir çift

adale tayin olunmuştur. O yumurtalar sert olup, tabiatleri sıcak bulunduğu

için, dumanından erkeklerin yüzünde sakal bitmiştir. Zira ki, yumurtası

olmayanın veya sıcak olmayanın sakalı olmaz. Yumurtalar koparılsa, sakalı

varsa dökülür, kalmaz. Ama kadınlar için onlara bir çift adale yeter. Zira

ki onların iki husyesi, erkeklerinki gibi dışarıda asılı değildir, içerde

yapışıktır. Şu halde her bir husye için bir adale tayin olunmuştur. Ama

rahimin ağzı üzerinde ir adale vardır ki, onun lifi oldukça geniş olup

rahmi ve ağzını tümde kuşatmıştır. Bu adalenin bir faydası, hayza dek

rahmin ağzını sağlam kavrayıp, rahim kanını onda hapsetmektir. Hayz zamanı

olduğunda gevşemektir. Ta ki toplanmış kandan rahim boşalsın ve

temizlensin. Bir faydası dahi cima anında gevşemektir. Ta ki rahmin ağzı

açılıp, nutfeyi çekip, içine alsın. Sonra rahmin ağzını yine sağlam

bağlayıp, cenini korumaktır. Ta ki doğum zamanı gelsin. Bundan sonra

oldukça gevşek ve yaygın olmaktır. Ta ki doğum mümkün olsun.

Mesane ağzı üzerinde bir adale vardır ki, onun dahi lifi enli olup, mesaneyi

ve ağzını kuşatmıştır. Bu adalenin faydası, idrar vaktine dek idrarı

hapsetmektir. Kaçan idrar dökmek istense, bu adale gevşeyip, karın

adaleleri dahi mesaneyi sıkıp, itme kuvvetinin yardımıyle idrar ondan çıkar,

akar.

Zekeri hareket ettiren adale iki çifttir ki, bir çifti kasık kemiğinden

bitip, zekerin iki yanından geçmiştir. Vakta ki bunlar gevşek olurlar,

idrar yolu açılıp, genişlik bulur. O zaman ondan idrar ve meni kolaylıkla

akar. Bir çifti yine kasık kemiğinden bitip, zekerin kökünde kıvrımlarla

bitişmiştir. Şu hale bunun ikisi beraber uzasa, âlet düz olarak yayılır.

Eğer yürekten şehvet rüzgârı gelip, zekerde olan damarlara dolduysa, âlet

kıvama gelir. Eğer şiddetle dolduysa, âlet büyük ve sert olup, kasık

tarafına eğik olur. Eğer bu uzama adı edilen çift adalenin birine ârız

olduysa, âlet öbür tarafa meyl ile yayılır.

Makat adaleleri dörttür ki, biri onun çıkışı etrafını tutmuştur. etine

gayet karışması gereklidir. Bu adale, kesenin ipi gibi makatın etrafına

toplama ve büzme ile kapamış ve düğümlemiştir. Menfezde kalan fazlalığı

sıkma ve indirme ile atmıştır. Onda bir adale daha konulmuştur ki, sözü

edilen adalenin üzerinde yani makatın içinde olup, bacak tarafında zekerin

köküne bitişip; kadınlarda fercin etrafını kuşatmıştır. Bu iki adalenin

üzerinde bir çift adale vardır ki, makatın etini kaldırıp, içeriye çekmek

içindir. Bunun gevşemesi ile makat dışarıya çıkar bulunmuştur. Bu

adalelerin hepsi şekil verici ve hakîm olan Allah'ın icadı bilinmiştir.



Dördüncü Madde


Oyluk adalelerini ve hareketlerini bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki: Anatomi bilginleri demişlerdir ki: Oyluğu hareket

ettiren adalelerin büyüğü onun mafsalını yayan ve açan adalelerdir. Sonra

onu kapayan adalelerdir. Zira ki, işlerin en önemlisi oyluğun yayılması ve

kavranmasıdır. Yayılma ile ayağa kalkma hasıl olduğundan yayılma kavramadan

daha önemlidir. Bundan sonra oylukları birbirine yaklaştıran büyük

adalelerdir. Sonra oyluğu arka tarafına eğik eden adaleler büyüktür.

Oyluk mafsalını yayan adalelerin en büyüğü, bedende olan adalelerin

hepsinden daha büyüktür. Bu bir adaledir ki, kuyruk sokumu kemiği ve kasık

kemiğini kuşatıp, oyluğun arka ve iç taraflarına bitişik olup, diz kapağına

dek ulaşmıştır. Bunun liflerinin başlangıç yerleri muhtelif olduğundan

türlü işleri dahi muhtelif olmuştur. zira ki, bazı lifinin başlangıcı kasık

kemiğinin altından olup, oyluğu iç tarafa meylettirerek, yaymıştır. Bazı

lifinin bitiş yeri bunun bir miktar üstünden olup, oyluğu ancak üst tarafa

kaldırmıştır. Bazı lifinin bitiş yeri bunun az üstünden olup, oylu iç

tarafa imale ile kaldırmıştır Bazı lifinin bitiş yeri kuyruk sokumu

kemiğinden olup, oyluğu düz olarak yayar. Bir adalesi, kuyruk sokumu

mafsalını önünden yana kuşatıp, oyluğu yine düz olarak yaymıştır. Bir

adalesi kuyruk sokumu mafsalını arkadan yana kuşatmıştır ki, üç enli

kirişi ve iki ucu vardır Bu üç kirişin bitiş yerleri leğen kemiğinden,oyluk

kemiğinden ve kuyruk sokumundandır ki, o makat yanında olan büyüktür. Bu

üç kirişten ikisi ettendir, birisi zardandır. İki ucu oyluğun tepesinden

öbür cüz'üne bitişiktir. Şu halde bu adale eğer, bir tarafı ile çekerse,

oyluğu kendine meyl ile yayar. Eğer iki tarafı ile çekerse, oyluğu düz

olarak yayar. Bir adalenin bitiş yeri leğen kemiğinin bütün yüzeyinden

olup, büyük çıkıntının üst semtine bitişip, bir miktar ön tarafta uzadıkça;

oyluğu içe doğru eğerek yayar. Bunun benzerleri adaleler önce küçük

çıkıntının altına bitişip, ondan inip, evvelki adalenin işini görürler. Bu

adalenin farkı budur ki, bunun yayılması az ve eğilmesi çoktur. Çıkış yeri

leğen kemiğinin dış altındadır. Bir adalesi dahi oyluk kemiğinin altından

arka tarafına eğik bitip, oyluğu o tarafa az bir meyil ile ve iç tarafa çok

meyil ile yayar.

Oyluk mahsalını kavrayan adalenin biri, oyluğu iç tarafına az meyil ile

kavrar Bu bir düz adaledir ki, leğen kemiğinden bitip, ondan inip, iki

kirişinin biri metin kemiğinin sonuna, biri küçük çıkıntıya bitişmiştir.

Bir adalesi kasık kemiğinden bitip, küçük çıkıntının alına bitişmiştir. Bir

adalesi dahi, bu ikinci adalenin tarafına kıvrım üzere uzayıp, büyük

çıkıntıdan yir cüz gibi olmuştur. Dördüncü adalesi leğen kemiğinden dikilen

dik nesneden çıkıp, oyluğu kavrayarak baldırı dahi çekmiştir.

Oyluğu iç tarafa eğen adalelerin bazısı yayma ve kavrama bahsinde

açıklanmıştır. Bu tür hareket ettirmenin bir hususi adalesi vardır ki,

kasık kemiğinden bitip, oldukça yuvarlak olup, dize ulaşmıştır. Oyluğu dış

tarafa eğen iki özel adaledir ki, bitiş yerleri enli kemiktendir Oyluğu

arka tarafa eğen yine iki adaledir ki, biri kasık kemiğinin dış tarafından

ve biri iç tarafından çıkıp, birbirine kavuşma ile kıvrımlı olup, büyük

çıkıntının sonu yakınında olan çukur yerde etle karışmıştır. Bunların

hangisi çekerse, oyluk az yayılma ile onun tarafına meyl eder. Eğer ikisi

birlik çekerlerse, oyluk düz olarak arka tarafına eğik olur. Bütün bunları

ibretle düşünen kimse Allah Taâlâ'nın şaşırtıcı sanatını bilir.



Beşinci Madde


Diz mafsalı adalelerini ve hareketlerini bildirir.



Ey aziz malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Diz mafsalını

hareket ettiren adalelerin üçü oyluk önünde konulmuştur. Bunlar oylukta

bulunan adalelerin en büyüğü ve en nefisi bulunmuştur. İşleri yaymak

bilinmiştir. Bu üç adalenin biri iki kat gibi görünmüştür. Bunun iki ucu

vardır ki, biri büyük çıkıntıdan ve biri oyluk önünden bitmiştir. Ve bu iki

ucun biri etten olup, kiriş olmadan diz kapağı kemiğine bitişmiştir. Öbür

ucu zardan olup, oyluğun iç tarafında son bulmuştur. Kalan iki adalenin

birisi oyluğu kavrayan adaleler ile açıklanmıştır ki, leğen kemiğinden olan

köprüden çıktığı bilinmiştir. İkincisi, dış çıkıntıdan bitip, diz kapağı

kemiğini kuşatarak, altında olan cüzlere metanet vermek için gitmiştir.

Ondan baldır kemiğine yetip, dizi yayma ile baldırı uzatmıştır. Bir yayıcı

adalesi kasık kemiği bitişiğinden çıkıp, oyluğun iç tarafından kıvırım

üzere inip gitmiştir. Baldır kemiğinin üstünden olan çukura yetmiştir.

Baldırı, iç tarafına eğime yayıp, bir diğer adale oyluk kemiğinden

yetmiştir. Dış taraftan oyluk üzere inip, sözü edilen adalenin mukabiline

yetmiştir. Odan geçip, derin yere gitmiştir. Baldırı dış tarafına eğim ile

yaymıştır. Eğer bu ikisi bereler yaysalar, baldırın yayılması düz olur.

Baldırı kavrayan adalelerde biri, bir ince ve uzun adaledir ki, leğen

kemiğinden, kasık kemiğinden bitmiştir. Yayıcı iç adalenin bitiş yerine

leğen kemiği ortasında bulunan köprüye yakın gitmiştir. Odan dizin iki

tarafına kıvrım üzere girip, ondan giren dışa gelmiştir. Diz altı çukurunda

son bulup, ona yapışmıştır. Bununla baldır, üst tarafa çekilip, ayağı,

ucuna doğru meyillendirmiştir. Üç adalesi dahi vardır ki, biri içte, biri

dışta ve biri ortada bulunmuştur. Dıştaki ile ortadaki, ayağı dış tarafına

eğim ile kavramıştır. Ama içtekinin bitiş yeri oyluk kemiği tabanından

olup, kıvrım ile oyluğun gerisine geçip, ta iç tarafta baldırda olan oyuğa

varıp, ona bitişmiştir. Onun rengi, yeşile yakın gelmiştir. Dıştaki ile

ortadakinin bitiş yerleri, yine oyluk kemiğinin tabanından olup, ondan

yetmiştir. Lakin bunun ikisi çukur cüze bitişmede, dıştan yana meyl

etmiştir. Diz mafsalında gömülmüş bir adale vardır ki, ortadakinin

yardımına yetmiştir? Şu halde bu sanatları seyreden hayrete gitmiştir.

Kendine gelip acayip hikmet seyretmiştir. Bedeni tanımakla, kendini tanımaya

yetmiştir.



Altıncı Madde



Ayak mafsalını hareket ettiren adaleleri bildirir.



Ey aziz, maum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Ayak mafsalını

hareket ettiren adalelerin bazısı, ayağı üst tarafına kaldırır. Bazısı

aşağıya kaldırır. Ayağı aldıranlarda bir büyük adale vardır ki ayağın iç

önünde konulup, ayak ucunun dış cüzünden bitip, başparmak tarafına geçme

ile baldıra meyilli gitmiştir. Baş parmağın köküne yakın yere bitişip,

ayağı kaldırmıştır. Bir adale yine dış ucundan bitip, ondan bir kiriş

yetmiştir. Küçük parmağa yakın yere bitişip, ayağı kaldırmıştır. Özellikle

birinci adale buna mutabık olunca, ikisi birlik ayağı düz olarak

kaldırmıştır.

Ayağı aşağıya indiren adalelerin bir çifti, oyluk ucundan bitip, sonra

bitişip, ayağın öbür içine meyledip, et yolmuştur. Onlardan bir büyük kiriş

bitip, topuk kemiğine bitişmiştir. Topuk kirişi nâmıyle şöhret bulmuştur.

Şu halde bu kiriş, topuğu dış tarafına kıvrımlı çekici olmuştur.

Ta ki ayak, yer üzerinde sâbit olsun. Buna bir adale yardımcı olmuştur ki,

rengi patlıcanî olmuştur. Dış uçtan bitip, kiriş göndermeksizin et olduğu

halde kendi inip, topuk arkasına birinci adalenin birleştiği yerin üstünde

bitişmiştir. Eğer bu iki adaleye veya kirişlerine bir âfet ârız olsa, ayak

kötürüm olur. Bir adale dahi topuk ucunu içinden bitip, aşağıya gidip, iki

kiriş ayrılmıştır ki, biri başparmak önünde bilek altına bitişmiştir. Şu

halde bu kirişle ayak, aşağı düşmüş ve toplanmıştır. İkinci kiriş, birinci

kirişi geçip, başparmağın evvelki mafsalına gidip, onu iç tarafa kıvrımlı

yaymıştır. Oyluğun dış ucundan bir adale bitip, bu iki adalenin birine

yetmiştir. Sonra baldırın içini geçtikte; yine ondan ayrı gitmiştir.

Kirişi, ayağın aşağısına geçip, ayağın içine yayılan adale gibi bu dahi

ayağın altına tamamıyle yayılıp, kuşatmıştır. Ta ki el ayasında bulunan

faydalar, ayak tabanında da bulunsun. Bu sanatlarda nice hikmetler

bilinsin. Allah'ın kudretinden nice ibretler alınsın. Sâni ve hakîm olan

Allah münezzehtir, denilsin. Her ayıp ve noksandan tenzih ve takdis

olunsun. Şanının azametine huşu ile huzu' kılınsın.



Yedinci Madde



Ayak parmaklarının adalelerini bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Ayak

parmaklarını hareket ettiren adalelerden çoğu, kavrayıcı adalelerdir.

Onların biri topuğun dış ucundan bitip, onun üzerinde uzama ve inme ile

gitmiştir. Bir kiriş göndermiştir ki, iki kirişe bölünüp, ortası ile küçük

parmağı kavramıştır. Bir adale dahi budan küçük olup, baldır gerisinden

gelip, ayak sırtına bir kiriş göndermiştir ki, yine iki kirişe bölünüp,

orta parmak ile küçük parmağı kavramaya gitmiştir. Bundan sonra bu iki

kısmın her birinden birer kiriş ayrılıp, öbüründen ayrılan kirişe bitişip,

ikisi bir kiriş oldukta; başparmağa gelip, onu kavramıştır. Üçüncü adale ki,

yukarıda geçmiştir. O, iç topuğun dış tarafından bitmiştir, iki topuğun

arasından aşağıya inmiştir. Bir cüzünü, ayağı kavramak için göndermiştir.

Öbür cüzünü başparmağı kavramak ve hareket ettirmek için onun evvelki

boğumuna indirmiştir. Bunlar baldır kemiği üzerine konulup, parmakları

kavramak ve hareket ettirmek için kılınmıştır.

Ayak topuğunda konulan adalelerden, on adale, beş parmağa gelip, her birine

sağ ve soldan bitişik bulunmuştur. Şu halde eğer ikisi birlik hareket

ederlerse, parmağı düz olarak kavrarlar. Eğer biri yalnız hareket ederse,

kedi tarafına eğimle kavrar. Dört adale bilek üzerinde konulup, her biri

bir parmağa bitişip, onu kavramıştır. İki adale dahi baş parmak ile küçük

parmağa has olup, onları kavramaya yetmiştir. Ayağı kavrayan adalelerin

çokluğunda hikmet budur ki: Parmakların hepsine sağlamlık ve kuvvet

vermiştir. Ta ki oturmada ve kalkmada bedenin ağırlığına metanetleriyle

mukavamet edeler. Yürüme durumunda iyi gidişle, düzen üzere gideler. ayak

parmaklarının adalelerinden beş adale, ayağın üstünde konulmuştur. Ta ki

parmakları dış tarafa eğeler. Beş adale dahi ayak altında konulup, her

biri, iç yarıktan kendine yakın olan parmağa gidip, onu iç tarafa eğmiştir.

O halde, insan edeninde bulunan dörtyüzyirmi adet iradî ve ihtiyarî

hareketlerin tamam ve kemaline vâsıta olan adalelerin hepsi açıklandığı

üzere tamam, beşyüz otuz adet adaleye ulaşmıştır. (Yaratıcı ve şekil verici

olan Allah münezzehtir.) Bu ne sanattır ki bu şaşırtıcı tertip üzere, böyle

nizam bulmuştur. Hakka ki, bunu düşünen akıllı kimse çok ibret almıştır. Bu

sanattan sanatkârını bilmiştir. (Ey Allah'ımız! Bizi işlerini düşünenlerden

kıl. Vücununun cüzlerini senin nimetlerinden görenlerden kıl. Nimetlerine

şükredenlerden kıl. Seni isimlerinle zikreden, sıfatlarınla tanıyan, kazâna

rıza gösteren, bütün durumlarda senin rızanı isteyen kimselerden ki.

Sübhanallahi ve bi hamdihi Sübhanallahü'l-azim.)

SuFi
06-03-2009, 09:07
38-BÖLÜM:



DÖRDÜNCÜ BAHİS



Sinirlerin, atar ve toplar damarların keyfiyetini; bedenlerin kuvvetlerini,

kıyafetle insanların ahlâk ve tavırlarının bilinmesini; uzuvların şekil

farklılığı haseiyle olan insanî vasıflar; uzuvların çekme ve seyrilmesine

bağlı olan durumları beş bölüm ile hakimâne tafsil eder.



BİRİNCİ BÖLÜM


Sinirlerin bitme yerlerini ve faydalarını beş madde ile açıklar.



Birinci Madde


Sinirlerin konuluş hikmetlerini ve şekillerini bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bedende olan

sinirlerin bazısının faydası, bizzat; bazısının dolaylıdır. Zatî olan

faydası budur ki, sinirler vasıtasiyle dimağ, diğer uzuvlara his ve hareket

bahşeder. Dolaylı olan faydası budur ki, eti sağlam ve bedeni kuvvetli

etmiştir. Sinirlerin köklerinin başlangıç yeri dimağ, dallarının bitiş yeri

insan cildidir. Dimağ (beyin) iki yönle sinirlerin başlangıç yeri olmuştur.

Zira ki dimağ sinirlerin bazısına bizzat başlangıç bulunmuştur. Bazısına,

kendisinden omurga omurlarına akan omuriliğin vasıtasıyle başlangıç yeri

bilinmiştir. Ama dimağın kendisinden biten sinirlerde ancak baş, yüz ve iç

organlar his ve hareket bulmuştur.

Diğer uzuvların sinirleri, omurilikten his ve hareket almıştır. Gerçekte

ki, o şânı celil olan, ihsanı genel olan Hannan ve Mennan Allah Taala

hazretleri, lutf ve inayet edip, dimağdan iç organlara inen hareket

sinirlerini koruma ve himayede büyük ihtiyat etmiştir. Zira ki

başlangıçlarından uzak oldukları için, ziyade metanet gerektiğinden, üç

yerde kıkırdaklarla sinir arasında kıvamı orta olan cisimler ile

perdelemiştir ki: Birinci yer hançere, ikinci yer kaburgaların kökleri,

üçüncü yer göğsün altıdır.

Dimağın sair sinirlerinden o sinir ki, onun faydası azaya his vermektir.

Ama başlangıç yeride bulunan tesiri kavrayıcı ve kuvvetli olmak için o

sinir kastedilen uzva en yakın tarafından girmiş ve bitişmiştir. Bu his

sinirleri ziyade yumuşak oldukça, his kuvvetini ziyade eda ederler.

Metanete muhtaç oldukları için bunlar, hareket sinirleri gibi sert ve metin

olmayıp, latif ve yumuşak bulunmuştur. Dimağın önü, öbür tarafından daha

yumuşak ve ziyade hassas olduğundan, his sinirleri önden, hareket sinirleri

öbür taraftan yaratılmıştır. Yaratıcı ve şekil verici olan Allah Taala'nın

bu işlerinden çok ibret alınmıştır.



İkinci Madde


Dimağdan biten karşılıklı sinirleri bildirir.



ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Dimaın

kendisinden biten sinirlerin hepsi, yedi çift sinir bilinmiştir. Birinci

çifti koklama âletinin başlangıcı olan, meme ucuna benzer iki çıkıntı

yakınında dimağdan ön boşluğun içindendir ki, o bir küçük boşluktur. Bu

çiftin solundan biten teki sağına, sağından biten teki soluna gelip, biri

birine kavuşup, çapraz şekilde kesişmiştir. Sonra bükülüp, sağdan biten sağ

göze, soldan gelen sol göze gitmiştir. Züccâciye (camsı) adı verilen

rutubeti kuşatmak için ağızları geniştir. Bu kesişmenin faydası üçtür. Biri

budur ki, iki gözün birine akan ruh, öbürüne dahi akmasın. Birine âfet

erdiğinde, öbürü onun yerini tutsun. Onun için bir göz kapandığında, açık

gözün görüşü kuvvet bulur. Zira ki kapalı gözün nuru ona akar. İkinci

faydası, iki gözün kavraması birlikte olup, ikisinin görüşü, kesişme içinde

tek görüş olsun. Ta ki görünen bir nesne müşterek çizgide bir şekillensin.

Onun için şaşı kimse bir nesneyi iki görür zira ki, onun bir gözü üst

tarafa, bir gözü alt tarafa kayıp, göz ile kanalın kesişmesine doğru nüfuzu

bâtıl olmuştur. Müşterek çizgi önünde, sinir kırılmasından bir başka çizgiyi

vücut bulmuştur. Üçüncü faydası budur ki, sözü edilen iki sinir, biri birine

dayanak olup, biri birini dayanma ile kuvvet bulsun ve bir yaklaşma ile

bitiş yerleri göze yakın olsun.

Dimağ sinirlerinin ikinci çifti, açıklanan birinci çiftin bitiş yeri

arkasından, dış taraftan bitip, gözü kuşatan çukurun deliğinden çıkıp, göz

adalelerine bölünmüştür. Bu çift sinir gayet kalın bulunmuştur. Ta ki onun

kalınlığı başlangıcına yakınlığından lazım gelne yumuşaklığına mukavamet

kılsın. Onunla kuvvet bulup, hareket ettirmeye gücü yetsin.

Gözün on tabakasının tafsili uzun olup, bu özetleme dahi Mevla'nın

kudretinin kemaline delil olduğundan, azanın açıklanmasında uzatmaya hacet

kalmamıştır. Yaratıcı, bâri, şekil verici ve güçlü olan Allah müezzehtir.

Hiçbir şey onun dengi değildir. O işiticidir, görücüdür. Ne güzel Mevla, ne

güzel yardımcı. Ey Rabbimiz, bağış senden, dönüş sana! Büyük ve yüce

Allah'dan başka güçlü ve korkulacak yoktur.



Üçüncü Madde


Dimağdan biten sinirlerin geri kalan beş çiftini bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Dimağ

sinirlerinden üçüncü çift, müşterek bir çizgiyle dimağın önü, arkası ve

tabası arasından bitip, önce dördüncü çifte bir miktar karışıp, ondan

ayrılıp, dört şubeye bölünmüştür. Evvelki şubesi, açıklanacak boyun damarı

girişinden çıkıp, boyundan inip, mide zarını geçip, onun altında bulunan

organlarda dağıtılmıştır. İkinci şubesi, elmacık kemiği deliğinden çıkıp,

ayrıldıkta; açıklanacak beşinci çiftten ayrılan sinire bitişmiştir. Üçüncü

şubenin maksadı, yüz önünde konulan sinirler olup, ikinci çift çıktığı

delikten önemi sinirler olan birinci çiftin boş menfezinden geçmeyip,

izdiham ile onun boşluğunu doldurmuştur. Şu halde bu şube, o delikten

ayrıldıkta; üç kısma bölünmüştür. Birinci kısmı göz pınarına meyledip,

elmacıklar, iki göz pınarı, iki göz kapağı, kaşlar ve alın adalelerine

bitişmiştir. ikinci kısmı, göz ucu yanında olan deliklerden burun içine

geçip, burnun içi tabakasında gömülmüştür. Üçüncü kısmı büyük olup, elmacık

kemiğinde bulunan boşluğa inip, iki kol olmuştur. Bir kolu, ağı ziçi

boşluğuna girip, üs dişlere ve onların köllerinde olan etlere dağılma ile

ulaşmıştır. Öbür kolu, onda olan elmacığın, burun uçlarının ve dudağın

derisi gibi görünen uzuvlara dağılmıştır. Bunlar, üçüncü çiftin üçüncü

şubesinin üç kısmıdır. Ama onun dördüncü şubesi, üst çene deliğinden dile

geçip, dış tabakasında dağılıp, dil ondan tatma duygusunu bulmuştur. Onun

ziyadesi, alt dişler arasıda ve köklerinde bulunan etlerine, alt dudağın

içine dağılmıştır. Dile gelen şube, göz sinirinden inme olduğundan daha

sert olmuştur. Bunu sertliği, onun kalınlığına eşit olup, muadil gelmiştir.

Dördüncü çiftin bitiş yeri, üçüncü çiftin gerisinden dimağın tabanına

eğimli olmuştur. Üçüncü çifte bir miktar karışıp, sonra ondan ayrılmakla

damağa çıktıkta, bundan damak his bulmuştur. Bu dördüncü çift, üçüncü

çiftten daha küçük ve daha sert olmuştur.

Beşinci çiftin her bir siniri, bir çift olup, dimağın iki tarafından

biterek vücut bulmuştur. Bunun her bir çiftinin birinci kısmı kulağın iç

perdesine dayanıp, onun içinde hepsi dağılmıştır. Kulağa duyma hissi ondan

gelmiştir. İkinci kısım, birinciden küçük olup, hançere kemiğinde âmâ adı

verilen (kör delik) delikten girmiştir. Ortaya çıktıkta; üçüncü çiftin

sinirine karışmıştır. İkisinin çoğu, elmacık adalesi tarafına gelmiştir.

Diğerleri şakak adalelerine varıp, dağılmıştır.

Altıncı çift, dimağın arka tarafından beşinci çifte bitişik bitip, lam

kemiği yivinin sonunda olan delikten çıkıp, üç kısma bölünmüştür. Bir

kısmı, yedinci çiftin hareket ettirmesine yardım için, boğaz adalelerine

ulaşan dile gelmiştir. İkinci kısım, omuz adalelerine dağılmıştır. Üçüncü

kısım, ikisinden daha büyük bulunup, boyun damarının yükseleceği yerde ona

bağlanmıştır. Ondan iç organlara inerken, hançere paraleline geldiğinde,

ondan şubeler ayrılmıştır. Hançereyi kıkırdaklarıyle kaldıran etrafı

üstünde olan adaleleri bitişmiştir. Hançerden yükseldikte; ondan yine

şubeler çıkıp, hançerenin üçüncü kıkırdağını kapayan ve açan alt çevresini

kuşatmış olan adalelere gelmiştir. Onun için tıpçılar nazarında bunun ismi:

Dönen sinir, olmuştur. Bu sinir, omurilikten çıkmayıp, dimağdan inip

gelmiştir. Ta ki düz olup, çekilmesi sağlam olsun. Bu sinir, beşinci

çiftten ve yedinci çiftten olmayıp, altıncı çiftten olmuştur. Zira ki bunun

başlangıcı yumuşak, sonu kıvrımlı olduğundan, bunun gibi sertlik ve düzlükle

inmezler ki, metanet bulup, yükselme ve dönüşe kabiliyetli olurlar. Bu

dönen şubeleri, başlangıçlarından uzaklaştırmanın hikmeti, sertlik ve

kuvvet kazandırmaktır. Dönen sinirlerin en sağlamı, hançereyi, adalelerin

örtüsüne yayıcı olan sinirdir. Sonra bu sinirin ziyadesi, ondan inip,

şubeleri diyafram ve göğsün zar ve adalelerine gidip, onda yürek, akciğer

aort ve atar damarlara dağılmıştır. Ama kalanı diyaframa geçip, açıklanan

üçüncü çiftten inen şubeye iştirakle, iç organların zarlarına dağılıp,

kürek kemiğinde son bulmuştur.

Yedici çiftin bitişik yeri, dimağ ile omuriliğin ortaklaşmasından olup,

çoğu, dili hareket ettiren adalelere gelmiştir. Ondan şubelere ayrılıp,

kalkan kemiğiyle lam kemiğinin ortak olan adalelerine varıp, dağılmıştır.

Azı, bunlara komşu olan sinirlere dağılmıştır. Bu şaşırtıcı tertip ve acaip

bileşim, o yaratıcı Allah'ın kudret ve hikmetiyle nizam bulmuştur.



Dördüncü Madde


Boyun omurları omuriliğinden biten sinirleri bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Boyun

omuriliğinden çıkıp, omurlarından ilerleyen sinirlerin hepsi sekiz çift

sinir bilinmiştir.

Birinci çifti, birinci omurun iki deliğinden çıkıp, mücerret adale

uçlarıyle dağılmıştır. Bu çift, ince ve küçük kılınmıştır. Ta ki çıkış yeri

dar olsun ve omur kemiği metaneti üzere kalsın. İkinci çiftin çıkış yeri,

birinci omur ile ikincinin aryasında açıklanan ortak deliklerden

bulunmuştur. Bu çiftin çoğundan uzuv uçları his ve dokunma duygusu

bulmuştur ki, kafanın üstü dolaşıp yükselip, baş önüne eğilmiştir. İki

kulağın duş tabakalarında yerleşip, açıklanan küçük çiftin eksiğini tedarik

kılmıştır. Bunun kalanı boyun arkasında olan adalelere ve geniş adaleye

gelmiştir. Onlar onunla hareket bulmuştur.

Üçüncü çiftin çıkış yeri, ikinci omur ile üçüncü arasında müşterek olan

deliklerdendir ki, her bir siniri, iki kola ayrılıp, bir kolu onda bulunan

adalelere dağılmıştır. Özellikle aş ile boyunu bağlayan adalelere bu

sinirin şuberi gelmiştir. Onda ola omurların dikenlerine yükselip, onların

köküne yapışmıştır. Ondan onların başlarına çıkıp,o susamsılardan biten zar

bağları ile karışmıştır. Ondan geçip, iki kulak etrafına eğilmiştir.

Hayvanların bedenlerinde iki kulağı hareket ettirmek için, iki kulağa

ulaşmıştır. İkinci kolu, ön tarafa eğilip, geniş adaleye gelmiştir. Çıkışa

başladığında, ona damar ve adaleler rastlamıştır. Onlarla metanet ve

sağlamlık bulmuştur. Bu ikinci kol, hayvanlarda şakak ve kulak adalelerine

karışmıştır.

Dördüncü çiftin çıkış yeri, üçüncü omur ile dördüncü arasında müşterek olan

Deliklerden olmuştur. Üzerinde bulunan üçüncü çift gibi bir cüzü öne, bir cüzü

geriye bölünüp, ön cüzü küçük olduğundan, beşinci çifte karışmıştır. Öbür

cüzü, geriye dönüp, o adalelere şubeler gönderip, ondan omurgaya inip, son

bulmuştur.

Beşinci çiftin çıkış yeri, dördüncü omur ile beşinci arasında müşterek olan

deliklerden olmuştur. Yine yukarıdaki gibi iki yok olup, ön kolu küçük

olduğundan yanak adalelerine gelmiştir. Başı, ön tarafa eğilimli edip, baş

ve boyun adaleleri ile müşterek olan adalelere dağılmıştır. Öbür kolu, iki

şube olup, bir şubesi ön kol ile ikinci şube arasında aracı olmuştur.

Omuzun üstlerine gelip, altıncı ve yedinci çiftin birer miktarına

karışmıştır. İkinci şube dahi, altıncı ve yedinci çiftin şubelerine

karışıp, diyafram ortasına geçmiştir.

Altıncı ve yedinci çiftin çıkış yerleri, açıklanan deliklerin düzeni üzere

altında bulunan deliklerden olmuştur.

Sekizinci çiftin çıkış yeri, boyun omurlarının cüzleriyle omurga

omurlarının evvelsi arasında müşterek olan deliklerden olmuştur. Bu üç

çiftin şubeleri, biri birine karışmıştır. Altıncı çiftin çoğu, omuz yüzeyine

gelmiştir. Azı, dördüncü ve beşinci çiftin azlarıyla diyaframa inmiştir.

Yedinci çiftin çoğu gelip, azı beşinci çiftin azlarıyla diyaframa inmiştir.

Yedinci çiftin çoğu gelip, azı beşinci çiftin azıyle baş, boyun ve

omurganın adalelerine ve ondan diyaframa ulaşmıştır. Sekizinci çiftin azı,

omuza galip, çoğu adale ve kola dağılmıştır.

Diyafram, sözü edilen sinirlerden nasibini aldığından hikmet budur ki,

diyaframa gelen yukarıdan indiğinden, bölünmesi kolay olmuştur. Diyaframın

işi önemli olduğundan, sinirleri müteaddit yerlerden gelmiştir. Ta ki bu

başlangıç yerlerine isabet eden âfetle işi bâtıl olmasın. Yaratıcı, bâri,

şekil verici ve şanı yüce Allah her şeyden münezzehtir.



Beşinci Madde


Göğüs ve omurga omurlarının omuriliklerinden biten sinirleri bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Göğüs

omurlarının iliğinden biten sinirlerin cümlesi oniki çift sinir

yaratılmıştır.

Birinci çiftin çıkış yeri, göğüs omurlarından birinci omurla ikincinin

arasında müşterek olan deliklerden bulunmuştur. iki cüze bölünmüştür. Büyük

cüzü, sert adalelere ve kaburgalara dağılmıştır. Küçük cüzü, iki evvelki

kaburgaya uzanıp, boyun sinirlerinin sekizinci çifti eşliğiyle birlik el

taraflarına gelip, kol ve omuzlara ulaşmıştır. Sekizinci çiftin çıkış yeri

ise açıklanan müşterek deliklerden olup, iki cüze bölünmüştür. Bir cüzü,

pazunun dışına yönelip, ona his ve dokunma bahşetmiştir. Bir cüzü dahi

diğer cüzlerle toplanıp, omuz mafsalını ve beli hareket ettiren adalelere

gitmiştir.

Bel omurlarından biten sinirlerin omuza gelmeyen şubeleri, bel ve kaburga

adalelerine gelmiştir. Kaburga omurlarından biten sinirler, ancak

kaburgalar arasında bulunan adalelere ve karın adalelerine ulaşmıştır. Bu

sinirlerin şubeleriyle beraber atar ve toplar damarlara akıp, açıklanan

sinir çıkış yerlerinden hepsi içeri girmiştir.

Katan (kasık) sinirleri, karın ve bel sinirleriyle müşterek bulunmuştur

Zira ki kasık sinirleri, iki cüze bölünmüştür. Onun bir cüzü, üç çift

kılınmıştır ki, adaleler onlarla bilinmiştir. Diğer cüzü, iki çift

bulunmuştur ki, karın adaleleri onlar kılınmıştır. Evelki cüzüne dimağdan

inip, sinir karışmıştır. İkini cüzü ki, karından gelen iki çift adale

olmuştur. On baldırlar tarafına büyük şubeler gönderip, evvelki cüzünün

ikinci çiftinden onlara şubeler gelmiştir. Bir cüzü dahi kuyruk sokumu

sinirlerinin evvelkisinden gelip, hepsi biri birine karışmıştır. Bazıları

kasıkta alıp, bazıları baldırlar aşağısına inmiştir. Ama bedenin arkasında

ve oyluklar içinde çok damarlar ve çok adaleler olduğundan, kasık kemiği

tarafından biten adalelerin bedenin gerisinden ve oyluklar içinden ayaklar

tarafına yolu olduğundan, bacak adaleleri için özel sinirlerden bir cüz,

husyeler içine inen kanala varıp, girmiştir. Ta ki kasık adalelerine

yönelip, ondan dizlere inip gitsin.

Kuyruk sokumudur ki, adaleleri altı çift olduğu şaşırtıcıdır Onun ir çifti,

kasık adalesine karışmıştır. Kalanı beş çift sinir, kuyruk sokumu yanından

biten bir tek sinir, bunlardan hepsi makat, zeker, mesane ve rahim

adalelerine, karın zarlarına, kasık kemiğinin içinin dışa bakan taraflarına

ve kuyruk sokumu kemiğinden gelen adalelere, bütün bunlara dağılmıştır.

Bu bölümde açıklanan sinirlerin sayısı, daha önce anlatılan adalelerin

sayısı miktarı tamamen, beşyüzotuz sinirde son bulmuştur. Açıklanan

bedeninince sanatları, o sâni ve hakîm Allah'ın kudretinin kemaline delalet

edip, insan türüne olan büyük nimetine, beden azalarının cüzleri her an

şahadet kılmıştır. Şu halde bu surette toplanan sanatları seyreden uyanık

kimse, yaratıcısını bilmiştir. Kendisini nimet denizine gark olmuş

bulmuştur. Mevla'sına can ve gönülden muhabbet kılmıştır. Her halde ona

yönelmiştir.

SuFi
06-03-2009, 09:08
39-BÖLÜM:



İKİNCİ BÖLÜM


Atar damarların bittiği yerleri ve faydalarını ayrıntılı olarak beş madde

ile açıklar.



Birinci Madde


Yürekten biten atar damarları bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bedende olan

atar damarlar ki, onlara, şiryan derler. Bunlar hareket eden can

damarlarıdır. Bunların birden maade hepsi hareketli bulunmuştur.

İçindekileri korumak için bütün damarlardan daha sert yaratılmıştır. Zira

ki bunlar, ruh cevherinin kastedilen kuvvetli hareketinin artmasına

yararlar. Bunların bitiş yeri, yüreğin iki boşluğundan sol boşluğu

kılınmıştır. Zira ki sağ boşluğu karaciğere yakın olduğundan gıdayı çekmek

ve sindirmekle meşgul bilinmiştir.

Kalça damarları ki, hepsinden önce ve küçük olmuştur. Yüreğin sol

boşluğundan bitip, akciğerde bölünme ve teneffüs yeri olan derinliğe

gelmiştir. Bu atardamarlar, akciğerin gıdası olan kanı yürekten ona

ulaştırmışlardır. Zira ki akciğer gıdasını yürekten almıştır. Bu damarların

bitiş yeri, yüreğin boyun cüzlerinden kan damarlarına geçecek yerden

olmuştur. Bu damar, ötekilerin hilafınca bir tabakadan vücuda gelmiştir. Ta

ki açılma ve kapanma için daha yumuşak ve daha selis olsun. Akciğer

cevherine, mülayim bunlara mensup olan latif kan, yürekten akciğer içine

saçıldıkta; ondan o saçılma kolaylık bulsun. Açıklanacak kan damarı içinden

akacak kanın ziyade pişmesine muhtaç olduğu gibi bunda ihtiyaç olmaya.

Özellikle bunun yeri yüreğe yakın olmuştur: Buna sıcaklıkla pişiren ısıtma

kuvveti, kolaylıkla ulaşmıştır. Bu kan damarının iki perdesi vardır ki,

çıkış yeri dışından içine nüfuz etmiştir. unun sağlamlığa ihtiyacı

olmadığından iki perde ile yetinilmiştir. Ta ki duman buharının ve sıcak

olarak pişirilmiş kanın akciğer semtine gönderilmesi kolay olsun. ama

açıklanacak boş kan damarı gerçi akciğerin komşusudur, lakin omurga

yakınında, akciğere arka tarafından gelmiştir. Önünden kollara ayrıldıkta;

cüz ve şubeleri akciğer içine nüfuz bulmuştur. Bunlar dahi Bâri Taala

hazretlerinin kudretine delalet edip, inayetinin kemaline şehadet

kılmıştır. Sübhanallah!



İkinci Madde


Yürekten biten büyük atardamarın vücudunu, şubeleriyle el ve avuca çıkışını

bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: büyük atardamar

yüreğin sol boşluğundan bitip, iki şube olmuştur. Büyük şubesi, yüreğin

etrafını tavaf ve devredip, yüreğin cüzleriyle karışmıştır. Küçük şubesi

dahi yüreğin arkasından geçip, azı, sağ boşluğa yayılmıştır. Bu iki şubenin

çokları, yine iki kısım olmuştur ki, küçük kısmı yukarıya çıkıp, büyük

kısmı aşağıya inmiştir. İnen kısmın miktarı, çıkan kısımdan daha büyük

olduğunda bu hikmet bu olmuştur ki, inen kısım, yürekten aşağıda konulan

büyük ve küçük uzuvları sıcaklığıyle yetiştirip, can ve güç vermek

olmuştur. Yüreğin üstünde bulunan önemli uzuvlar, küçük ve az olduğundan,

onları besleyen yukarı çıkan kısım, küçük kılınmıştır. Bu büyük

atardamarın çıkış yeri üzerinde üç sağla kapak vardır ki, yüreğin içinden

onunla beraber dışarı yay çıkıp, ona sağlamlık veregelmiştir. Bu iki kısmın,

yukarı çıkan kısmı, yüreğin üstünde yine iki kısım olmuştur. Bunun büyük

kısmı gerdana çıkıp, ondan sağ tarafa kıvrımlı dönüp, onda olan yumuşak ete

eriştikte; bu dahi üç kısım olmuştur. Bunun iki kısmı, iki sübab olup,

açıklanacak şahdamarlarla boyunun sağ ve solundan başa çıkıp, bölünmede

onlara eşlik etmiştir. Üçüncü kısmı, böğüre ve iki evvelki kaburgalara, üst

boyun omurlarının altısına ve boynun halka kemiğine dağılıp, omuz üzerine

varmıştır. Ondan iki el uzuvlarına inip, onlarda dağılmıştır ve son

bulmuştur. Yukarı çıkan kısmın, küçük kısmı sol omuza çıkıp, hemen büyük

kısmın üçüncü kısmı gibi dağılmıştır. Şu halde atardamarlar vasıtasıyle

beden uzuvları hayat ve can bulmuştur. Yaratıcı ve bâri olan Allah ne

büyüktür ki, bedenlerin bileşimini, tertip ve nizamını türlü uzuvlarla

kılmıştır. Her uzva, can damarlarından hayat, kan damarlarından gıda

bahşetmiştir.



Üçüncü Madde


Baş uzuvlarına çıkan atar damarları bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bedende olan

atar damarlar ki, onlara, şiryan derler. Bular hareket eden can

damarlarıdır. Bunların birden maade hepsi hareketli bulunmuştur.

içindekileri korumak için bütün damarlardan daha sert yaratılmıştır. Zira ki

bunlar, ruh cevherinin kastedilen kuvvetli hareketinin artmasına yararlar.

Bunların bitiş yeri, yüreğin iki boşluğundan sol boşluğu kılınmıştır. Zira

ki sağ boşluğu karaciğere yakın olduğundan gıdayı çekmek ve sindirmekle

meşgul bilinmiştir.

Kalça damarları ki, hepsinden önce ve küçük olmuştur. Yüreğin sol

boşluğundan bitip, akciğerde bölünme ve teneffüs yeri olan derinliğe

gelmiştir. Bu atardamarlar, akciğerin gıdası olan kanı yürekten ona

ulaştırmışlardır. Zira ki akciğer gıdasını yürekten almıştır. Bu damarların

bitiş yeri, yüreğin boyun cüzlerinden kan damarlarına geçecek yerden

olmuştur. Bu damar, ötekilerin hilafınca bir tabakadan vücuda gelmiştir. Ta

ki açılma ve kapanma için daha yumuşak ve daha selis olsun. Akciğer

cevherine, mülayim bunlara mensup olan latif kan, yürekten akciğer içine

saçıldıkta; ondan o saçılma kolaylık bulsun. Açıklanacak kan damarı içinden

akacak kanın ziyade pişmesine muhtaç olduğu gibi bunda ihtiyaç olmaya.

Özellikle bunun yeri, yüreğe yakın olmuştur: Buna sıcaklıkla pişiren ısıtma

kuvveti, kolaylıkla ulaşmıştır. Bu kan damarının iki perdesi vardır ki,

çıkış yeri dışından içine nüfuz etmiştir. Bunun sağlamlığa ihtiyacı

olmadığından iki perde ile yetinilmiştir. Ta ki duman buharının ve sıcak

olarak pişirilmiş kanın akciğer semtine gönderilmesi kolay olsun. Ama

açıklanacak boş kan damarı gerçi akciğerin komşusudur, lakin omurga

yakınında, akciğere arka tarafından gelmiştir Önünden kollara ayrıldıkta;

cüz ve şubeleri akciğer içine nüfuz bulmuştur. Bunlar dahi Bâri Taala

hazretlerinin kudretine delalet edip, niyetinin kemaline şehadet kılmıştır.

Sübhanallah!



Dördüncü Madde


Yürekten aşağıya inen atar damarın büyük kısmını bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Yürekten beden

uzuvlarına dağıla atardamarın açıklanan büyük kısmı, önce yürekten düz

olarak beşinci omura dayanmıştır. Zira ki onun yeri yüreğin başı karşısında

olmuştur. Adı geçen omurdan aşağıya eğilip, omurga omurları üzerinde inip,

kuyruk sokumu kemiğine ulaşmıştır. Bu büyük kısım inerken yüreğin sağ

boşluğunda dağılan atardamar, göğsün hizasına geldikte; bir küçük şube

göndermiştir ki akciğerin göğüsten olan tarafına dağılıp, akciğerin soluk

borusu etrafına dahi ulaşmıştır. Sonra bu inen kısım, göğsün hizasında olan

omurlara geldiğinde, her birine birer şube göndermiştir ki, omurilik ve

kaburga aralarına dağılmıştır. Sonra göğsü geçtikte; ondan iki atardamar

ayrılıp, sağ ve soldan diyaframa gidip, onun cüzlerine ayrılmıştır. Sonra

bu inen kısımdan atardamar uzanmıştır ki, bir şube karaciğere, bir dalağa,

biri dahi makada ulaşmıştır. Karaciğer şubesi ondan geçip, mesaneye dahi

gelmiştir. Sonra bu inen kısımdan bir atardamar uzanmıştır ki,

bağırsakların çevresinde olan ince deriyi bulmuştur. Sonra bu inen kısımdan

üç atardamar ayrılmıştır ki, en küçüğü özellikle sol böbreğe gelmiştir. o,

bundan hayat bulmuştur. O böbreğin liflerine ve onu kuşatanlara

dağılmıştır. O iki büyüğü, iki böbrek içine girmiştir. Onlardan iki böbrek,

kan suyu gibi karaciğeri anlatılan biçimde çekici olmuştur. Zira ki

karaciğerin içinde ikinci hazımdan kıvama gelmeyen kanın latif suyu,

böbreklere dolup, ondan gıdalardan aldıkta; onlarda kalan kesif su,

mesaneye gelmiştir. böbreklerden dahi iki damar ayrılıp, erkeklerde ve

kadılarda tenasül uzuvlarına inmiştir. Sağ böbrekten ayrılan, sağ yumurtayı

bulmuştur. Sol böbrekten ayrılan sol yumurtaya gelmiştir. Sonra bu inen

kısımdan birçok damarlar ayrılıp, düz bağırsağın çevresinde bulunan çaba, o

damarlara ayrılmıştır. Şubeleri, omurlar deliklerinde omuriliğe girip, onda

hepsi dağılmıştır. Sonra bu inen kısımdan üç damar uzanıp, ikisi leğen

kemiğine, birisi tenasül organı cildine varıp, onda dağılıştır. Sonra

inenin kökünden bir küçük çift atardamar ayrılıp, erkeklerde ve kadınlarda

öne gelmiştir. Onda olan damarlara karışmıştır. Sonra inenin kökünden ki,

büyük kısımdır, o, omurga omurlarının sonuna vardıkta; açıklanacak

damarlarla birlik iki kısım olmuştur. Bir kısmı sağa, bir kısmı sola,

gidip, her biri kuyruk sokumu kemiğini kuşatıp, onda iki oyluğa inmiştir.

Her birinden kuyruk sokumu altında birer şube ayrılıp; biri mesaneye, biri

göbeğe ulaşmıştır. Göbek yanında biri birine kavuşup, ikisinden birçok

kollar ayrılmıştır. Bazısı kasık kemiği üzerinde konulan adalelere

dağılmıştır. Bazısının uçları, mesane yolundan erkeklerde düz olarak âlete

gelmiştir. Kadınlarda önlerin ucuna gelip, içe katlanıp, yine onda

yapışmıştır. Ondan bir küçük çift kalmıştır ki, rahme gelip, girmiştir.

Sanatlarının benzersizliğinde akılları hayrete düşüren Allah münezzehtir.

İnsanı, kusursuz olarak en güzel suretle suretlendiren Allah münezzehtir.

Onlardan bir kısmını erkek, bir kısmını kadın yapmıştır. Acizlikten

unutkanlıktan ve eksiklikten uzak olan Allah münezzehtir.



Beşinci Madde



Oyluklara, baldırlara ve ayaklara inen atardamarları bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bacaklar

tarafına inen iki kısımdan her biri, ikişer büyük şube olmuştur. Bir şubesi

dış, bir şubesi iç nâmıyle şöhret bulmuştur. Baldırda konulan adalelere

şubeler göndermiştir. Sonra bacaklara inerken, onda olan adalelere dahi

şubeler indirmiştir. Sonra ayağa inip, ön tarafa baş parmak ile orta parmak

arasına büyük şubesiyle meyletmiştir. Kalan şubeleri, ayak cüzlerinin

çoğunda gömülmüştür. Açıklanacak kan damarı şubelerinin altından geçip,

diğer parmaklara gelmiştir.

Açıklanan atardamarlar ki, can damarlarıdır, bunların bazısı atar kan

damarlarının şubesi gibi beşinci omura giren atar damarı şubeleri gibi omuz

mevziine çıkan atardamar şubeleri gibi içlere meyleden atar damarın

şubeleri gibi, şebekede dağılan iki sübab ve meşime gibi, diyaframa gelen

atar damarın şubeleri gibi, bir şube ile omuza nüfuz eden atar damar gibi,

mideye, karaciğere, dalağa ve bağırsaklara inen atar damarlar gibi, karın

tarafından kuyruk sokumu kemiğine tek başına inen atar damarlar gibi, iç

organlarda olan atar damarların hepsi, çarpmalardan korunmak için damarlar

altında örtülü kalıp, kan damarları, atardamarlara kalkan gibi koruyucu

olmuştur. Aort adı verilen damarlar ki, kan damarlarıdır. Atar damarlar adı

verilen can damarları, iki fayda için biri birine yakın olmuştur. Birisi

budur ki, kan damarına (aort) parmak bir zar ile bağlı olup, onlara teğet

olan aza, ikisinden kan ve can istifade ederler. İkinci faydası budur kik,

can damarları ile kan damarları biri birlerinden can ve kan kazanır. Şu

halde insan bedeninde onulan ve düzenlenen can damarları bunlardır ki,

açıklanması kaleme gelmiştir. Hepsi tamam, ikiyüz adet atardamara

ulaşmıştır. İnsanı en güzel surette yaratan Allah münezzehtir. Bizim için

büyük ve yüce Allah'dan başka kudret, kuvvet ve korkulacak kimse yoktur.

Ey âlemlerin Rabbi! bizi âlimlerden ve amel edenlerden kıl!

SuFi
06-03-2009, 09:10
40-BÖLÜM:



ÜÇÜNCÜ BÖLÜM



Sakın damarların bitiş yerlerini ve faydalarını altı madde ile ayrıntılı

olarak açıklar.



Birinci Madde


Karaciğerden biten bâb damarının dallarını ve faydalarını bildirir.



Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri emişlerdir ki: Sakin damarların

hepsi karaciğerden bitmiştir. Karaciğerden önce iki damar vücuda gelmiştir

ki, biri karaciğerden, dip tarafından vucütu bulmuştur. Onun çoğunlukla

faydası, gıdayı mideden karaciğere çekmektir. Bu damar, tabibler arasında,

bâb ismiyle şöhret bulmuştur. İkinci damar, karaciğerin yumru tarafından

meydana gelmiştir. Onun çoğunlukla faydası, budur ki, gıdayı karaciğerden

uzuvlara ulaştırmak ve dağıtmaktır. Bu damar, ecvef nâmını almıştır.

Bâb olan damarın, karaciğer boşluğunda ayrılan tarafı, önce beş kısma

yetmiştir. Uçları karaciğerin yumru tarafına yettikte; şubelere

ayrılmıştır. Bir şubesi, öd kesesine gitmiştir. Bunun şubeleri, yeraltında

olan kökler gibi karaciğer içinde dağınık bitmiştir. Ama babın karaciğer

dibine bitişik olan ucu, ondan ayrıldıkta; sekiz kısım olmuştur. İki kısmı

küçük, altı kısmı büyük suret bulmuştur. iki küçük kısmın biri, oniki parmak

adı verilen bağırsağın kendisine bitişmiştir. Ondan gıdayı çeke gelmiştir.

Bundan dahi şubelere ayrılıp, pankreas adı verilen cisme dağılmıştır.

İkinci kısım, midenin altına inip, idenin alt ağzı olan kapakçıklar yanında

dağılıştır ki, ondan gıda cezbetmiştir. Ama geri kalan altı kısmın biri,

mide yüzeyi tarafına gelmiştir ki, midenin dışında gıdasını ondan almıştır.

Zira ki mideni n içinde gıdalara kavuşmakla gıdalanır olmuştur. Altı kısmın

ikincisi, dalağa ulaşmıştır ki, dalağa ulaşmasından önce ondan şubeler

ayrılıp, pankreasa gelmiştir ki, ona gıda vermiştir. Dalağa bitişmesiyle

bile ondan bir şube geri dönüp, midenin sol tarafında bölünmüştür ki, o

taraf ondan gıdasını bulmuştur. Dalağa giren şulbe ortaya geldikte; iki

cüze bölünmüştür ki, bir cüzü yukarı çıkmış, bir cüzü aşağı inmiştir.

Yukarı çıkan cüzü, iki cüze bölünüp, bir cüzünden dalağın üst cüzünde yani

yarısında şubeler ayrılmıştır ki, o yarıya onlardan gıda gelmiştir. İkinci

cüzü dışa gelip, midenin yumrusu sonuna erip, onda iki cüz olup, biri

midenin sol dışı tarafına dağılmıştır ki, o taraf gıdasını ondan almıştır.

Bir cüzü mide ağzına dağılmıştır ki, siyah köpüğün fazla asidini ona

itmiştir. Fuduldan çıkıp, mide ağzını duraklatmaya ve hareket ettirmeye

yetmiştir. Şehve ve iştihayı uyarıp, dalgalandırmıştır. Dalağın ortasında

olan şubeden inen cüz dahi iki cüz olmuştur. Birinin şubeleri, dalağın alt

yarısına dağılmıştır ki, o yarı ondan gıdalanmıştır. İkinci cüzü içyağından

meydana çıkıp, onda dağılmıştır ki, ondan içyağına gıda gelmiştir.

Altı bölümün üçüncüsü, sol tarafa varıp, düz bağırsağın çevresinde olan

damarların ince kanallarına dağılmıştır ki, gıdanın aşağıda bulunan

hâsılından gıdasını almıştır.

Altı kısmın dördüncüsü, saç gibi ince şubelere ayrılıp, bazısı midenin

yumrusunun sağ tarafı dışında dalak tarafından idenin soluna gelen cüze

karşılık olduğu halde dağılmıştır. Bazısı içyağının sağına yönelip, dalak

damarının şubelerinden ve midenin solundan sağına glen cüze karşı olduğu

halde dağılmıştır.

Altı kısmın beşincisi, kalınbarğısakların çevresinde olan ince kanallara

dağılmıştır ki, gıdayı ondan alagelmiştir. Ama altıncı kısmın çoğu, yukarı

çıkanın çevresinde, bazısı a'ver (coecum)e bitişik olan ince lifler

çevresinde ağılmıştır ki, gıdayı onlardan almıştır. Sübhanallah! Kudreti

kemal bulmuş, azaeti celal bulmuş olan, rızık verici ve yaratıcı Allah

münezzehtir.



İkinci Madde



Karaciğerden biten ecvef damarın bazı kollarını ve faydalarını bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: ecvef damarın

kökü önce karaciğer içinde kıl gibi dağılıştır ki, yine kıl gibi şubelere

ayrılan bab damarının şubelerinden gıdayı çekegelmiştir. Ecvef damarın

şubeleri, karaciğerin yumru dış boşluğunda vârit olmuştur. Bab damarının

şubeleri, karaciğerin dibinden boşluğa gelmiştir. Şu halde bu ecvefin

gövdesi, karaciğerin yumru yüzünde doğup, iki kısım olmuştur ki, biri

büyük, biri küçüktür. Küçük kısmı, yukarı çıkmış, büyük kısmı aşağı

inmiştir. Yukarı çıkan küçük kısmı, diyafram içine geçip, ona iki damar

verip, onda dağılmıştır ki, ona gıdayı lutfetmiştir. Sonra yukarı çıkan

kısım, yüreğin örtüsü hizasına gelip, ona birçok kollar göndermiştir.

Onda kıl gibi dağılmıştır. Diyaframa gıda ondan gelmiştir. Sonra yukarı

çıkan kısım ikiye bölünmüştür ki, biri büyük, biri küçük suret bulmuştur.

Ama büyük kısım yüreğe gelip, onun sağ kulakçığı yanında içine girmiştir.

Bu damar, yürek damarlarının en büyüğü olduğunda hikmet bu olmuştur ki,

diğer damarlar, havayı çıkarmak için bulunup, bu büyük damar, gıda için

kalmıştır. Gıda ise havadan kalın olduğundan, menfezi daha geniş, zarfı

daha büyük olmağa muhtaç olmuştur. Bu büyük damar yüreğe girdiğinde, ona üç

perde vermiştir ki, faydaları dışarıdan içeriye gelmiştir. Bu üç perde,

diğerlerinden daha sert olmuştur. Ta ki yürek uzama sırasında onardan

gıdayı çekip, yayıldıkta, geri dönmesin. Ama küçük damar budur ki, öbürüyle

birlikte çıktıkta, ona üç ısım damar göndermiştir ki, biri yürekten

akciğere gitmiştir. Atar damarların bitiş yeri yanında yüreğin ağına yakın

yerde bitmiştir. Sağ boşlukta akciğer tarafına dönüp, ona yetmiştir. Bu

damar, atardamarlar gibi iki zardan bitmiştir. Onun için tabibler buna,

şiryan (atar damar) adını vermişlerdir. Bunun faydası bu olmuştur ki,

bundan saçılan kan oldukça incelmiştir. Akciğer cevherine benzemiştir. zira

ki bu ince kan, yürekte çok az kaldığından, bunda pişme olmayıp, atar

kan damarına girdikte, onda hararetle pişmiştir.

Üç kısmın ikincisi, yürek çevresinde dolaşıp, içinde dağılmıştır ki, yüreğe

gıda ondan gelmiştir. Üçüncü kısmı, özellikle insandan sol tarafa meyledip,

göğüs omurlarından beşinci omura gidip, ona dayanıp, sekiz alt kaburgaya ve

onlara yakın olan kaburgalara dağılmıştır. Yukarıya çıkan kısım, yüreğin

nahiyesini geçtikte; ondan göğsü ikiye bölen perdelerin ve kılıfların

yukarılarına ve tev'e adı verilen yumuşak ete saç gibi şubelerle

dağılmıştır. Sonra yukarı çıkan kısım boyun kemiği hizasına geldikte; ondan

iki şube ayrılmıştır ki, birbirinden uzaklaşarak, boyun kemiği nahiyesine

gelmiştir. Her bir şube, iki kola bölünmüştür. Her taraftan, biri bağır

kemiği üzerinde sağ ve soldan inmiştir. Ta ki hançereye varmıştır. Sonra

yukarı çıkan, üç şubeye ayrılmıştır. iki şubesi, kaburgalar arasında

bulunan adalelere dağılmıştır. Ağızları onda dağılmış olan atar damarların

ağızlarına kavuşmak ile mutabık gelmiştir. Bu iki şubeden birçok damar,

göğüsten dışarı olan adalelere dağılmıştır. Hançereyi tamamladıkta; bir

bölük damar dahi omuzu tamir edip, onda sıralanan adalelere dağılmıştır. Bu

iki şubeden bir bölük damar dahi, düz adalelerin altında aşağı inmiştir.

Şubeleri onlara dağılmıştır. Sonları, açıklanacak kuyruk sokumu kan

damarında, yukarı çıkan adalelere ve atar damarlara bitişmiştir. Yukarı

çıkan kısmın üçüncü şubesi, iki omuza gıda vere gelmiştir. Yaratıcı, bâri ve

şekil verici olan Allah münezehtir. Bu ne yaratılıştır ve bu ne sanattır ve

ne hikmettir ki, gerçeklerinin inceliğinde akıl sahipleri şaşırıp kalmıştır.

Sübhanehü ve Taâlâ!



Üçüncü Madde


Kara ciğerden biten ecvef damarın; göğüs, omuzlar, çeneler, boyun, baş ve

yanak ayasına çıkan kıllarını bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Göğüs ve omuz

adalelerine dağılan iki şubenin geri kalanı bir çift şubedir ki, her bir

damarı beşer şubedir. Her bir damarın birer şubesi, göğüste dağılmıştır

ki, üstteki dört kaburgaya onlardan gıda gelmiştir. İkinci şubeleri

omuzlara dağılmıştır ki, o iki yerde olan adaleler, onlardan gıdalarını

almıştır. Üçüncü şubeleri, iki taraftan boyunda gömülmüş olan adalelere

dağılmıştır ki, o adaleler onlardan gıda bulmuştur. Dördüncü şubeleri

boynun üstteki dokuz omuru deliklerine bölünmüştür. İki tarafından onlara

girip, başa yükselmiştir. Onda olan adalelere bunlardan gıda gelmiştir.

Beşinci şubeleri, hepsinden daha büyük olup, iki taraftan omuz içine gelip,

her biri dört kol olmuştur. Ama her şubenin birer koku, böğür kemiği

üzerinde, omu mafsalını hareket ettiren adalelere dağılmıştır. ikinci

kolları yumuşak ete ve atar damarlar içlerine dağılmıştır. Üçüncü kolları,

göğü üzerinde geçip, yumuşak kısma inmiştir. Dördüncü kolları büyüktür ki,

her biri üçer cüze bölünüp, ikişer cüzleri omuz diplerine gelmiştir. Onda

olan büyük adalelere ve küçük adalelere ve içinde olan büyük adalelere

dağılmıştır. Üçüncü cüzleri büyük olup, her biri ikişer şube olmuştur.

Göğüs üzerinden geçip, iki el nahiyesine gidip, onlarda olan adalelere

dağılmıştır. Tıpçılar onlara, ıbti (koltukaltı) adını vermiştir.

Yukarı çıkan kısmın, üçüncü şubesi, boyuna çıkarken iki kısım olmuştur ki,

biri dış, biri iç şah damarı suretini bulmuştur. dış damar, boyun kemiğine

yükseldikte; iki kısım olmuştur ki, biri ondan ayrıldıkta, ön tarafa

yükselmekle gelmiştir. İkinci kısmı, öne ön tarafa inip, ondan yükselip,

boyun kemiğinin dışına ulaşmıştır. Ondan yükselip, boynun dışına gidip,

evvelki kısma ulaşmış ve karışmıştır. Şu halde iki kısımdan, bilinen şah

damarı meydana gelmiştir. Bu ikinci kısım, birinci kısma karışmadan önce,

bundan iki cüz ayrılmıştır ki, bir cüzü enlemesine gidip, içeri gireceği

yerde, iki boyun halka kemiğinin kovuştuğu yerde, yine birleşmiştir. İkinci

cüz, boyunun dışında kıvrımlı olup, sonra iki damarından ayrılmıştır. Bu

iki çift damardan örümcek ağı gibi dağılıp, omuz üzerinde uzadıklarından,

her biri omuz damarı nâmıyle şöhret bulmuştur ki, baş damarı dahi bunda

olmuştur. Bu iki omuz damarının iki tarafından iki damar, omuz üstüne dek

buna eşlik etmiştir. Lakin biri onda haps olup, dağılmıştır. biri omuz

üstünü geçip pazu başına gidip, onda dağılmıştır.

Omuz damarı, ikisini dahi geçip, ellerin sonuna gitmiştir. Dış şah

damarının iki damarı karışmalarından sonra iki kısım olmuştur. Biri içe

gömülüp, küçük kollara ayrılmıştır ve üst çeneye dağılmıştır. Onlardan büyük

şube ayrılmış ve alt çenede dağılmıştır. Bu iki sınıf şubelerden ince damar

cüzleri dilin çevresine gelmiştir. İkinci kısım dışta olup, iki kulak ve

başa şakın olan yerlere dağılmıştır İç şah damarı, yemek borusuna eşlik

edip, onuna doğru üst tarafa gidip, şube göndermiştir ki, dış şah

damarından gene şubelerle karışmıştır. Hepsi yemek borusuna, hançereye ve

gömülmüş adalelere bölünüp, sonu nihayet lam yivine gelmiştir. Sonra ondan

nice şubeler dağılmıştır ki, birinci ve sekizinci omurdan çıkan sinirle

dağılmıştır. Ondan bir saç gibi baş damarı ve boyun mafsalanı gelmiştir.

Ondan kollar hâsıl olup, beyin üstündeki kafa kemiği perdesi mahalline

ulaşmıştır. Kafa kemiğinin iki hacminin birleştiği yere çıkıp onda kafa

kemiğinin içine gömülmüştür. Adı geçen kolları gönderdikten sonra kalan

damarlar, lam yivi sonunda, kafa kemiği boşluğuna girmiştir. Ondan dimağ

zarlarına şubeler dağılmıştır. O zarlar gıdasını bu şubelerden almıştır.

Sert zarları, çevrelerinde bulunan cüzlerle bu şubeler raptedip, ondan

ayrılmıştır. Bunlardan kafatasının perde mahalline gıda gelmiştir. Sonra

ince perdelerden dimağa inip, atar damarların dağılması gibi, onda

dağılmıştır. Bütün atar damarları sağlam raptedip geniş yerde

karşılamıştır ki, ağızlarına kan dökülüp, onlarda toplanıp, pişsin. Sonra

iki tak arasına dağılmıştır ki, o, sıkıcı nâmını almıştır. Ondan kollanan

kanallardan kanı çekip, ondan orta karından iki ön karna uzanıp, oraya

yükselen atar damarlara kavuşmuştur. İşte bu perde meşime şebekesi ile

örülmüştür. Bunların hepsi, Allah Taâlâ'nın kudretinin kemaline delalet

kılmıştır. (Herkese rızık veren, şanı yüce olan, şekil verci ve yaratıcı

Allah her şeyden münezzehtir.)

SuFi
06-03-2009, 09:10
Dördüncü Madde


Karaciğerden biten ecvef damarın kol ve ellere gelen kollarını ve

faydalarını bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Kol damarının

aslı, omuz damarıdır. Ondan ayrışan şulelerin başlangıcı kol damardır ki,

o, pazuya hizalandıkta; ondan pazunun dış cüzlerine ve derisine dağılan

şubelerdir. Sonra dirseğin mafsalın yakın olmasıyle üç kısım olmuştur ki,

biri kol ipidir. Bu kısım üst oynağın dışı üzerinde uzanmıştır. Ondan dış

tarafa dağılmıştır. İkinci kısmı kolun dışında dirsek boğumuna yönelip,

içeriden bir şubeye bitişmeye gidip, ikisinden ekhal damarı vücut

bulmuştur. Üçüncü kısmı derine inip, onda olan adalelere dağılıp, son

bulmuştur. Ancak bir şubesi, kol kemiğine varmıştır. Bu, dirseğin iç

mafsalına yakın geldikte; iki kısım olmuştur. Bir kısmı derine gidip, kafa

damarından gömülen şubeye bir miktar bitişip, sonra ayrılmıştır. Şu halde

bu mafsalın biri, iç tarafa inen serçe parmak ve yanındakinin hepsine ve

orta yarıma varmıştır. İkici mafsala yükselen kemiklere temas eden et

cüzlerine bölünmüştür. İçtekinin ikinci kısmı, kol içinde dört kol olmuştur

ki, bir kolu, kolun aşağılarında bileğe varıncaya dek dağılmıştır. İkinci

kolu, birinci kolun üstünde onun gibi dağılmıştır. Üçüncü kolu, hepsinden

büyük gelip, üstte ve dışta olup, onun bir kolu, kol damarının bir şubesine

bitişip, ikisinden ekhal hâsıl olmuştur. Kalanları, basilik damarıdır ki,

bir dahi gömülüp, derine gitmiştir.

Ekhal damarı, iç taraftan bitip, üst oynağa çıkıp, ondan dış tarafa gidip,

yunan lamı şeklinde iki kol olmuştur. üst kolu, üst oynağın tarafına inip,

dirseğe yönelmiştir. Başparmağın arkasında ve onunla işaret parmağı arasına

ve işaret parmağının kendinde dağılıştır. Aşağı kolu, aşağı oynağın

tarafına inip, üç kol olmuştur ki, bir kolu, işaret parmağı ile orta

parmağın arasına gelip, üst kolan işaret parmağına gelen damarın bir

şubesine bitişip, onunla tek bir damar olmuştur. ikinci kolu ki, esîlmdir.

Orta parmak ile yanındaki arasında dağılmıştır. Üçüncü kolu serçe parmak ile

yanındaki arasına yönelmiştir. Bunların hepsi, parmak mafsallarına

bölünmüştür. Bunlardan iki elin parmakları her an Allah'ın kudretiyle

beslenmiştir. İnsanın en güzel şekilde yaratan hakîm ve sâni Allah

münezzehtir.



Beşinci Madde


Ecvef damarın kara ciğerden bedenin aşağısına inen büyük kısmının kollarını

ve faydalarını bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki 0 Ecvefin inen

cüzü ki, büyü kısmıdır. O kara ciğerden doğdukta; omurgaya dayanmazdan önce,

ondan bir büyük damar ayrılıp, kılcal damarlara dağılmıştır. Sağ böbreğin

liflerine ulaşıp, onda ve ona yakın olan cüzlerde dağılmıştır. Hepsine

gıda vermiştir. Sonra bu inen kısımdan bir büyük damar ayrılıp, yine

kılcallar gibi damarlara dallanmıştır. Sağ böbreğe gelip, onun liflerini

bulup, civarında olan cisimlerde dağılmıştır. Hepsine bu dallarla gıda

gelmiştir. Sonra bu inen kısımdan büyük damar dağılmıştır ki, onlara

doğnalar ismi uygun gelmiştir. Bunlar, gıda vermek için iki böbrek içine

girmiştir. Zira ki açıklanan atar damarlar gibi, bu doğanlar dahi

böbreklerin gıdalarını çekici olmuştur ki, karaciğer kan suyu onlara gıda

gelmiştir. Bu doğnaların solundan bir damar ayrılıp, erkekler ve kadınlarda

sol yumurtaya inmiştir. Bir damar dahi, sağdan şubelere ayrılıp, sağ

yumurtaya gelmiştir. Böbreklerden, tenasül organları içine, sağdan sağa ve

soldan sola gelen iki sert damar tarafına bükülmüş ve şekilleri yuvarlak

olduğundan, böbreklerden onlarda yumurtalara akan halis kan sıcaklıkla

pişip, kırmızı kan döken beyaz meni olmuştur. İki damar dahi omurgadan iki

yumurtaya ulaşmıştır. bu duarlar zekerde, ferçde ve rahmin derinliğinde

kaybolmuştur. Sonra bu inen kısım omurgaya dayanıp, inerken her bir omur

yanında ondan yine şubelere ayrılmıştır ki, bazıları o omurlara girip,

omuriliğe ulaşmıştır. Bazıları yanında konulan adalelere dağılmıştır.

Bazıları iki leğen kemiğine gelip, karın adalelerinde son bulmuştur. Bu

inen kısım anlatılan durumları ile omurga omurlarının sonuna ulaştığında,

onda iki kısmı bölünmüştür ki, bir kısmı sağ oyluğa ve bir kısmı sol oyluğa

yol bulmuştur. Bu iki kısım oyluklara inmezden önce her birinden on tabaka

damar ayrılmıştır. Evvelki tabakaları sert yerlere gelmiştir. İkinci

tabakaları kıllar gibi dağılıp, kuyruk sokumu altlarına yayılmıştır. Üçüncü

tabakalar kuyruk sokumu kemiği üzerinde olan adalelere dağılmıştır.

Dördüncü tabakaları makat adalelerine ve kuyruk sokumu dışına bölünmüştür.

Beşinci tabakaları, kadınlarda rahme yönelip, bazısı onda ve ona bitişik

olan cüzlerde dağılmıştır. Kalanları mesane tarafına gelip, iki kısım

olmuştur. Biri mesanede dağılıp, biri mesanenin boynuna gelmişti. Bu

beşinci tabaka erkeklerde çok olmuştur ki, hem mesaneyi kuşatıp, hem zeker

olmuştur. Altıncı tabakaları oyluk kemiği üzerinde konulan adalelere

yönelip, onda dağılmıştır. Yedinci tabakaları karın üzerinde beden

doğrultusunda giden adalelere yükselmiştir. Bu damarlar, o damarların

uçlarına bitişmiştir. Göğüsten onlar karın boşluğuna inmiştir. Bu

damarların kökünden kadınlarda dört damar bitip, dört taraftan rahme

gelmiştir. Onlardan sekiz damar iki meme tarafına yükselmiştir ki, bu

damarlarla rahim, memelere eş olmuştur. sekizinci tabakaları erkeklerde

zeere, kadınlarda bız'a gelip, onlarda dağılmıştır. Dokuzuncu tabakaları,

oyluğun iç adalelerine inip, onlarda dağılıştır onuncu tabakaları iki leğen

kemiğine çıkıp, eller tarafından inen damarların içlerine ulaşmıştır.

Hepsinden bir cüz'ü büyük hasıl olup, yumuşak adalelere inip, onda

bölünmüştür ki, yirmi tabakaya varmıştır. Bu damarların bu tevzi ve

ayrılmalarından nice kimseler ibret almıştır. (Damarlarda kanı nehirler gibi

akıtan kahredici ve tek olan Allah münezzehtir.)



Altıncı Madde



Ecvef damarın inen kısmında oyluklar altına giden dallarını ve faydalarını

bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Sözü edilen iki

kısmın adı geçen tabakalarından arta kalanı, oyluklar içine inip, her bir

kısım bir oyluk içinde onbeşer şube olmuştur ki, biri oyluğun önü üzerinde

konulan adalelere bölünmüştür. Biri oyluğun arkasında olan adalelere

dağılmıştır. Biri iç taraf adalelerine dağılmıştır. Biri dış taraf

adalelerine inmiştir. ikisi diz mafsalı adalelerine gelmiştir. Üçü şubenin

kalanlarının dıştakileri küçük kemik üzerinde topuk mafsalına dek

uzanmıştır. Orta şubesi diz sonundan baldır içi adalelerinde şubeler

bırakarak inmiştir. Ondan iki şube kaldıkta, biri baldır cüzlerinin içinde

kaybolur. Biri iki kemik arasında uzayıp, ayak önüne inişte sözü edilen dış

damarın bir şubesine karışmıştır. üçüncü iç şubesi baldır derinliğine

yönelip, büyük kemiğin yumru tarafından topuğun altına gidip, ayağın iç

tarafına gelmiştir. Açıklanan üç şube, onda dört şueye bölünmüştür. ikisi

içtedir ki, küçük kemiğin tarafından ayağa girmiştir. ikisi içtedir ki, iki

dıştakinin birine içtekinin en içteki ulaşmıştır. Ayağın üstüne çıkıp,

üstlerinde dağılmıştır. ikincisine iç kısmın dış şubesi bitişip, ayağın alt

cüz'lerine dağılıp son bulmuştur. Şu halde insan bedeninin tümünde bulunan

kan damarları bunlardır ki, açıklamaya gelmiştir. Hepsi tamam üçyüzaltmış

kan damarına varmıştır. Hakîm ve şekil verici olan Allah'ın en güzel

şekilde yarattığı insan bedeninde olan benzersiz sanatları fikiretmeye ve

düşünmeye vesile olmak için onda bulunan birbirine benzer parçaları bu

miktarca açıklamakla yetinilmiştir. Bundan sonra bazı güç ve hisleri,

uzuvların şekil farklılığını dahi iki bölüm ile açıklamağa lüzum

görülmüştür. Bedende bulunan sonsuz ince sanatlardan açıklanan azaların

anlatımı kısa kesilmiştir. Zira ki, bedende yaratılan bütün uzuvların

çeşitli cüzlerinin uzun uzun anlatılması ve durumlarını filozoflar nice yüz

kitap ile ancak açıklamışlardır. (Yaratıcıların en güzeli olan Allah ne

yücedir.)

SuFi
06-03-2009, 09:12
41-BÖLÜM:



DÖRDÜNCÜ BÖLÜM



İnsan bedeninde bulunan cinsleri ve kuvvet çeşitlerini, uzuvlarının

içlerinin başlangıcını ve hayat verici dört nefsi, his ve kuvvet gibi

hizmetçileri olan eşyayı altı madde ile açıklar.



Birinci Madde


insan bedeninde olan kuvvetlerin tür ve cinslerini, uzuvların içlerinin

başlangıçlarını kısaca bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Kuvvetler ile

fiiller birbirinden anlaşılmıştır. Zira ki, her bir kuvvetin başlangıcı bir

fiil olup, her bir fiil ancak bir kuvvetten çıkmıştır. Şu halde fiiller gibi

kuvvetler dahi iki cins olmuştur ki, biri tabii kuvvetler, biri nefsanî

kuvvetler bulunmuştur. Bu kuvvetlerden her birisi için bir baş uzuv vardır

ki, o uzuv o kuvvetin madeni olup, fiilleri o uzuvdan vücuda gelmiştir.

Tabii cins ki, bitkisel nefs olmuştur. O iki türü içine almıştır. Bir

türünün gayesi, bedeni tedbir ile korumaktır. Bu tür gıda işinde

mutasarrıftır ki, bedenin bekası sonuna dek ona gıda vermiştir. Büyümesi

sonuna dek ona gelişme vermiştir. Bu türün yeri ve fiilinin çıkışı

karaciğer bulunmuştur. ikinci türün gayesi bedenin o türünü korumak

bilinmiştir. Bu tür tenasül işinde mutasarrıftır ki, beden karışımından

meni cevherini ayırıp, ondan Hak'kın emri ile bedenin benzeri

şekillenmiştir. Bu türün yeri ve fiilini çıkışı tenasül organları

bulunmuştur.

Nefsanî cins ki, ona hayvanî nefs denilmiştir. O iki türe kuşatıcı

bilinmiştir. Onun bir türü müdrike kuvveti iki, bir tür hareket kuvveti

bulunmuştur. Müdrike kuvveti ki, iki kısımdır. Birine dış ve birine iç

denilmiştir. Bedenin dışında idrak edici olan beş kuvvettir ki: Duyma,

görme, koklama, tatma ve dokunmadır. Bedenin içinde idrak eden dahi beş

kuvvettir: His, hayal, fikir, vehim ve hafızadır. Bu tür müdrikenin yeri ve

fiilinin çıkışı dimağ bulunmuştur. Ama hareket kuvveti bir türdür ki,

hareketlerin başlangıcı hasebince kısımlara bölünmüştür. Zira ki her bir

adele, bir başka tabiatta yaratılmıştır. Bir tür damarların hareketi olup,

bedenin kirişlerini, titreşim ile kavrama ve salıvermeyle yayan

kuvvetlerdir ki, bunlarla mafsallar yayılıp, uzuvlar hareket kılmıştır. Bu

kuvvetlerin yerleri ve menfezleri adalelere bitişik olan sinirler olmuştur.

Bu hareket kuvvetinin bir kısmı gazap kuvveti, bir kısmı şehvet kuvveti

kılınmıştır.

Hayvanî nef gazabına ârız olan, kavrama bilinmiştir. Şehvet de ona ârız

olan yayılma bulunmuştur. Gazapla şehvetin yerleri ve hareketlerinin çıkış

yerleri yürek kılınmıştır. Hakikatte bütün kuvvetlerin başlangıcı yürek

bulunmuştur. Lakin bu merkezler, nitelendirilen kuvvetlerin fiillerinin

ortaya çıkış yeri bulunduğundan her biri başlangıç yeri adını almıştır.

Nitekim hislerin başlangıç yeri dimağ iken yine her his için tek bir uzuv

olunmuştur. Zira ilk o hissin fiili kendine mahsus o uzuvdan meydana

çıkmıştır. ama bazı tek fiiller, gıdayı hazmetmek gibi, tek bir kuvvet

ile tamam olmuştur. Bazısı yemek iştihası gibi iki kuvvetle kemalini

bulmuştur. Zira ki bu iştiha çekici bir kuvvetle, bir de hem midede konulan

hassas kuvvetle tamam olmuştur. Çekme kuvvetini uzun lif, rutubetle

harekete geçirir. Midenin girişindeki his kuvveti, bu işlemle iştihayı

uyaran siyah köpüğü ekşidir. Zira ik bu hisse bir âfet ârız olsa, acıkma ve

iştiha bâtıl olup gider. Sebeblerin müsebbibi Allah münezzehtir. Rablerin

rabbi Allah münezzehtir.



İkinci Madde


insan bedeninde olan tabii nefsi ve bitkisel nefsi, bunların hizmetçileri

bulunan kuvvetleri ayrıntılı olarak bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Ana karnından

dünyaya gelen çocuk, dört can ile zinde olduğu halde doğmuştur. O dört

ruhun birisi tabii nefs, biri bitkisel nefs, biri hayvanî nefs ve biri

insanî nefs bilinmiştir.

Tabiî nefs: Bir kuvvetten ibarettir ki, cismin cüzlerini koruyup,

birbirinden ayrılıp dağılmaktan mâni bulunmuştur. Bütün beden bu nefsin

yeri kılınmıştır. Bunun iki hizmetçisi vardır. Birine hafiflik, birine

ağırlık adı verilmiştir. Hafiflik o kuvvettir ki, çevreye meyilli

bulunmuştur. Ağırlık, onun aksidir ki, merkez tarafına meyilli bulunmuştur.

Bitkisel nefs: Bir kuvvetten ibarettir ki, cismi, uzunluk, genişlik ve

derinlikte uzatıp, miktarını büyük kılmıştır. Bu nefsin yeri kara ciğer

olmuştur. Sözü edilen tabiî nefs, iki hizmetçisiyle birlikte bu bitkisel

nefsin hizmetini kılmıştır. Bitkisel nefsin, bunlardan başka kendisi için

dokuz yardımcısı dahi bulunmuştur: çekme kuvveti, tutma kuvveti, hazmetme

kuvveti, ayırt etme kuvveti, itme kuvveti, üreme kuvveti, şekil verme

kuvveti, gıda alma kuvveti ve büyüme kuvveti.

Çekme: Bir kuvvettir ki, faydalı gıdayı dışarıdan cismin içine çeker,

demişler. Bu kuvvet bu fiili, kendi yeri olan idenin üst ağının uzun lifi

ile işler.

Tutma: Bir kuvvettir ki, gıdayı içeride korur. Bu kuvvet bu fiili, kendi

yeri bulunan midenin alt ağzının enlemesine kıvrık lifi ile eder.

Hazmetme: Bir kuvvettir ki, çekmenin çektiği, tutmanın koruduğu faydalı

gıdayı değiştirir. Onu bir kıvama getirir ki, üremenin açıklanacak fiili

için hazırlar. Kalanı karışıp, uzuvların gıdası olur, gider. Bu işleme hazm

adı verilir. Bu kuvvet, bu pişirme ve karıştırmayı kendi yeri olan mide,

karaciğer ve damarlar içinde onların hararetiyle işler.

Ayırma: Bir kuvvettir ki, gıdayı içeride korur. Bu kuvvet bu fiili, kendi

yeri bulunan midenin alt ağzının enlemesine kıvrık lifi ile eder.

İtme: Bir kuvvettir ki, gıdadan gıda almaya layık olmayan fazlayı veya

yeterli miktardan ziyade kalan fazlayı iki yoldan, ya ona mutad olan

menfezlerden çıkarır. Nitekim ağaçtan zamkı çıkarır. Veya o ziyade yolan

fazlayı, önemli azadan daha az önemli azaya ve katıdan yumuşağa iter. Bu

kuvvet bu fiilleri, mide altında konulmuş olan enli ve sıkıcı lifin bir

kirişinden toplamasıyle eder.

Üreme: Bir kuvvettir ki, en latif gıdayı toplar. Ta ki ondan o cismin

benzeri hâsıl ola. Nitekim o toplama bitkilerde tohum, hayvanlarda nutfe

denilmiştir. Bu kuvvet iki türdür ki, bir türü erkek ve dişide meniyi

doğurur. Bir türü, rahmin içine gelen nutfede olan kuvvetleri, birbirinden

ayırıp, her uzva mahsus bir mizaç hâsıl oluncaya dek meczeder. Bu kuvvet,

bu fiilleri, kendi yerleri olan beden damarlarında işler.

Şekil verme: Bir kuvvettir ki, Hak'kın kudretiyle bütün azanın teşekkül,

karışım, miktar, yer, boşluk ve delikleri sonlarına bağlı olan bütün işleri

görüp, korumak için gıda türünde tasarruf sahibi olup, onu cismin rengi

eder. Bu kuvvet bu fiilleri, kendi yerleri olan atar damarlar içinde eder.

Gıda alma: Bir kuvvettir ki, alınan gıdanın benzerliğine çevirip, bedenden

ayrılanın yerine verir. Bu kuvvet bu fiilleri, kendi yerleri olan bütün

azalarda eder.

Büyüme: Bir kuvvettir ki, cismin bütün çaplarını tabii uygunluğu üzere

ziyade eder. Büyümesinde imdat eder ki, cisme giren gıda ile gelişir ve

büyür. Bu kuvvet bu fiilleri, kendi yerleri olan bedenin tümünde işler.

Bu iki nefs, adı geçen hizmetçileriyle, açıklanacak hayvanî nefin

hizmetçisi olmuştur. Hakîm ve kadîr olan Allah'ın boyun eğdirmesiyle, o

nefse boyun eğerek itaat kılmıştır. Hayvanî nefs dahi, konuşucu nefsin

binek ve atı olmuştur. (Bunu bizim emrimize veren ve bizi onun emrinde

etmeyen Allah münezzehtir. Şüphesiz biz Rabbimize dönücüleriz.)



Üçüncü Madde



insan bedeninde olan hayvanî nefsi ve onun bedende olan hizmetçilerinden

dıştaki beş duyuyu ayrıntılı olarak bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Hayvanî nefs,

bir kuvvetten ibarettir ki, o bedenin tümünde sirayet kılmıştır. Beden onun

ihtiyarıyle hareketli olup, hissiyle eşyayı bilmiştir. Bu hayvanî nefsin

yukarıda açıklanan hizmetçilerinden başka oniki hizmetçisi dahi vardır ki;

onu, on duyudur, biri gazap ve biri şehvettir. On histen beşi bedenin

dışınadır ki, yerleri: Kulak, göz, burun, ağız ve bedenin tümüdür. Beşi

bedenin içindedir ki; onların yerleri, dimağ boşluklarıdır. Onlar: Ortak

his, hayal, vehm, fik ve hâfızadır. Bütün bu on histen her birinin özel bir

şuğulu vardır ki, onun işi o hizmettir.

Beş dış hissin biri işitme kuvveti, biri görme kuvveti, biri koklama

kuvveti, biri tatma kuvveti ve biri dokunma kuvvetidir. İşitme kuvvetinin

şuğulu budur ki, sesleri ve harfleri işitip, birbirinden ayırt eder. Ancak

bunun vasıtasıyle kelam işitilip, anlanıp, intikal olunur. Bu idrak, bu

kuvvete mahsustur ki, sair kuvvetler bu işten âciz kalmıştır. Bu işitmenin

yeri, kulak içinde sıvı olmuştur. O bir nohut kabı kadar zarf içinde latif

buhar dolmuştur.

Görme kuvvetinin şuğulu budur ki, şekilleri ve renkleri görüp, idrak eder

ki; beyazı ve siyahı, uzun ve kısayı, büyük ve küçüğü, uzak ve yakını, güzel

ve çirkini, aydınlık ve karanlığı birbirinden fark edip ayırmıştır. Bu idrak

ise, bu kuvvetin kendine özgü şanına gelmiştir ki, sair kuvvetler, bu işten

âciz kalmıştır. Bu kuvvetin yeri, gözbebeği olmuştur.

Koklama kuvvetinin şuğulu bu olmuştur ki, güzel kokuları ve kötü kokuları

idrak edip, birbirinden fark edip, ayırmıştır. Bu idraki bu özel kuvvet

almıştır ki, sair kuvvetler bu işten âciz kalmıştır. Bu kuvvetin yeri,

dimağın önünde meme ucu gibi iki pâre et gelmiştir.

Tatma kuvvetinin şuğulu, eşyanın tadını tatmaktır. Şu halde acıyı tatlıdan,

ekşiyi tuzludan ayırmaktır. Bütün yiyecek ve meyvelerin tat ve lezzetleri

idrakine yetmek bu kuvvete mahsus olmuştur. Bu idrak ancak bu kuvvetin

şanına gelmiştir ki, sair kuvvetler bu tat ve lezzetten âciz kalmıştır. Bu

kuvvetin yeri, boğaz içi ile di üstüne yayılmış olan adale olmuştur.

Dokunma kuvvetinin şuğulu budur ki, yumuşağı sertten, sıcağı soğuktan, yaşı

kurudan, hafifi ağırdan teşhis edip, ayırmıştır. Bu idrak ise ancak bu

kuvvetle vücuda gelmiştir ki, sair kuvvetler bu işten âciz kalmıştır. Bu

kuvvetin yeri, bedenin dışının tümü olmuştur. Lakin el ayasında ve

parmaklarda ziyade ortaya çıkıp başın ortasında kemalini bulmuştur.

Bu konum ve düzen, o yaratıcı Allah'ın kudretinin kemalini, nimet

vericiliğinin nimetini açıklamıştır. Hayret ediciler bu sanattan nice ibret

almıştır.



Dördüncü Madde



Hayvanî nefsin insan bedeninde olan beyan olunan hizmetçilerinden beş iç

duyguyu ayrıntılı olarak bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Dimağın üç

boşluğunda olan beş iç hissin biri müşterek his, biri hayal kuvveti, biri

fikretme kuvveti, biri vehmetme kuvvet i ve biri hafıza kuvvetidir.

Müşterek his kuvveti: ilk hizmetçidir. Buna iki mânâ yönünden müşterek his

denilmiştir. Birinci mânâ budur ki, iki gözün idrak eylediği bir nesnenin

sureti, müşterek hisde yine bir müşahade kılmıştır. Zira ki bir kimsenin

gözüyle müşterek hissi arasında bir bozulma vâki olsa, o kimse şaşı olup,

bir nesneyi iki görmüştür. İkinci mânâsı budur ki, müşterek his, dış

hislerin sonunda ve iç hislerin evvelinde aracı olduğundan, dış hisler ile

idrak olunan eşya, önce bu müşterek hisse gelip, o nehirler bu denizde

toplandıkta; ondan iç hislere ulaşmıştır. Kalbe gelen fikirler, önce dimağa

çıkıp, onda olan hisleri geçip bu müşterek hisse gelip, o pınar ve

kaynaklar ona doldukta; ondan dış hislere ulaşmıştır. Şu halde onun için bu

kuvvete üşüterek his denilmiştir. Bunun şuğulu, yazılan tercümanlık

bulunmuştur. Bu kuvvetin şanı, bir tercümanlık bilinmiştir ki, sair

kuvvetler bu işten âciz kalmıştır. Bu kuvvetin yeri, fiilin başlangıcı

beyan olunduğu üzere üç boşluktan birinci boşluğun ön cüzü olmuştur.

ikincisi hayal kuvvetidir. Bunun işi ve sanatı budur ki, dış hislerden bir

nesne idrak olunsa, mesela bir kimseyi görmüş bulunsa, o kimse hazır

bulunmasa, bu hayal kuvveti, onu kayıp iken müşahede edebilir. Yahut bir

kimse bir şehri seyredip, bir başka yere gitmiş olsa, o şehri murat

eyledikçe, gaip iken müşahede edebilir. Çünkü hayalin işi, hayal emekle

mânâları idraktir. Şu halde hakikatte hayal, kâtib misalidir ki, mânâları

suretten uzak etmek onun halidir. Yani madem ki bir kelam, telaffuzla suret

bulmadıkça mânâsı hâsıl olmaz ve bir kimseye ulaşmaz. Lakin suretsiz,

kâtip, suret ve lafız olan mânâları gayriye ulaştırabilir. Bunun gibi hayal

de, sureti hazır olmayan eşyayı, diğer hislere gösterebilir. Bu mânâların

idraki, bu kuvvete mahsus olmuştur. diğer kuvvetler bu işten âciz

kalmıştır. Bu hayal kuvvetinin yeri ve fiilinin başlangıcı, müşterek hissin

arkasında, ona bitişik olan birinci boşluğun diğer cüzü olmuştur.

Üçüncüsü fikretme kuvvetidir. Eğer bunu, insanî konuşma kuvveti kendi

faydasına kullanırsa, o anda bu kuvvete mütefekkire, müfekkire, mutasarrıfa

ve zâkire derler. Eğer hayvanî vehmetme kuvveti bunu kullanıp, onun fiili

için hazır olursa, o durumda bu kuvvete, hayal etme derler. Bu fikretme

kuvvetinin işi budur ki dış ve iç hislerden hafıza kuvvetide her ne yazılış

ise, bu, o şekilleri görüp, okur. Bu kuvvetle, birinci ve ikinci kuvvetlerin

farkı budur ki, hissolunanlardan çıkarak onlara gelenleri ancak biri kabul

ve toplayıp, biri o toplamı hıfzeder Lakin bu üçüncü kuvvet, ikinci kuvvette

olan suretlere mutasarrıf olduktan başka o suretlere uygun ve uygunsuz olan

muhalleri dahi hazır edebilir. Onun için bu fikretme kuvveti, vehmetmeye

âlet gibi gelmiştir. Bu idrak ancak buna mahsus olmuştur ki, sair kuvvetler

bu sanattan âciz kalmıştır. Bu fikretmenin yeri ve fiilinin başlangıcı,

dimağdan orta boşluğun ön cüzü olmuştur.

Dördüncü vehmetme kuvvetidir ki, bunun şuğulu ve sanatı odur ki, gördüğü ve

görmediği nesneleri, doğruyu ve yalanı nefse gösterir. Şehadetler âleminde

(dünyada) sureti olan ve olmayan mânâları idrak eder bulunmuştur. Vehmetme

kuvveti, mesela âlemde yüzbin güneş vehmedebilir. Halbuki âlemde ütrü

ferdine münhasır olan güneş, birden ziyade değildir. Veyahut cıvadan bin

deniz vehmeder. Halbuki biri dahi bulunmaz. Veyahut altın ve gümüşten ve

türlü cevherlerden binlerce tepe ve dağ vehmedebilir. Halbuki âlemde iri

dahi olmaz. konuşmayan hayvanın aklı, ancak bu vehmetme kuvvetidir ki,

bununla kuzu, bir sürüde annesi benzeri bin koyun içinde kendi annesini

bilir. Çobanın sadakatiyle kurdun düşmanlığını bu kuvvetle hissedip, bilir.

Şu halde bu vehmetme kuvveti diğer hayvanlardan insana mahsus olan akıl

makamında olur. Zira ki hisle değil akılla algılanan sadakat ve düşmanlığı,

koç, vehmetmenin hükmüyle bilir. İnsan dahi bu kuvvetin bazı hükümlerine

tâbi olup, hayvanlık eder. Zira ki vehmetme kuvveti, hayal etme kuvvetini

kullanıp, olan duruma aykırı ve işin gerçeğine ters nice yollara gider Nice

yalancı hayaller icat eder ki, akıl hükmünce muhal ve âtıldır. Nakil

hükmünde sapık ve bâtıldır. Onun için vehmetme kuvvetine beden şeytanı adı

vermişlerdir. Zira ki beden kuvvetlerinin tümü, insan aklının hükmü altında

emriyle gitmişlerdir. illa ki, vehmetme insana itaatkâr ve boyun eğici

değildi. Nice ki Rahman'ın mekleklerinin tümü, hazreti Adem'e secde

etmişlerdir, ancak iblis ona secde eder değildir. Habib-i Ekrem Sallallahü

Aleyhi ve Sellem hazretleri, hadis-i şerifte0 "Her doğan ki, ana rahminden

dünyaya gelir. Onunla şeytanı beraber doğar," buyurduğu vehmetme

kuvvetinden kinayedir, demişler. İra ki vehmetme kuvveti, yalan söylemekten

ve eşyayı ters gösterip, hile yapmaktan asla hâli kalmaz. Onun tasallutu

oldukta; aklın hükmü kalmaz. Vehmin fehme galebesinden Allah'a sığınırız. Bu

kuvvetin yeri, dimağı tümüdür. Lakin fiilinin başlangıcı, orta boşluğun

sonu olmuştur.

Beşincisi hâfıza kuvvetidir. Bu kuvvet levhaya benzer olmuştur. İnsanın

levh-i mahfuzu bilinmiştir. Zira ki iç ve dış hisler, buna her ne şekil ve

suret gelirse, onun nakşı olduğu gibi bu levha üzerinde sâbit olup,

görünmüştür. Mesela iki kimse birbirini bir kere görmüş olsalar, sonra bir

dahi görüşmeseler, elbette birbirini tanıyıp bilirler. Zira ki önce

görüştüğünde, ikisinin de sureti hâfıza kuvvetlerinde resim ve

nakşolunmuştu. Şu halde o evvelki nakş ki, hâfızalarda yazılmıştı. Bu

ikinci kerede yazılan nakşa tatbik olunduğunda, iki nakş uygun gelip,

beraber olurlar. Ondan bilir ki, bundan önce bir dahi görüşmüşlerdir. Bu

hâfıza kuvveti, hissolunan ve olunmayan suretlerden,vehmetme kuvvetine

gelen mânâların hazinesi bulunmuştur. Nitekim hissolunan suretler müşterek

hisse gelen mânâların hazinesi hayal bilinmiştir. Bu hıfz, ancak bu kuvvete

mahsustur ki, sair kuvvetler bu işten me'yustur. Bu hâfızanın yeri ve

fiilinin başlangıcı, dimağın üç karnından son karnının cüzünün

başlangıcıdır. Şu halde hakikatte bu hâfıza kuvveti yazılmış bir levha

misalidir. Fikretme kuvveti onu okuyan âlim gibidir. Hayal kuvveti kâtip

misalidir, vehmetme kuvveti şeytan gibidir, müşterek his bir deniz

misalidir ki, dış nehirler ve iç kaynakların hem toplamı, hem taksim edicisi

bulunmuştur. Hemen yukarıda açıklanmıştır. Beden şehrinin sultanı insanî

ruh, nefsler ve kuvvetleri onun avanesi bilinmiştir.

NAZM

Tenin şehr oldu canın pâdişahı

Gönlün arş ve dimağın tahtgâhı

Hayalin kâtib hıfzın çü defter

Ulûm-u fikr o defterde musavver

Ases akl ve behimî nefs bîdad

Çü şeytan vâhime aşk oldu cellad

(Tenin şehir oldu, canın onun padişahı. Gönlün arş, dimağın onun

tahtgâhıdır. Hayalin kâtib, hıfın defterdir. Fikrin ilimleri o defterde

şekillenmiştir. Polisi akıldır. Hayvanî, adaletsiz nefstir. Vehmetme şeytan

gibidir. Aşksa cellat gibidir.)

SuFi
06-03-2009, 09:12
Beşinci Madde


Hayvanî nefsin insan bedeninde bulunan bu hizmetçilerinden, ahlakın kaynağı

olan asabî kuvveti ve şehvanî kuvveti ayrıntılı olarak bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Her bir hareket

ki o, muzırı def için veya gayre üstünlük için hayvanî nefsten yürekte

meydana gelmiştir; o hareketin ismi gazap kuvveti olmuştur. Bu gazap, o def

ve galebeyi, kendisine şuğul ve rehber kılmıştır. Bunun yeri ve fiilinin

başlangıcı yürek olmuştur. Gazabın itidali şecaattir ki, onunla öne

alınacak işler, öne alınmıştır. O övülmüş ahlak olup, şeriat ve mürüvvette

makbul bulunmuştur. Gazabın ifratı, tehevvürdür ki, onunla öne alınmayacak

iş, öne alınmıştır. O, kötü ahlak bilinmiştir. Gazabın azlığı cübündür.

Onunla öne alınacak işlerden imtina olunmuştur. Bu kötü ahlak, tehevvür

gibi bulunmuştur.

Her bir hareket ki, o menfaati çekmek için veya lezzeti istemek için

hayvanî nefsten yürekte bulunmuştur.O harekete şehvet kuvveti denilmiştir.

Bu şehvetin şuğulu ve sanatı o çekme ve isteme bilinmiştir. Bunun dahi

yeri ve filinin başlangıcı yürek fiili bulunmuştur. Bu şehvetin itidali

iffettir ki, onunla şeriat ve mürüvvete uygun olan arzulara girişilmiştir.

Bu iyi ahlak, güzel bulunmuştur. Şehvetin ifratı şerehtir ki, onunla şeriat

ve mürüvvete uygun gelmeyen arzulara girişilmiştir. O kötü ahlak

bulunmuştur. Şehvetin azlığı hamuttur ki, onunla yararlanılması lazım gelen

arzuları edadan kusur olunmuştur. Bu kötü ahlak,onun gibi kötü bilinmiştir.

Şu halde eğer gazap kuvveti ve şehevhi kuvvet, açıklanacak insani nefsin

hükmü altına gelip, köleler gibi her durumda emrine itaatli ve boyun eğici

oldularsa, ikisi dahi itidal bulup, iki iyi ahlak hâsıl olur ki, biri

şecaat, biri iffettir. Gazap ve şehvete üstün ve mâlik olan insâni, nefs,

hür ve olgundur. Eğer iş, aksine dönüp, gazap ve şehvet insani nefsin

üzerie üstün gelip, onu hükümleri altına alıp, köleler gibi kullandılarsa,

o zaman gazap ve şehve itidalden kalıp, ikisinden dört kötü ahlak vücuda

gelir ki, onlar: Tehevvür, cübün, şereh ve hamuttur. Nice kötü ahlak, bu

dördünden doğup, çoğalır. Gazap ve şehvete mağlup olan insanî nefs, esir ve

eksiktir ki, kendini bilmez. Cahildir. Mevla'sından dahi gâfildir.

Çün nefs-i behimî kuluyuz kıl bizi âzad

Kul eyle sana kıl gazab ve şehvete mâlik



Altıncı Madde


insan bedeninde mutasarrıf olan dört nefin sonuncusu insanî nefsi,

hizmetçileriyle hakimâne bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Konuşan insanî nefs ki,

insanî ruh ve rabbanî emridir. O bir cevherdir ki, kendi zatında her maddeden

mücerret iken aşk ile bağlandığı bedenin işlerini tedbir için hayvanî

nefsin yeri olan yüreğin ortasında bulunan siyah nokta süveydada hayvanî

nefs ile yakınlaşmış ve kucaklaşmıştır. Onun vasıtasıyle beden cüzlerenin

tümünde mutasarrıf olmağa yer bulmuştur. Zira ki toprak cisim gayet kesif,

pak ruh gayet latif ve hayvaî nefs önemli ve önemsiz arasında olduğundan

ikisinin arasında aracı olmuştur. Bununla kesif bedene milli olan latif

ruh münasebet kazanmıştır. Hayvanî nefs ile kucaklaşmaktan bu ulvi ruhun

ismi gönül olmuştur. Bu şerifli nefsin bir semtini, hayvanî nefsin kesafeti

karanlık kılmıştır. Onun için Cemal'in aynası ve Zü'l-Celal'in nazargâhı

olmuştur. Bu mertebe itibar, izzet ve şeref bulmuştur. lakin bu ayna,

hayvanî sıflarla tozlanmıştır. Enâniyet kılıfında örtülü kalmıştır. Onun

içi bu ruh, kendini bilmez ve Mevla'yı bulmaz olmuştur. Kendi âleminden yüz

çevirmiştir. hayvanî nefsin hükmü altına gelmiştir. Kendi hizmetçisinin

hizetinde esir olup kalmıştır. Halbuki sözü edilen üç nefs, hizmetçilerle

bile bu insanî nefs sultanı için, beden memleketine hizmetçiler ve reaya

gelmiştir. Bu sultanın bunca hizmetçisinden başka üç özel hizmetçisi dahi

vardır ki, biri nutuk, biri nazarî akıl ve biri amelî akıldır.

Nutuk, bir idrak kuvvetidir ki, onunla mânâların incelikleri birbirinden

fark edilip, seçilir. Bu nutkun itidali hikmettir ki, onunla sevap hatadan

fark olunmuştur. Nutkun ifratı cerbezedir ki, anlaşılması mümkün olmayan

mânâların idraki arzu kılınmıştır. Nutkun azlığı, belâdettir ki, onunla

hayır şerden farkolunmaz, ikisi eşit bilinmiştir. Şu halde nutkun durum ve

şânı mânâları idraktir.

Nazarî aklın iş ve sanatı, nizam ve işleri tasavvur etmektir. Mesela bina

olacak imaretleri, önce bu nazari akıl tasavvur eder ki, kaç oda ve kaç

penceresi olmak lazımdır hepsini münasebeti ile tasavvur eder ki, bunun işi

budur.

Amelî aklın şuğul ve rehberi budur ki, nutkun idrakini ve nazari akıl ile

tasavvurunu kuvvetten fiile getirip, amel etmiştir. Şu halde bu yeryüzünde

olan bütün şehir ve kasabalarda bulunan binalar, sanatlar, zinetler,

lisanlar, lügatlar, yiyecekler, giyecekler, kitaplar, ilimler,nakışlar,

çizgiler, bostanlar, umumî ve hususî âdetler ki, âlemde vardır; hepsi nutuk

kuvvetinden ve nazarî akıl kuvveti ile vücut bulmuştur. Ameli aklın onlara

itaatinden bilfiil vücude gelmiştir. Nitekim bu yaratıklar âlemi o emirler

âleminden ortaya çıkmıştır. Bunun gibi adı geçen eşyalar, nazarî akıldan ve

nutuk kuvvetinden amelî akıl vasıtası ile vücuda gelip, bu nizamı

bulmuştur. Zira ki, amelî akıl ise nazarî akıl bilinmiştir. Hepsi ona boyun

eğici ve itaatli bulunmuştu. Şu halde kendisine hizmet edilen bu mükerrem

insanî nefs bedende bulunan hizmetçileri tamamen yirmisekiz kuvvettir ki,

açıklanmıştır. Bu insanî nefse gölge akıl odur ki, o akıl, vacib'ül-vücut

olan Allah'ın nurundan vücut bulmuştur. Bu küllî akıl, izafî ruh ve ilâhî

aşk namını almıştır. Şu halde iradî ölümle bu nefsten fena bulan o ruh ile

zinde olmuştur. Her ne ki âlemde vardır, kendi vücudunda bulunmuştur Gönül

yüzünde enaniyet perdesi kalkıp, kedini ve rabbini bilmiştir. Ruhu,

dolunay gibi zevalsiz güneşe mukabil gelmiştir. Gönlü nûr, huzur ve sürûr

ile dolmuştur. Bu cihan görüntülerinden, bu cisim ve candan geçip, kal

âlemine göçüp aslî vatanına dönmüştür. Nereden gelip gittiğini bilip,

muradını alıp, olmazdan evvel olup, ebedî ahayt bulup, düşmandan kurtulup,

dostu ile kalmıştır. Meselâ insan bedeni bir duvar benzeridir ki, onun bir

semti mücerret kayıplar âlemi, öbür semti şehadet alemidir. O duvarı

yenilenmesi ve tamiri, yeme ve içme uyku ile gün gün adettir. Onun

kalınlığı içinde bin kadar boş çatlaklar ve değişik açıları vardır ki;

kemik boşlukları ve damarlara işarettir. O duvarın gayıp semtinde bir ayna

konulmuştur ki,o gönülden ibarettir. Onun billûr yüzü gayba yöneliktir ki,o

durum insanî ruhtur. Billûrun arkası duvar içinde gölgelidir ki, onu gazap

ve şehvet sarmıştır. Aynanın arkası o yalımlı lambanın mekanıdır ki,

hayvanî ruh misalidir. Onun bekası fitili ile yağın kavuşması zamanıdır

ki,onlar hararet ve ruhî rutubettir. O lambanın nuru, hisler ve

kuvvetlerdir ki, duvarın açıları ve yarıkları onunla aydınlanmıştır. O

bütün azaların hayatıdır. O duvarın şehadet semtinde beş penceresi açık

olup, onlar beş ruhî ış duyudur. O aynanın yüzüne tozlar durulmuştur ki,

kötü ahlaktan ona bulanıklık gelmiştir. Kendi kılıfında örtülmüştür ki,

enaniyetinde mahcup ve şaşkın kalmıştır. O halde, onun için gazap şehvetine

mağlup ve enaniyetinde mahcup olan gönül, kendi nefsini cahildir ve

Mevlasından gafildir. Kendini duvar ve lamba anladığı bâtıl bir hayaldir.

O ancak beş pencereden duvarın yüzüne eğiktir. Açık durumlar ise uyuyanın

uykusu ve gidenin gölgesidir. Çünkü o aynanın kılıfı kendisi ile gayp âlemi

arasında gölgedir. Şu halde o âlemden tamamıyle yüz çevirmekle zuhur

etmiştir. Halkı tarafına dönücü ve beş his penceresinden şehadet âlemine

tam bir iltifatla yönelik ve meyledicidir. Zira ki o gönül, bu dalı kök ve

bu ayrılığı kavuşma, bu bulanığı saf ve bu karanlığı aydınlık, bu gurbeti

vatan ve bu mezbeleyi mesken, bu gerilemeyi ilerleme ve bu noksanı kemal,

bu nikbeti nimet ve bu hapishaneyi cennet sanıp, bu gurur dünyası ile

mağrur olmuştur. Hayvanî nefsin esiri olup, kötü ahlakı ile dolmuştur.

İnsan suretinde hayvan olup, iki âlemde ör kalmıştır. Enaniyet gölgesi ile

cehalet karanlığında şaşkın olmuştur. Hakk'ı anmaktan yüz çevirip, nefsanî

vesveselerle belasını bulmuştur. Cemiyet nimetinden mahrum olup, tefrika

gazabına düşüp kalmıştır. Hakk'ın huzurunda uzak olup, masiva fikirlerine

dalmıştır. Ömrünün vakitlerini ziyan edip, kendini yüksekten alçağa

salmıştır. Zira ki Mevlâ'nın huzurundan düşmanın kucağına gelmiştir.

Eşyanın en lezzetlilerini verip, dünya nimetini almıştır. işimiz hemen

Hakk'ın hidayetine kalmıştır.

NAZIM

Ahir-i dirhem ki hemdir ahir-i dinar nâr

Ahir-i devlet ki lettir âhir-i timâr mâr

Zevk-i ruhâniden ol kim meyl-i zevk-i cism eder

Saltanattan eylemiştir irtikâb-ı zül-ü dâr

Iz ve câh-ı fâniyi bil zül-ü akl ve çah-ı cân

Ey azîzim çâh-ı zilletten hazer kıl zinhâr

Gazaba ve şehvet, nefse galip olur ve cihan nimetinden kendi âlemine kaçar.

Mevlâ'nın muhabbet ve marifetini talip olan gönül enaniyet perdesini

yırtıcı ve açıcı, nefsini ve Rabbini müahedeci ve ârif, bütün durumlarla

anlatmıştır ki, gayp semasının nûrû o aynaya ulaşır. Ve kendisini ayın gözü

bilmiştir ki, vacib'ü-l vücudun güneşine karşıdır. Küllî aklın ışığını

kendinde bulmuştur ki, âleme şamildir. Küllî akıl ise ruhalrı vatanı

benzerlerin aslıdır ki, onu bulan ârif ve Rabbi'ne ulaşıcıdır. Her muradı

onunla hâsıldır. Şu halde o gönül ki, kendi âleminde bu devlete naildir. O

duvar, lamba ve aynadan geçmiş dolunaydır.

NAZIM

Gnöül hülasa-i âlemsin esfer-i eflak

Veli ne faide kim kendin etmedin idrak

Çü âfitab-ı ıyansın zemin-i tende nihan

Misal-i gevherkânsın mekarin-i kül ve hâk

Cemal-i aşk-i ilâhî için bir âyinesin

Veli ne hâsıl ol âyineden ki olmaya pâk

Vücud-u cümle cihandan garaz vücudundur

Femâ tekünü fi'l-kevn keenne levlak

Cümle seninle olur şâd ve hurrem ve handan

Niçin yatıp oturursun hemişe sen gamnâk

O ruhu nur-u basit anla mevc-i bahr-i muhit

Bu cismi ko ki budur zulme ve has ve hâşâk

Hayat buldu o kim bildi nefsin ey Hakkı

Kim olduğun bilen asla ne gam görür ve helâk

(Gönül, âlemin hülasasısın ve feleklerin tacısın. Fakat ne fayda ki,

kendini idrak etmedin. Güneş gibi açıksın, ten zemininde gizlisin.

Benzersiz bir cevhersin, gül ve toprakla birliksin. İlâhî aşkın cemali için

bir aynasın. Fakat pak olmayana aynadan ne hâsıl olur. Bütün cihanı

varlığından maksat, senin varlığındır. Sen olmasaydın cihanda hiçbir şey

olmazdı. Cihan seninle şâd, sevinçli ve handan olur. Niçin sürekli gam

çekerek yatıp oturursun?Y O ruhu,basit bir nur anla, okyanus dalgası bil.

Bu cismi kor ki, budur karanlık, yararsız ot ve çerçöp. O ki nefsini bildi,

hayat buldu ey Hakkı! Kim olduğunu bilen asla ne gam ne helak görür.)

SuFi
06-03-2009, 09:14
42-BÖLÜM:



BEŞİNCİ BÖLÜM



Beden uzuvlarındaki şekillerin hikmetini, kıyafetlerin farklılığı hasebiyle

muhtelif olan canın vasıflarını, insan uzuvlarının seğrimesinin bükümlerini

sekiz madde ile hakîmâne açıklar.



Birinci Madde


Baş uzuv şekillerinin hikmetini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Cihanın

yaratıcısı, insan bedenini kâmil bir güzellik üzere en latif cisimler ve

en güzel şekiller kılmıştır. Onun uzuvlarının uygunluğu bir mertebe

letafet, nezaket ve melahat olmuştur ki, onun vasıflarında nutuk ve

açıklama âciz kalmıştır. Onun pâk ruhu, anlayış ve ferasetle, ilim ve

hikmetle öyle dolmuştur ki, sonsuz bir deniz olmuştur. Güzel suret ve olgun

siretle güzel bahçe ve fasih lehçe ile cihana benzersiz gelmiştir. Güzel

yürüyüş, şirin söz, güzel eda ve latif sada ile âlemin aklını almıştır.

Çekici güzellik ve tatlı can ile cihanın sevgilisi, irfan ehlinin rağbet

edileni olmuştur. Onda âşıklara nice hâlet gelmiştir.

BEYT

Serv-i kadlerde olan şive-i reftarındır

Gonca-i femlerde olan lezzet-i güftarındır.

(Servi boylarda olan gidişinin şivesidir. Gonca ağızlarda olan sözlerinin

lezzetidir.)

O halde imdi, nimet verici ve şekil verici Allah, insan bedeninde olan dört

karışımın dumanından, şerefli başına latif saçlar ihsan edip, iki yumurta

dumanından erkeklerin yüz ve göğsünde kıllar ortaya çıkarmıştır. Ta ki saç

ile kadınlar süslenmiş ve sakalı erkekler belirlenmiştir. Kaşlar ile de

hepsi ünvanlanmış olsun. Saçın siyah olması, dumanın çokluğundandır. Sarı

olması balgamın çokluğundandır. Beyaz olması, tabiî hararetin

zayıflığındandır. Hararetin za'fı, çok inzalden, çok cimadanve şiddetli

gamdandır.

Alnın nuru, gönüller sürûrudur. İki kaş, gözlere gölge olup, bir dolunay

üzerinde iki hilal olmuştur. Gözlerin yeri kaşlar ve buruna arasında olduğu,

çarpmalardan korunmuş olmasına yarar. İki gözün önde yaratıldığı, cismin öne

alacağı işlerde ona görücü olmak içindir. Göz kapakları, mekruhlara

bakmaktan mâni olup, uyku hâlinde perde olmaktır. Kirpikler, ebru gibi gözü

süsleyip, toplandığına gözleri toz ve dumandan korumuştur Aralarından

bakan, yoluna doğru gitmiştir. göz bebeğinin siyah, gözün beyaz olduğu, süs

içindir. İnsanın başının yuvarlak olduğu, çarpmalardan emniyet bulmak

içindir. Ve dimağ azasına geniş mekan olmak içindir. büyüklüğü bu miktar

olduğu uygun olmak içindir. İnsan yüzünün yuvarlak olduğu, güzellikle güneş

ve aya benzemek içindir. Dudakların kırmızı, dişlerin beyaz inci olduğu,

zinet ve letafet içindir. Burnun iki delikli olduğu, biri teneffüs ve biri

temizlik içindir. Kıkırdak olduğu, hafiflik ve çarpmalardan ihtiyat

içindir. Burun kanatlarının geniş olduğu, fazla hava almak içindir. Bu yapıya

bulunduğu, fazlalıkların inmesi ve nezle içindir. Dişlerin dar olanları,

kesmek ve kırmak içindir. Genişleri, çiğneme ve öğütme içindir. Düzenli

oldukları, konuşma anında sadanın cüzleri içindir. Dilin kemiksiz olduğu,

lokmayı hareket ettirme ve harfleri eda içindir. ses, kelamı yükseltmek

içindir. Dilin dişler ve dudaklarla haps olduğu, az kelam içindir. Dilin

bir, göz ve kulağın iki olduğu, çok görme ve çok dinleme içindir.

Kulakların iki tarafta oldukları, her taraftan gelen sesleri duymak

içindir. Deliğinin çevresi bu yapıda olduğu, sesleri çekmekle uyanmak

içindir. Kıkırdak olduğu,hafiflik, letafet ve çarpmalardan korunmak

içindir. Boyun eni ve boyu bu miktar olduğu, baş ile uygunluk ve onu

taşımaya metanet içindir. Tek kemik olmayıp, yedi omur olduğu, her tarafa

dönme ile nezaket içindir. İnsan başının bütün azasından yüksek olduğu,

şanının yüceliği ile mehabet içindir. Akıl cevherinin başında olduğu, ona

tazim içindir. Bütün on hissi şerefli başında olduğu, onu şereflendirmek ve

keremlendirmek içindir. Bunca aza ve kuvvetlerin birbirine topladığı, kerim

Allah'ın kudretini ortaya çıkarma, hakim Allah'ın sanatını göstermek

içindir.



İkinci Madde



İnsanın sair uzuvlarının şekillerinin hikmetini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: bu insan türünün itidal

üzere dik kılındığı ve iki ayağı ile yürür bulunduğu onu tadil ve

faziletlendirmek içindir. İki omuz ve iki kolun bu şekil ve yapıda

kılındığı, ahbabı sineye çekip, kabul etmek içindir. Ellerin, parmakların

ve tırnakların böyle oldukları, yüzbinler menfaat ve sanat içindir. Baş

parmağın kalın ve kısa olduğu, dört parmağa karşı geldiğinde mukavemet

içindir. Tırnaklar büyük ve yumuşak oldukları, uzuvların derilerini kaşımak

eşyayı toplamak ve yarmak içindir. Çarpmalardan korunmak içindir. gümüş

sine levhası üzerinde gül ve nar gibi iki meme erkeklerde güzellik,

kadınlarda zinet ve çocuklara süt içindir. Süt memesinin göğüste bulunduğu,

otururken çocuğu emzirilmesi kolay olmak içindir. İnsan derisinin latif ve

ince olduğu, ondan terin kolaylıkla seçilip, cisim ve can rahat bulmak

içindir. Deri iç organları örtmek, dıştaki uzuvları süslemek içindir. Et,

beden içini korumak ve dışını güzelleştirmek içidir. Meme ve göbek

menfezlerinde çevredeki havanın beden içine ulaşması ruha ferah ermek

içindir. Koltuk altlarında ve kasık gibi yerlerde kıl olduğu, menfezlerinden

karışık kokuyu dışarıya vermek içindir. Aksırmak genize kaçan şeyi dimağa

nüfuzdan men içindir. öksürmek,balgamın soğukluğunu yürekten atmak içindir.

Gülmek, gönülde olan sevinç ve hayreti ortaya çıkarmak içindir. Ağlamak,

gönülde bulunan dert ve elemi dışa vurmak içindi. Titreme, sinirlerin

gevşemesindendir ki, intizam ve sağlamlık isteği içindir. Esnemek, uyku ve

yemeği istemek içindir. Uyuklama, beyin damarlarının gevşemesidir ki,

yemeğin buharının çıkması içindi. Uyku ise, kuvvetlerin rahatını ve gıdanın

hazmını, uzuvların olgunluğunu sağlamak içindir. Omurga kemiği, tek

olmayıp, omurları ile nizam bulduğu, her tarafa bükülme ve eğilme içindir.

Erkeklerde, âletin dik silindir şeklinde bulunduğu, yürüme ve oturma

halinde, oyluklar arasında bulunduğundan hareketi kolay olmak içindir.

Cevheri kemik olmayıp, sinirler ve damarlar olduğu, yürekten damarlarla

gelen şehvet rüzgârlarıyla büyüyüp, dolmak, ta ki, rahim ağzına ulaşıp,

nutfeyi ona verip, ayrıldığına yine evvelki şekline gelip, kılıfına çekilip,

rahat bulmak içindir. Kavga dolu başının et bulunduğu, bızırın iç etine

uygun gelip, girme temasının tamamen hissedip, tam vuslat hasıl olmak

içindir. Belalı başı kertek olduğu kendisinde ve bızır içinde bulunan can

damarların sürtüşmesiyle meninin inmesi lezzetli olmak içindir.

Şehvet,yemek şehveti ve inzal içindir. İnzal şehveti, çocukların meydana

gelmesi içindir. Eğer celal sahibi olan yaratıcı Allah, çocukların meydana

gelmesini bu lezzetler ile kayıtlı ve bağlı kılmasaydı, bu lezzetlerin

sonucu evlat olmasaydı, bir kime ihtiyar ve iradesiyle bu fitne ve belalara

kail ve meyilli olmazdı. Şu halde insan nesli kesilip, yer yüzünde kimse

kalmazdı.

Kadınlarda, ferc iki oyluk arasında bulunduğu, cebri cimadan emniyet gelip,

sabit olmak içindir. Ferc rutubeti, onda âletin cevelanı kolay olmak

içindir. Bızırın harareti, ona can cana katılmak içindir. Tekrar tekrar

ileri geri götürme, kavuşma ve birleşme bulmak içindir. Ama bızırın

uzunlamasına olduğu erkeğin emnisinin incelmesinin kolaylıkla olması

içindir. Bızırın sinir ve damarları, makat hizasına gelip, ondan geri

dönüp, her biri kendisine yapışma ile yine bızırın içine katlanıp, katlanma

yeri hurma şeklinde akıp, zekere uygun olduğu erkek aleti gibi rahim

ağzına yakın gelip, nutfenin tabiatı bozulmadan onu selametle rahimine

sokmak içindi. Rahim ağzının iki çeşme arasıda bulunduğu ondan doğan

mütevazi olmak içindir. Erkeklerde yumurtaların dışarıda bulunduğu, büyük

ve sert olmak içindir. Büyük oldukları, sahibi yiğit olup, cesaret bulmak

içindir. Sert olmaları ,nutfe cevherine sertlik verip, kırmızı iken beyaz

kılmak içindir. nitekim, meme eti ona gelen kırmızı kanı beyaz süt etmek

içindir. Kadınların yumurtaları küçük ve yumuşak olduğundan, kendileri

çekingen olup, nutfeleri sarı ve sıvı bulunmuştur. İki bulunmaları, mühim

olan birleşme işinde ihtimam olunmak içindir. Eğer birine âfet isabete

dese, biri selamet kalıp, nesli baki bulunmak içindir. Yumurta zarfının

geniş bulunduğu, oyluklar arasında sıkıldığında zarfı içinde genişliğe

erip, selamet bulmak içindir. Kadınlarda, tenasül uzuvlarının bızır içinde

bulunduğu, tam vuslata imkan bulunmak içindir. Ama iki yumurta onlarda daha

küçük ve daha yumuşak olduğu, yüz ve sineleri tüysüz, parlak, taze, temiz,

güzel ve öpmeye layık olmak içindir. Derileri ince ve nazik olduğu,

erkekler onlara meyil ve muhabbet kılmak içindir. Oyluklar, etli olduğu,

oturma durumunda yumuşak döşek gibi makat halkasını korumak içindir. Zarta

yani kavara (yellenme) geldiği midede gıdadan hasıl olup, kalbe ve karna

ağırlık veren kötü rüzgâr çıkıp gitmek içindir. Oyluk adalelerinin kalın

olması, ayaklara mukavemet verip, derece derece incelip, alttaki uzuvlar ve

öteki uzuvları uygun kılmak içidir. Diz kapakları ve topuklar bu şekil

üzere bulundukları, türlü yürüme ve oturma mümkün olmak içindir. Ayakların

ön tarafa uzun olup, ayak parmakları bu yapılarında yaratıldığı dört

ayaklılar gibi, ayakta durmak mümkün olup, yürüme bir karar üzere bulunmak

içindir.

Açıklanan insan vücudu uzuvlarının hikmetinde mevcut olan fayda ve

menfatalerin azının azıdır. Bütün cisimlerin en güzel duranı, en tamı, en

önemlisi, en doğrusu, en güzeli, en sağlamı, en olgunu ve en güzeli insanın

bedeninin olduğunun delili: İnsan, Rabbin binasıdır. Onu yıkan mel'undur,)

Hadis-i Şerifi bürhan ve delildir. Nitekim Hak Taâlâ Kitab,ı Kadîm'inde:

"Gerçekten biz, insanları üstün kıldık, karada ve denizde taşıtlara

yükledik ve onlara hoş rızık verdik. Kendilerini, yarattıklarımızdan

çoğunun üzerine üstün kıldık," (17/70) buyurmuştur. O halde, bu insan türü

bütün âlemin mahdum ve mükerremi, yaratıkların çoğunun en faziletlisi ve

muhteremi olduğunu cümleye duyurmuştur. İnsanı en güzel şekilde yaratan

Allah münezzehtir. Yaratıcıların en güzeli Allah, ne Yücedir.

NAZM

Muin etti bu mânâyı hüccet burhân

Ki zübde-i dü-cihândır hazret-i insân

Hezâr kerre sana bu sözü dedim tahkîk

Ki kendi kadrini bil ey hülasa-yi devrân

Bilinse meşreb-i irfân hayat-ı cân bulunur

Ki ayn-ı âb-ı hayât oldu meşreb-i irfân

(Muin olan Allah bu mânâyı hüccet ve bürhan etti; hazreti insan iki cihanın

zübdesidir. sana bin kere bu sözü dedim; ey devranın özeti,kendi kadrini

bil. İrfanın meşrebi bilinse, hayat ve can bulunur. Ab-ı hayatın gözü irfan

meşrebi oldu.)



Üçüncü Madde



İnsan uzuvları şekillerinin kıyafetlerine anlayış ve firasetle bakmanın

gönül ve cana ola emniyet ve selametini, lütuf ve kerametini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Alemi bu kapıda yaratan

ve takdir eden hakîm ve kadîr Allah'ın, kendi benzeri olan insan âlemini,

en güzel şekil üzere olduğu surette tasvir edip; ruh üflemekle süslemiş ve

nurlandırmıştır. Hayvan cinsinde bu insanı güzellik ile en güzel ve en

mutedil kılıp, nutuk ve beyan ile en faziletli ve en mükemmel kılmıştır.

Gerçi adem oğlunun hepsini zinet ve yaratılışta bir yaratmıştır. Lakin

ademoğlu fertlerini suret ve sirette birbirine muhalif ve farklı etmiştir.

Sonra lütûf ve inayetiyle hikmetinin hakikatlerini ve sanatının inceliklerini

bu insan âleminde açıklayarak ortaya çıkarıp; sureti sirete,e azayı ahlâka

âlamet ve nişan etmiştir. Ta ki önce insan kendi kıyafetinden kendi

vasıflarını tamamıyle biip, ihtimamıyle ahlâkını güzelleştirsin. sonra

akranı ve yârânı kıyafetlerine anlayış ve ferastle bakıp, her birinin

zatında gizli olan durumlarına ve ahlâkına vâkıf ve muttali oldukta; onlara

ya ahlâkınca rağbet ve muhabbetle muamele etsin veya aklınca iyi idare ile

geçinip gitsin. Veya hepsinden uzlet edip, emniyet ve selamete, izzet ve

rahata yetsin. Ne kimseden incinip, ne kimseyi incitsin. Gönül boşluğuyla

tenha oturup, yatsın.

NAZM

Cihan bağında ey âkıl budur makbul-i ins ve cin

Ne kimse senden incinsin ne sen bir kimseden incin

Hadis-i şerifte: "Hayrı, güzel yüzlüler yanında arayın," buyurmuştur. Yani

gökçek insandan güleç yüz ve şirin söz görülüp, işitildiğini; güzel huylar

ve yahşi işler vücuda geldiğini herkese duyurmuştur.

BEYT

Kim ki hikmetle nâsal kıldı nazar

Her işi mukteza-ı zat sezer

(Hikmetle insanlara bakan, her işi atı gereğince sezer.)

Hak Taâlâ kemal-i keremiyle: "De ki, herkes yaratılışına göre davranır,"

(17/84) vaad ve müjdesini işaret buyurmuştur. Şu halde herkese karşı gafur,

halim, cevat, kerim, rauf ve rahim olduğunu lafzıyle duyurmuştur. Zira ki

herkes kendi layıkını işlediğini, herkes görmüştür.

SuFi
06-03-2009, 09:15
Dördüncü Madde


Baş ve boyun uzuvlarının kıyafetini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki:

Kim ki boyudur tavil Sade dil olu cemil

Kim ki boyudur kasir Hilesi vardır kesir

Kim ki vasat boyludur Akıl ve hoş huyludur

Kim ki saçı sert olur Akılla cür'et bulur

Kim ki saçı nerm olur Ebleh ve bî şerm olur

kim ki saçı sarıdır Kibr ve gazab kârıdır

Kim ki saçıdır kara Sabrı var onu ara

Kumral ise saç güzel Sahibidir bî bedel

Saçı az olan latif Oldu ârif ü zarif

Saçı çok olsa zenin Fehmi az olur anın

Başı küçük aklı az Olsa ona deme raz

Başı büyük olanın Aklı çok olur anın

Yassı ise fark-ı ser Sahibi çekmez keder

Cild-i seri berk olan Hayır eder etmez ziyan

Ekra'a olma yakın Bed huy olur pek sakın

Cebhesi zıyk olanın Zıyk ola hulki anın

Yumru olursa cebin Sahibi zişt ve gabin

Cebhesi olan ariz Bed huy olur çün mariz

Mutedil olsa cebin Sahibini bil emin

Cebhesi bî çîn olan Kâhil olur bîgüman

Çini uzundur fehim Az ise olmuş kerim

Kaş arası çîn olan Gam yüküdür ol heman

Üznü kebir olsa bol Cahil ve kâhildir ol

Üznü küçük uğrudur Evsat olan doğrudur

İnce olan kaş ucu Fitnedir işi gücü

Kaşta çok olan kılı Mükesser olur gussalı

Kaşı açık doğrudur Çatma ise uğrudur

İnce olan kaş ucu Fitnedir işi gücü

Kaşta çok olan kılı Mükesser olur gussalı

Kaşı açık doğrudur Çatma ise uğrudur

İnce ka olur cemil Kibre tavili delil

Kaşı mukavves olan Dilber olur her zaman

Göz çukur olsa kalil Olmuş o kibre delil

Çeşmi küçüktür hafif Çeşmi kızıldır şeci

Gözleri göktür lebib Lik ela gözlü edib

Çeşmi küçüktür hafif Çeşmi büyüktür zarif

Didesi yumru hasut Evsat olandır vedût

Çeşmi kıpık oldu şin Bakışı süst oldu zîn

Noktalı göz ok olur Değmesi pek çok olur

A'vere olma yakın Zîk bakan olmaz emin

Şaşıya etme nazar Kim sana eğri bakar

Çeşmi güleçtir güzel Kirpiği zîk bî bedel

Vechi büyüktür alil Kibre küçüktür delil

Yumru olandır bahîl Yassı olandır cemil

Vechi arıktır muhil Etli olandır sakil

Vechi pek uzun olan Laf ile söyler yalan

Kim ki tireştir yüzü Telh olur ekser sözü

Vechi müdevver gerek Bedrden enver gerek

Çün mütebessim olur Anı gören kâm alır

Benzi kızıldır edib Esmer olandır lebib

Benzi sarıdı alil Esvede mâil muhil

Gözleri gök ışkırak Olsa ol ondan ırak

Levni olan mutedil Hem ak olur hem kızıl

Enf eğer olursa dıraz Sahibidir fehmi az

Enf eğer olsa kasir Havf olur onda kesir

Enf ucu ger ola top Sahibi olur turup

Enf ucu ağza yakın Olan adamdan sakın

Sükbe-i enf olsa bol Kibr ve haset dolmuş ol

Olsa kulkul-i kanat Cem' ola kah ve inat

Enfi kim olsa ariz Şehvet iledir mariz

Enfi o kim eğridir Himmeto nun fikridir

Ağzı küçüktür güzel Lakin olur pür vecel

Ağzı büyüktür şeci' Eğri olandır şeni'

Ağzı gibidir zenin Hey4et-i bız'ı onun

Gunneli söz olsa ger Kibirden oldur haber

Savt dakik er kişi Şehvet-i zendir işi

Er kişi sesli zenan Ekseri söyler yalan

Sözde kim olsa seri Fehmidir onun refi

Kim ki sesidir kaba Himmeti var merhaba

Ses çatal olsa o can Halka eder bed güman

Handesi çok olsa ha Umma sen onda haya

Yüz güleç ve söz leziz Olsa o candır aziz

Yufka ve ahmerdudak Sahibi anlar sebak

Şefe galiz olsa bil Sahibi muğzip sakil

Dişleri iri olan İşler ol ekser yaman

Mutedil olan dişi Sıdk ve safadır işi

Nükheti hoş olanın Hulki de hoştur onun

İnce zekanlı herif Aklı da onun hafif

Ger zekan enli olur Sahibi gılzat bulur

Mutedil olsa zekan Akıl olur hem hasan

Lihye tavil olsa ger Sahibidir bî hüner

Lihyesi sıktır sakil Sohbeti eyler tavil

Riş i siyah ve kalil Oldu zekaya delil

köse ki hiç rişi yok Onun olur mekri çok

Olsa değirmi sakal Sahibidir pür kemal

Olsa kafası ariz Ahmak iledir ol mariz

Boynu olan çok dıraz Rüştü onun olur az

İnce ki gerdan olur Sahibi nâdan olur

Boynu galiz olsa ol Ruz ve şeb olur ekül

Boynu olursa kasir Cümlesi olur kesir

Boynu olan mutedil Hayr iledir müşteğil

Her yeri evsat olan Dilber olur bî güman

(Boyu uzun olan güzel ve sâde dil olur. Boyu kısa olanın çok hilesi vardır.

Boyu orta olan, akıllı ve hoş huylu olur. Saçı sert olan akıllı ve atılgan

olur. Saçı yumuşak olan, ebleh ve arsız olur. Saçı sarı olan, kibirli

gazalı olur. Saçı kara olan, sabırlıdır, onu ara. Saçı kumral ise güzeldir

ve sahibi bedelsizdir. Sazı az olan lütüfkâr, bilgili ve nazik olur. Saçı

çok olan kadın, anlayışsız olur. Başı küçük olanın aklı azdır. ona sır

söyleme. Başı büyük olanın, aklı çok olur. Başının tepesi yassı ise, sahibi

kede çekmez. Başının derisi parlak olan, hayır yapar, ziyan vermez. kele

yaklaşma sakın, kötü huylu olur alnı dar olanın ahlakı da dar olur Alnı

yumru olan,kötü ve aldatıcı olur. Alnı normal olanı, emin olarak bil. Alnı

kırışıksız olan, mutlaka tembel olur. alnı uzun olan anlayışlı, az ise cömert

olur. Kaş arası kırışık olan, her zaman gam yüklüdür. Kulağı uzun ve bol

olan, cahil ve tembeldir. Küçük kulaklı olan uğursuz; orta olan doğrudur.

Kaş ucu ince olanın işi gücü fitnedir. Kaşının kılı çok olan, kırık ve

gussalıdır. Kaşı açık olan doğrudur, çatma olan uğursuzdur. İnce kaş güzel

olur; uzunu kibre delildir. Kaşı kavisli olan, her zaman dilber olur. Göz

çukuru az ise, o kibre delil olmuştur. siyah gözlü olan itaatli, kızıl

gözlü olan cesurdur. Gök gözlü olan zeki, ela gözlü olan edîb olur. Küçük

gözlü olan, hafif; büyük gözlü olan zarif olur. Gözü yumru olan hasetçi,

orta olan dost olur. Kıpık gözlü olan, yaramazdır; bakışı tembeldir.

Noktalı göz ok olur, demesi pek çok olur. Tek gözlüye yakın olma,sık bakan

olmaz emin. Şaşıya bakma, çünkü sana eğri bakar. Güleç gözlü lan güzeldir,

kirpiği sık olansa bedelsizdir. Büyük yüzlü olan illetlidir; küçük yüz

kibre delildir. Yumru yülü olan cimridir, yassı olan güzeldir. Arık yüzlü

olan borcuna sadık değildir; kalın ve etli yüzlü sevimsizdir. Uzun yüzlü

olan,lafla yalan söyler. yüzü sert olanın, çoğu sözü acı olur. Yuvarlak

yüzlü olan, aydan daha nurlu olsa gerektir. Çünkü böyleleri mütebessim olur

ve onu gören kâm alır. Benzi kızıl olan edib, esmer olan zeki olur. Benzi

sarı olan hastalıklı, siyahımsı olan tevekkeli olur. Gözleri gök ve mavi

olsa, ondan ırak ol. Rengi normal olan hem ak, hem kızıl olur. Burun eğer

uzun olsa, sahibinin anlayışı kıttır. Burnu kısa olan, çok korkak olur.

Burun ucu top olan, neşeli olur. Burun ucu ağza yakın olan adamdan sakın.

Burun deliği bol olsa, o, kibir ve haset dolmuştur. Burun kanatları

hareketli olanda kahır ve inat toplanmıştır. Burnu geniş olan, şehvet

düşkünüdür. Burnu eğri olanın fikri himmettir. Küçük ağızlı olan güzel,

fakat çok korkak olur. Ağzı büyük olan cesur, küçük olan kötü olur. Kadının

tenasül uzvunun yapısı ağzı gibidir. Genizden gelen söz, kibirden olsa gerek.

İnce sesli erkek, kadına düşkündür. Erkek seli kadınlar çoğunca yalan

söyler. sözü seri olanın anlayışı yüksektir. Kaba sesli olanın himmeti

vardır. Çatal sesli olan, sürekli halktan kuşkulanır. Gülmesi çok olandan

haya umma. Yüz güleç, söz lezzetli olan, candır, azizdir. Yufka ve kırmızı

dudaklı olan dersi iyi anlar. Kalın dudaklıların muzipliği ağırdır. İri

dişli olan, çoğunca yaman işler yapar. Mutedil dişli olanın işi hoş ve

doğrudur. Ağız kokusu hoş olanın, ahlakı da hoştur. İnce çeneli olanın aklı

hafiftir. Enli çeneli olan, kaba olur. Çenesi normal olan, akıllı ve güzel

olur. Uzun sakallı olan, hünersiz olur. Sık sakallı olan kabadır ve sohbeti

uzatır. Siyah ve az sakal, zekaya delildir. Hiç kılı olmaya kösenin hilesi

çok olur. Değirmi sakallının olgunluğu çoktur. Enli kafalı olan, ahmaktır.

Boynu çok uzun olanın olguluğu azdır. Boynu ince olan, nâdân olur. Boynu

kalın olan, gece gündüz obur olur. Boynu kısa olanın hilesi çok olur. boynu

orta olanın işi hayır yapmaktır. Her yeri orta olan, şüphesiz dilber olur.)

RUBAİ

Cehd eyle bir ârif-i dânâyı bul

Ya bir sanem-i latif ü ra'nâyı bul

Bu ikisinin biri nasib olmazsa

Evkatını zâyi etme tenhayı bul

(Çalış, bilgin bir ârif bul. Ya bir latif sevgili ve güzel sözlüyü bul. Bu

ikisinin biri nasib olmazsa, vaktini zayi etme, tenhayı bul.)



Beşinci Madde


Kalan beden uzuvlarının kıyafetini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki:

Omuzu sivri olan Düzd olur işler yaman

Eğri omuzlu kişi Eğrilik olur işi

Kısa omuz eblehin Düşkün omuz esfehin

Mutedil olan omuz Sahibi anlar rumuz

Saidi eğri kasir Olsa olur ol şerir

Rusgi olura dıraz Bahşiş eder bî niyaz

Ger küçük olduysa el Bî bedel oldur güzel

Üsbuu olan uzun Ehl-i Hüner zü fünun

Üsbuu yumuşak olan Zeyrek olur î güman

Züfri ariz olmasa Sev onu süb ve mesa

Tırnağı yumru çizik Olsa o bilmez yazık

Tırnağı yassı ve düz Olsa olur desti uz

Sadrı çıkık olanın Hulki de beddir onun

Sadrı eğer olsa dar Gam yer ol leyi ve nehar

Sine ariz olsa o Gönlü hiç olmaz melül

Sadr ve omuzdaki kıl Cür'ete olmuş delil

Sedy-i zen olsa kebir Şehveti olur kesir

Sedy-i ger olsa tavil Onda lebendir kalil

Sedy-i zen olsa sağır Şîr olur onda kesir

Südü memeli velüt Zevcinedir ol vedüt

Mutedil olsa meme Zevci hem onu eme

Lahmi mülayim olan Tende olur lütf-i can

Lahmi olan hoş latif Oldu arîf ve zarîf

Lahmi olan pek katı Oldu kavi gılzatı

Arkası yassı kişi Oldu sefahet işi

arkası güzek âdem Züşt olur ahlakı hem

Zahri arîz olanın Kuvveti çoktur oun

Ger beli ince olur Şekli yerince olur

Arkada bittiyse kıl Şehvete olmuş delil

Batnı büyüktür gabi Batnı küçük çelebi

Batnı büyük hem akisr Bed huy olur pek asir

Anede bitmezse kıl Vahşi olur tabı bil

Oyluğu enli olan Tenbel olur bî güman

Aleti olan sagir Oldu reşit ve habir

Aleti olan tavil Humkuna olmuş delil

Ger zeker olsa azim Malikidir pek leim

Olsa küçük ünsiyan Sahibi olmuş ceban

Olsa büyük husyetan Hamilidir pehlivan

Bız'ı olsa sagir Sahibesidir hatîr

Olsa mülehhem kebir Şehvet-i zendir kesir

Fahzi olan pek tavil Şehveti olur kalil

A'raç olan bir kıçı Kibir ve hasettir içi

rukbesi olan büyük Yüklenir o hayli yük

sakı galiz olanın Olmaya lütfu onun

ka'bı mülehhem zeni Şiveli addet onu

Ökçesi yufka olan Dilber olur bî güman

Ökçesi kalın o mert Oldu şecaatte fert

Ayağı enli kişi Cevr ü cefadır işi

Ger uzun olursa pa Sahibidir pür hâya

Ubuu olan uzun Fehm ileir pür fünun

Hatvesi dar olanın Cünbüşü hoştur onun

Çünkü hıraman olur Akıl ona hayran olur

BEYT

Ademi öldürür o reftarı Mürde ihya eder o güftarı

(Omuzu sivri olan hırsız ve işleri yaman olur. Eğri omuzlu kişinin, işi

eğri olur. Kısa omuz eblehin, düşkün omuz, efilindir. Mutedil olan omuz

sahibi, rumuz anlar. Kolu eğri ve kısa olsa, o şerli olur. Bileği uzun

olursa, istemeden bahşiş verir. eğer küçük olduysa el, o misilsiz ve

güzeldir. Parmağı uzun olan, bilgi sahibi ve hüner ehlidir. Parmağı yumuşak

olan, şüphesiz zeyrek olur. Tırnağı geniş olmasa, akşam sabah sev onu.

Tırnağı yumru ve çizik olsa, o bilmez yazık. Tırnağı yassı ve düz olsa,

olur eli uz. Göğsü çıkık olanın ahlakı da kötüdür. Göğsü eğer dar olsa,

gece gündüz o, gam yer. Geniş olsa, onun gönlü hiç melûl olmaz. Göğüs ve

omuzdaki kıl, cür'ete delil olmuştur. Kadının göğsü büyük olsa, şehveti çok

olur. Göğsü uzun olsa onda süt az olur. Kadının göğsü küçük olsa, süt onda

çok olur. Sütlü memeli ve doğurgan kadın, eşine dosttur. Orta memeli olanın

memesini eşi emer. Eti yumuşak olan tende, can ve lütuf olur. Eti hoş ve

latif olan,bilgili ve zarif olur. Eti pek katı olanın kabalığı katı oldu.

Arkası yassı kişinin işi, sefahet oldu. Arkası kambur adamın huyu da kötü

olur. Sırtı geniş olanın,kuvveti çoktur. Eğer beli ince olursa, şekli

yerince olur. Arkada kıl bittiyse, şehvete delil olmuştur. Karnı büyük olan

gabidir. Karnı küçük olan çelebidir. Karnı hem büyük hem kısa olursa, kötü

huylu ve zorlu olur. Kasıkta kıl bitmezse, tabiati vahşi olur. Oyluğu enli

olan, şüphesiz tembel olur. Aleti küçük olan, olgu ve bilgili oldu. Aleti

uzun olan, ahmaklığına delildir. Eğer aleti büyük olsa, çok kötülük

sahibidir. Husyeler küçük olsa sahibi korkak oldu. Husyeler büyük olsa, o

kişi pehlivandı. Ferci eğer küçük olsa, o kadın tehlikelidir. Eğer etli

büyük olsa, kadının şehveti çoktur. Oyluğu pek uzun olanın şehveti az olur.

Bir kıçı eğri olanın içi kibir ve hasettir. Dizi büyük olan, hayli yük

yüklenir. Baldırı kalın olanın, lütfu olmaz. topuğu etli kadını, şiveli say.

ökçesi yufka olan, şüphesiz dilber olur. Ökçesi kalın olan mert, şecaatte

tek oldu. Ayağı enli kişinin, cevr ve cefadır işi. Eğer ökçe uzun olursa,

sahibi çok hâyâlıdır. Parmağı uzun olan, anlayışla bilgi doludur. Adımı dar

olanın cünbüşü hoştur Çünkü salınarak yürür, akıl ona hayran olur.)

(Adamı öldürür o güzel yürüyüşü, ölüyü diriltir o güzel sözleri.)



Altıncı Madde



Kadınların güzellik alâmetlerini ve güzellik çizgilerinin delillerini

bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar, kadın uzuvları kıyafeti konusunda

demişlerdir ki:

Hüsn-ü zenane delil Otuziki resm bil

Dört yeri lazım siyah Saç kaş kirpik gö âh

dört yeri ak ola zeyn Levn ve diş ve zufr ve ayn

Dört yeri lazım kızıl Had ve leb ve lisse dil

Dört yeri vâsi gerek Kaş göz ve sine göbek

Dört yeri ziyk ola derc Enf ve simah ıbt ve ferc

Dördü kebir ola niz Sedy ve serin bız' ve diz

dördü küçük olmalı Enf ağız ayağ eli

Savt beli ince hem Şekli de bir nice hem

Lahmi semin ve tari Olmalı kıldan beri

Böyle kıyafetli ten Olsa güzeldir ol zen

böyle ki zen Hûb olur Hulki de mahbub olur

(Kadının güzelliğine delil olarak otuziki resim bil. Dört yeri siyah lazım:

Saç, kaş, kirpik ve göz. Dört yeri ak ola: Renk, diş, tırnak ve göz. Dört

yeri kızıl lazım: Yanak, dudak, dişeti ve dil. Dört yeri geniş gerek: Kaş,

göz, göğüs ve göbek. Dört yeri dar olmalı: Burun, kulak, koltukaltı ve

ferç. Dördü de büyük olmalı: Göğüs, kasık, bız've diz. Dördü küçük olmalı:

Burun, ağız, ayak ve el. Sesi ve beli ince, şekli de nice! Eti dolgun ve

tazi olmalı, kıldan da beri olmalı. Böyle kıyafetli ten olsa, güzeldir o

kadın. Böyle kadın güzel olur. Ahlakı da sevimli olur.)

Nitekim Hamdi-i Sirin, kadınların güzellik belirtilerini, hazreti

SuFi
06-03-2009, 09:17
Züleyha'nın şanında şöyle açıklamıştır:

NAZM

Greçi hüsnü beyana sığmaz idi Nitekim aşkı cana sığmaz idi

Lik bir harf işit kitabından Diye ben zerre âfitabıdan

Kameti serv-ü bağ-ı rağmet idi Berk ü bârı safa ve lezzet idi

Ab-ı lütfiyle buldu nemâ Hıl'at olmuş idi letafet ona

Dam-ı akl idi farkının mûyi Fark olunmazda miskten bûyi

İnce kıl yardı şâe sa'y ile cüst Farkı nâzın kodu miyane dürüst

İki dîçür-i târ zülfeyni Leyl içinde nehar mabeyni

alnını levh-i ur edip allah Sebk-i hüsn alırdı ondan mâh

Kaşı ol safha-i sürur üzre Nurdan san yazıldı nur üzre

Nunu altında any ü sad misal ikisinden göründü nass-ı cemal

gözleri ehl-i mekrin ellisidir Ay yüzünün güneş zevallisidir

Lale haddinde hâl,i anberveş Güyiya gülistanda tıfl-ı Habeş

Elif-i ünf ve safer nokta-i ha! Cem' oup bir iken on oldu cemal

Arızı cennete ümune idi Gülleri anda gûne gûne idi

diheni sığmadı onun suhane Bir suhan sığmaz ien ol dihene

Ne denilsin leb-i zülalinden Sulanırken dihen hhayalinden

Diheni dürr-ü feşan tekellümde Lebleri kuvvet-i can tebessümle

Gülse nur akıtır süreyyadan Sözü lezzetli kand ü helvadan

Gülse lutfile lal-i handanı Ukde-i dil açardı dendanı

Dürr-i dendan la'l-i handandan Görünür nur-u hak gibi candan

zenhan kıldı Hak şekerden sîb Hüsna ıdeyne verdi zinet ü zîb

Şeker-i sîb iken zehandanı Çâh âsib olurdu endanı

Nice dili can verirdi ol sîbe Düşer idi o çâh-ı âsîbe

Zehanı sîbinin halaveti can Gabgabı siminin zekat-ı cihan

Gabgabı kim muallak-ı âb idi Sanki ter şişede gülab idi

Boynu olmuşdu zülf ile mestur Birisi kâfir ve biri kâfur

Gün gibi doğru çün o sîmin ber Bildi noksanını kul oldu kamer

Bir gümüş levh idi o sine hemen Ol gümüş levha nakşibend cihan

İki nakş eylemiş turunca gibi Bir gül üstünde iki gonca gibi

İki said idi sebîke-i sim Umar ondan ekatı dürr-ü yetim

Hüsnü i'cazına onun bürhan Yed-i beyzası kâfi idi heman

Kâfi uşşaka rahat'ül-ervah Parmağı dil kilidine miftah

Hüsnün ol dilberin kim ede ıyan Ki beyanında âciz idi beyan

Lakin ondan yazılsa bir parmak Kaleme şu kadar gelir ancak

Kim onun parmağın gören âdem Oldu divane ref' olundu kalem

Kollarını güher koçardı heman İnce belin kemer koçardı heman

Öyle hûb idi beli kim onu Kılca kalırdı görenin canı

Seyr eden ol hümayı tâkından Bir kebuter sanırdı sakından

Alem-i hüsn ona musahhar idi Mehr ile mah keniz ü çaker idi

Yoğ iken zib ü zivere hâcet Eyledi meyl ziver ü zinet

Zamane kadınları, merhametli olmayıp, başa kakıcı oldukları için, olgunluk

ve güzelliğ emâlik olanın bile tatlı kavuşmasından ise, güzelliğini hayal

etmek bin kat daha lezzetli ve evladır.

BEYT

Tahayyül eylesem anı gönül huzuru bulur

Tezekküründe visali kadar telezzüz olur

(Onu hayale etsem, gönül huzuru bulur; onu düşünmek, kavuşmak kadar lezzetli

olur.)

BEYT

Bana biganedir dilber hayali cana mahremdir

Enisim munisim yarim odur kim dilde hemdem olur.

(bana yabancı olan dilberin hayali, cana mahremdir. Enisim, munisim ve

yarim sürekli gönülde olandır.)

Gerçi dilberdir hoş âyindir kadın Nakısat-ül-akl ve ve'd-dindir inan

Zinhar ey merd-i âkıl zinhar Kâmil isen nâkıs ile olma yâr

Hiç olur mu lâyık ehl-i kemal Sahra-i her âkıs olmak mah ü sal

Nefs eline verme bu can yakasın Şehvet oduyle niçin can yakasın

Nutfe tende mâye-i canbahştır Şensüvar ruha çabu rahştır

Etme onu râh-ı Hak'da lenk ü lük Edemezsin çünkü ybî merkeb sülük

Çü hayal-i dilbere an eyl eder Ol per ile semt-i a'lâya gider

Per ü bâl can olur hubb-ı hayal Nutfeden peyda olur ol per ü bâl

Per ü bâl-i ruhu kesr eyler cima' Halk ise za eyler onu intifa'

Arzu-yu mert ü zendir ittihat Uşşaka enden tahayyüldür murat

Kıble-i suretperest oduysa zen Kıble-i ashab-ı dildir zül-menen

Ham= ü bunekkeh şuşu; âyineni Eyle mir'ât-ı meâni sineni

Ta derunun nur-u Hak'dan ola pür Derc-i ruhun marifette doladür

(Gerçi kadın, dilberdir ve hoş resimdir, fakat inan ki, onda akıl ve din

eksiktir. Zinhar, ey akıllı kişi zinhar! Olgun isen eksikle yâr olma. Ay ve

yıl eksiğin büyüsüne tutulmak hiç olgunlara layık olur mu? Bu can yakasını

nefs eline verme. Şehvet ateşiyle niçin can yakasın? Nutfe, tende can

behşeden sudur iyi binici, cevelanı çabuk attır. Onu Hak yolunda topal

etme. Çünkü bineksiz süluk, edemezsin. Ne zaman ki dilber hayaline can

meyleder; o kanaty ile en yüksek semte gider. Canın kanatları hayal

sevgisi olur. O kanat, nutfeden peyda olur. Ruhun kanatlarına cima kırar.

Halk ise onu faydalanma sanır. Kadın ve erkeğin arzusu birleşmedir.

Aşıklara kadından murat hayal etmedir. Kadın, suretpereste kıble olduysa;

Gönül ashabının kıblesi, ihsan verici Allah'dır. Suret nakşından aynanı

uyup; sineni mânâların aynası eyle. Ta için hak nurundan dopdolu ola. Ruh

kutun, onun marifetinden inci dola.)



Yedinci Madde



Uzuvların kıyafet tadilinin zıt delillerini ve nefslerin ihtilafıyla olan

hükümlerini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Uzuvların kıyafetinde

anılan zıt deliller, bir şahısta toplansalar, hepsini itidal üzere mamur ve

şen eyler. Mesela kösenin boyu uzun olsa,o kösedir diye ona ta'n olunmaz.

Zira ki itidal bulmuştur. Eğer yüzü de nurânî olduysa, görenler artık onu

nur anlar. Şu halde bir kimsede hangi tarafın delilleri çok bulunduysa, o

kimse o tarafta bilinmiştir. Eğer bir kimseye Hak'kın nuru göz olsa, onun

feraseti, adı geçen delillerden müstağni bulunmuştur. Zira ki haberde, Habib-

i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem hazretlerinden: "Mü'minin ferasetinden

sakının, çünkü o Allah'ın nuruyla bakar," naklolunmuştur. Çünkü anılan

alâmetlerin hepsi, hayvanî nefsin ahlakv e vasıflarının delilleridir. şu

halde eğer insanî nefs, emmâre ise,o nefs, hayvanîye esiri olduğundan,

onun hükmünün içindedir ki, zulüm ve zulmetten, cehil ve bulanıklıktan

vasıfları arınmış değildir. Kâh şeytan sıfatlı, kâh yırtıcı hayvan sıfatlı,

kâh hayvan sıftalı bulunmuştur. Halbuki sureta insan görünmüştür. Eğer

insanî nefs, levvâme ise, kâh hayvanî nefsin mağlûbu olup, kâh ona galip

olduğundan; bu nefs, kâh hayvan sıfatlı, kâh insan sıfatlı bilinmiştir.

Eğer insanî nefs, mülhime ise, hayvanînin üzerine galip olup; mutmainne

olduysa cengi sulha ve nizayı rızaya döndürüp, şerler ona hayır olur.

bu hayır ve şer onun kaydı olmayı, nefsi, mutlak ruh olur. Bütün varını terk

ettiğinden, ağyarı ona yâr olur. Kendinde nişan ve alâmet kalmaz. Onun

vasfı, beyana gelmez.

Gel ey Hakkı, unu halkı

Bu benlikten geçip, kendini toprak eyle ve nazargâhı Hüda olan kalbini,

mâsivadan pak eyle. Ondan onun kalblerin enisi olduğunu idrak eyle.

Muhabetiyle âdeti yırtıp, çâk eyle.

Kim ki isterse üns-i dildârın Vermesin mâsivaya dildârın

(Sevgilinin ünsiyetini isteyen, sevgilisini mâsivaya vermesin.)

KITA

Zamane halkını fehm eyle olma sen mağrur

Gönülde dostu buup her nazardan ol mestur

Ne lütfu var bir alay kalbi hasta bestelerin

Koy ehl,i gaflet ve cehli sen eyle dilde huzur

Çü nâsa nâsdır âfet bu nâsı ol nâsi

Ki Rabb-i nâs ile bulsun dil üns olup huzur

(Zamane halkını anla, sen mağrur olma. Gönülde dostu bulup, he bakıştan

örtünmüş ol. Kalbi hasta ve bağlı olanların ne lütfu var? Gafilleri ve

cahilleri bırak, gönülde huzur eyle. Çünkü insanlara insanlardır yâfet, bu

insanları unut ki, insanların Rabbi ile gönül ünsiyet bulsun.)



Sekizinci Madde


İnsan bedeninde damarlar içinde akan kanın sebebiyle deri üzerinde görünen

uzuvların ihtilacını (seğrime ve titreme gibi hareketleri hükümleriyle

bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki:

ihtilac-ı far-ı ser Cahden verir habir

İhtilac-ı piş-i ser Oldu devlete eser

İhtilac-ı cenb-i ser Sağ ve solu hayr eder

ihtilac-ı cebhe ter Sağ iyş ve sol haber

İhtilac-ı hHacib ol Dostluk oldu sağ ve sol

Evsat ederse ger Sağı zevk sol keder

İhtilac etse enb Sağı hüzn ve sol tareb

İhtilac-ı zahr-ı ayn Sağda levm ve solda zeyn

ihtilac-ı beyt-i nur Sağı renc ve sol sürur

ihtilac-ı dünbal Sağda mehrve solda mal

İhtilac-ı zir-i çeşm Sağda mihrve solda hışm

ihtilac-ı rahda dal Sağda hayr ve solda mal

İhtilac-ı enfe rah Sağda kahrve solda câh

ihtilac-ı fek-i leb Sağda rızk ve solda tareb

Usbu-u sâni eder Sağda solda hoş haber

Usbu-u vustadan al Sağda ve solda cidal

Usbu-u binsır bulur Sağda cedl ve ysol sürur

Usbu-u hınsırda kal Sağ ü solu rızk ü mal

Muhtelic olsa eğer Bir yerin eyle nazar

Bunda kim ahkâmı yâd Şüphesiz et itimad

Kim dmar oynar neden Hak'dır onu debreden

Anla işârâtını Bekle beşarâtını

(Başın tepesinin seğrimesi, makamdan haber verir. Başın önünün seğrimesi,

devlete yeser oldu. Başın yan tarafının seğrimesi, gerek sağ ve gerek sol,

hayırdır. Alın seğrimesinde; sağ iyş, sol haberdir Kaş seğrimesinde; sağ ve

sol dostluktur. Kaşların ortası seğrirse; sağı zevk, solu kederdir. Dil

seğrirse; sağı hüzün, solu şenliktir. Gözün dışının seğrimesinde; sağda

kötüleme, soldazinettir. göz bebeği seğrimesinde; Sağı ağrı, solu sürurdur.

Göz kuyruğu seğrimesinde; sağda sevinç, solda maldır. Göz altı seğrimesinde;

sağda sevinç, solda hışımdır. Yanak seğrimesinde; sağda hayır solda maldır.

Burun kaşınması yoldur: Sağda kahır, solda mevkidir. Dudak üstü

seğrimesinde; sağda rızık, solda şenliktir. Dudak ucu seğrimesinde; sağda

zarar, solda şenliktir. Dudak altı seğirmesi; sağ ve solda yahşidi.

Seğriyen çene; sağda iyş, solda güzelliktir. Kulak seğrir; sağ ve solda hoş

haberdir. Boğaz da kulakla seğirirse; sağda mal, solda gamdır. Döş seğrirse;

sağda hüzün, solda kederdir. Pazu ve el seğrimesi; sağda rızık, solda

maldır. Dirsek seğirir; sağda ve solda hoş haberdir. Kolların seğrimesi;

sağda kötüleme, solda manevî ayıptır. Bilek seğrimesi; sağda mal, olda

meşakkattir. el üstü seğirmesinde; sağda hüzün solda şereftir. El seğirmesi;

sağ ve sola rızık ve maldı. Başparmak seğrimesine; sağda yük, solda kâmdır.

Şahadet parmağı titrerse; sağda ve solda sebeblerdir. Orta parmak; sağda

hüzün, solda şenliktir. Serçe parmak seğrimesi; sağda mevki, solda gamdır.

Yüzük parmağı seğrimesi; solda hayır, sağda maldır. Göğüs seğrimesi olur;

ağı hüzün, solu sürurdur. Meme seğrimesi; sağda mevki, solda şenliktir.

Karının tam seğrimesi; sağda birleşme, solda kâmdır. Göbek seğrimesi; sağda

hüzün, solda sürurdur Bedenin bir yanının seğrimesi; sağı sevinç, solu

maldı. Böğür seğrimesi, solu rızık, sağı mevkidir. oyluk seğrimesi; sağı

mihr, solu oğuldur. Kasık seğrimesi; sağ cima, sol seferdir Husye

seğrimesi; sağda çocuk, solda gamdır. Makat seğrimesi, solda yol, sağda

maldır. Baldır seğrimesi; sağ iyş, sol seferdir. Diz seğrimesi; sağda

hüzün, solda sürurdur. Diz alı seğrimesi; sağda yol, solda kaderdir. Bacak

seğrimesi; sağda mal, solda mevkidir ve yolculuktur. Bacak dışı seğrimesi;

sağda yol, solda erzaktır Bacak içi seğrimesi; sağda mal, solda

ayrılıktır. Topuk seğrimesi; sağda kavuşma, solda seferdir. Ayak arkası

seğrimesi; sağda hüzün, solda safadır. Topuk ve el seğrimesi; sağda yürüme,

solda maldır. Taban seğrirse; sağda yürüme, solda şereftir. Başparmak

seğrimesi; sağda mal, solda kâmdır. İkinci parmak seğrimesi; sağa ve solda

hoş haberdir. Orta parmak; sağda ve solda cidaldir. Serçe parmak seğrimesi;

sağda cidal, solda sürurdur. Serçe parmak yanındakinin seğrimesi; sağ ve

solu rızık ve maldır. Eğer bir yerin seğrise, bak, burada hükümleri hatırla

ve şüphesiz itimat et. Damar neden oynar? Hak'dır onu depreten O an

işaretlerini anla ve müjdelerini bekle.)

BEYT

Her ne can kim duyar işâretten

Hürrem olsun dili beşaretten

Anatomi ve bedenle canın özgürlüğünün faydaları ve menfaatleri; azanın

kuvvetlerinin ayrıntılı olarak anlatılması uzun olup, bizim maksadımız olan

Hak'kı tanımaya bunca temsil ve teshille bu özetleme dahi yardımcı ve delil

olmakla, beden durumlarının açıklanması, insanlık âleminde uzatılmadan kısa

söz ile meramın elde edilmesi, izamın düzenlenmesi ve makamın tamamlanması

olmuştur. Zira ki en güzel biçimde yaratılan ve iki cihanı toplamış bulunan

insanın şerefi bedeninin, her bir latif uzvunda oln yaratıcı ve bâri

Allah'ın ince kanatlarına hayretle bakıp, ibretle seyir ve temaşa kılınıp,

düşünme ve fikretmeyle hayal olundukta; anlayış ve idrakte, akıllar âciz ve

kısa kalıp, vasıf ve beyanında şaşkın bulunmuştur. insanı en güzel şekilde

yaratan, benzersiz hakîm, şekil verici bâri ve yaratıcı olan Allah

münezzehtir.O, ne güzel mevla, ne güzel yardımcıdır. Yaratıcıların en

güzeli olan Allah yücedir.

TEFVİZNAME

Dilden gami dûr eyle

Rabbınla huzûr eyle

Tefvîz-i umûr eyle

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzl eyler

Sen adli zulüm sanma

Teslim ol oda yanma

Sabret sakın usanma

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

Deme şu, niçin şöyle

Yerincedir o, öyle

Bak sonuna sabreyle

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

Hiç kimseye hor bakma

İncitme gönül yıkma

Sen efsine yan çıkma

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

Mümin işi renk olmaz

åkıl huyu, cenk olmaz

årif dili tenk olmaz

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

Hoş sabr-ı cemilimdir

Takdir, kefilimdir

Allah ki vekilimdir

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

Her dilde ânın adı

Her canda ânın yâdı

Her kuladır imdâdı

Mevla görelim neyler

Neylerse güzel eyler

Nâçar kalacak yerde

Nagâh açar ol perde

Dermân eder ol derde

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

TEFHİZNAME

Her kuluna her anda

Geh kahr-u geh ihsanda

Her anda o bir şanda

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

Geh mu'ti-u geh mâni

Geh dar-u gehi nafi

Geh hâfız-u geh râfi

Mevla görelim neyler

Neylerse güzel eyler

Geh abdin eder ârif

Geh eymen-u geh hâif

her kalbi odur sârif

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

Geh kalbini boş eyler

Geh hulkunu hoş eyler

Geh aşka duş eyler

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

Geh sade ve geh rengin

Geh tabın eder sengin

Geh hürrem-u geh gamgin

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

Az ye az uyu az iç

Ten mezbelesinden geç

Dil gülşenine gel göç

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

Bu nas ile yorulma

Nefsine dahi kalma

Kalbinden irağ olma

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

Geçmişle geri kalma

Müstakbele hem dülma

Hal ile dahi olma

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

SuFi
06-03-2009, 09:17
43-BÖLÜM:



BEŞİNCİ BAHİS



İnsanı âleme tatbik, enfüsü âfaka tevfik edip; cihanın mânâ ve

cüzlerinin benzerlerini bu insan vücudunda bulup, bedeninde olan aza e

kuvvetlerin bütün eşyaya tek tek vücuh il benzerliğini; bedenin sıhhatinin

korunma ve devamlılığını; tabii ölümle ruhun bedenden ayrılmasını dört

bölüm ile ayrıntılı olarak anlatır.



BİRİNCİ BÖLÜM


İnsan bedeninin zamanlara ve mekanlara benzerliği sekiz madde ile bildirir.



Birinci Madde


ålem, ådem için yaratıldığını bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: Hak Taâlâ iki cihanı ve

onlarda olanın tamamını insan için icat ve mevcut eylemiştir. Ta ki âlemde

olan sanatlara bakıp, eşyada bulunan hikmetleri bilsin. Hepsinin benzerini

kendi vücudunda buldukta; nefsini bilmeye erip, ondan Allah'ı tanıma kolay

olsun. Zira ki Hak Taâlâ Nazm-ı Kerim'inde: Ben insanları ve cinleri ancak

bana ibadet etsinler diye yarattım,È (51/56), buyurmuştur. Hadis-i kudside:

Ey insan! Beni tanımak için nefsini bil, emr-i şerifiyle, nefsi bilmenin

Rabbi tanımaya vesile olduğunu duyurmuştur. Çünkü Hak Taâla insanı, kendi

tanınması için yaratıp, kendi tanınmasını, insanın nefsini tanımasına bağlı

kılmıştır. Şu halde elbette insana, kendi nefsini bilmek istidadını

vermiştir. Ta ki nefsini bilmekten, yaratıcısını bilmeye erişsin. Nitekim

haberde: Nefsini bilen, Rabbini bildi,È vârit olmuştur. Allah'ı tanımanın

anahtarı, nefsi bilmek bilinmiştir. Nefsi bilmenin anahtarı, âlemi bilmek

kılınmıştır. Lakin Hak Taâlâ'nın âlemin ufuklarında olan eserlerinin

benzersiz sanatını herkes görüp, sırlarına ermek, insana nefslerinde

bulunan kudretinin kemal ve tavırlarını tamamıyla bilip, nurlarını görmek,

ondan yüce istek olan Mevla'yı tanımaya ermek çok suğul, zor ve esrarlı iş

bulunmuştur. Zira ki insana, mümkün ve müyesser değildir ki; dağların

tepesine çıka, denizlerin dibine ine ve yerin içine görüp, süflî âlemin her

birini görebile ve bütün durumlarına ve sırlarına muttali ola. Göğün üstüne

çıkamaz ki, feleklerin ve yıldızların incelik ve hakikatlerine tamamiyle

erip, ulvî âlimin durum ve sırlarına gereği gibi vâkıf ola. Göklerin

melekût âlemine giremez ki, ruhlar âleminin durum ve sırlarını gereği gibi

vâkif ola, feleklerin nefs ve akıllarını müşahede kıla. Ondan alemin

yaratıcısının bunca kâinatı yaratmasından ve âlimin cüzlerini zerre zerre

an an değiştirip, yetiştirmesinden işlerini temaşa ile isim ve sıfatlarına

muttali olup, ondan zatını tanımaya yol bula.

Şu halde rauf ve rahim olan âlemlerin Rabbi hazretleri, esirgemesinin

olgunluğundan, inayetinin sonsuzluğundan, iç ve dış âlemde, ulvi ve süflî

eşyadan her ne ki bu insan vücudunun dahi iç ve dışını o tavır ve tarz ile

en güzel biçimde üzere âlimin nümunesi olarak yaratmış ve tasvir etmiştir.

Her ne vasıflar ile ki, pak zatı sıfatlanmıştır, bu insan ruhu dahi o

vasıflar ile sıfatlanmıştır. Nitekim âlemi, bütün cüzleriyle kendisine

itaatli ve boyun eğici eylemiştir. Ta ki bu insan, kendi vücuduna bakıp,

azasının bileşiminden ve kuvvetlerinin düzeninden süflî ve ulvî âlemde

kolaylık üzere benzer ve alâmetlerini bulup, kendini âlemin numunesi

bilsin. Kendi ruhunun cisminde olan türlü tasarruf ve tedbirlerinden Hak

Taâlâ'nın âlemde olan türlü tasarruf ve tesirlerini bulsun. Ondan

fiillerine ve sıfatlarına vâkıf olup, pak zâtına muhabbet ve ibadet kılsın.

Onu tanıma saadetine erip, âriflerden olsun.

NAZM

Bil ey insan / Elbet sen kâinatın toplamısın

Varlığı içine alansın / Varlık senin yanında göresin

Görünmez sana görünür / Basiret ve irfanla

Onu şu anda hatır bil / Cismin karanlık ve süflî

Ruhun nurlu ve ulvî / Sırrın Rabbanî ve safî

Zatınla sevin / Sıfatını anla ve oku

Müjde sana, topla dağınıklığını / Kalbin Rahmen'ın evidir

Beyanını yüksek ve geniş ) Ey ârif kadrini bil

Güzel tatlı latifelerin / Bilgiler sendedir uyan

Dostlar içinde giy taç / Zamanlar içinde an hayatını

Sabit ve sakin ey şaşkın / Dairelerin kutbu sensin

Gözler senden ışıklanır / Ondan öğren ey insan

Sen elbette hazreti insansın



İkinci Madde


İnsan âlemini, büyük âlime tatbik ve bazı uzuvlarını yeryüzüne uydurmak

yolunu bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: İnsan bedeni, küçük

âlemdir. İnsan ruhu, büyük âlemdir. Zira ki, her ne ki âlemde

yaratılmıştır, hepsinin benzeri insan vücudunda bulunmuştur. Şu halde

insanın cisim ve canlı, bütün âlemin nüshasıdır. İki âlem tamamıyle insanda

mevcut ve belirli bilinmiştir. Mesele bütün hissedilen cansızlara misal

uzuvlarıdır. Bütün canlılara misal, insan ahlakıdır. Dört mevsime misal,

insan dişleridir. Adet ve sanayie misal, insanın his ve kuvvetleridir.

Berzah âlemine misal, insanın hatıra ve fikirleridir. Melekût âlemine

misal, insanın gönül ve canıdır. Bu misal ve benzerliklerin ayrıntısı

sınırsızdır. Bu kitaba değil, böyle yüzbin kitaba sığmaz. Ancak ârifin

kalbine sığar. Biz burada, güneşten zerre, deryadan damla açıklarız. Ta ki

bu insan, büyük âlem olduğunu öğrenip, nefsi bilmeye bürhan ola, Onunla

Allah'ı tanıma kolay ola.

ålemin nüshası olan insanın şerefli bedeni, yer ve gökler mesabesindedir

ki, bu cihandır. Ay ve yıl mesabesindedir ki, zamandır. Belde

mesabesindedir ki, mekândır.

İnsan bedeninin yere bir benzerliği budur ki, yerde dağlar olduğu gibi,

bedende de kemikler olur. Yerde ağaçlar ve bitkiler olduğu gibi, bedende de

saç ve uzuvlar olur. Bir benzerliği budur ki, yerde iklimler ve kıtalar

olduğu gibi, bedende uzuvlar vardır. Yerde zelzele olduğu gibi, bedende

titreme ve aksırma vardır. Yer vadileri arasıda akan nehirler var ise,

beden damarlarında akan kan vardır. Yerde değişik tatta kaynaklar varsa,

bedende de, kulak akıntısı, göz yaşı ve burun akıntısı gibi değişik

tatlarda kaynaklar vardır. Kulak akıntısının acı olduğuna hikmet budur ki,

insan uykuda iken kulağına yer haşereleri girmek istediğinde, kulak

akıntısının hissine ulaşıp, geri dönsünler. O uyuyanın kulağına girmekle

onu helak etmesinler. Gözyaşı o yönden tuzludur ki, gözün akı yağdandır.

Yağ ise tuzsuz bozulur. Ta ki, akı taze kalıp, sürekli gözü aydınlık olsun.

Burun karışımları onun için nâhoştur ki, onda olan koklama hissi, güzel

kokulardan kokulanıp, lezzet alsın. Zira ki eşya, zıtlarıyle bilinir. Ağız

suyu onun için hoştur ki, dilde olan tat alma kuvveti, daima lezzette

bulunsun. İnsan bedeninde bulunan ilahî hikmet sonsuz bilinmiştir. Burada

ancak iki âlem birbirine tatbike ve uyuma ihtimam olunmuştur. Nitekim dış

âlemde bulunan eşya, insan âleminde bulunan eşyaya nümune bulunmuştur.

RUBAİ

Ey ilahî nüsha ki sensin

Alemde olanlar hep sendedir

Ey Şah'ın cemal aynası ki sensin

İstediğini kendinde ara ki sensin



Üçüncü Madde


İnsan âleminin feleklere benzerliğini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: İnsan bedeninin göklere

bir benzerliği budur ki, burçlar sahibi göğün oniki burcu olduğu gibi,

bedenin de dışından içene oniki yolu vardır: İki kulak, iki göz, iki burun

deliği, ağız, iki meme, göbek ve iki abdest yolları. Bir benzerliği dahi

budur ki, feleklerde yedi gezegen olduğu gibi bedenin içinde de yedi aslî

uzuv vardır: Akciğer aya, mide utarite, böbrek zühreye, yürek güneşe, safra

merihe, karaciğer müşterie, dalak zühale benzer bulunmuştur. Gökte bir çok

sabit yıldız olduğu gibi, bedende de çok sinir vardır. Felekte yirmsekiz

meşhur menzil olduğu gibi, bedende de yirmisekiz his ve sayılan güçler

vardır. Felekte üçyüzaltmış derece olduğu gibi, bedende de açıklanan

üçyüzaltmış kan damarı vardır. Küllî ve cüzî feleklerin, sabit ve gezegen

yıldızların türlü tabii hareketleri olduğu gibi, bedenin de bu tavır üzere

türlü zorunlu ve ihtiyarî hareketleri vardır. Felek dört unsuru kuşattığı

gibi, beden dahi dört karışımı kuşatmıştır ki: Safra, ateş gibi kuru ve

sıcaktır. Kan, hava gibi sıcak ve rutubetlidir. Balgam, su gibi rutubetli

ve soğuktur. Siyah köpük, toprak gibi soğuk ve kurudur. Dört unsurdan üç

ana bileşim doğduğu gibi, bedende de dört karışımdan uzuvlar doğmuştur.

Gündüze misal, insanın sürurudur. Geceye misal, onun hüznüdür. açık havaya

misal, yayılmasıdır. Buluta misal, sıkılmasıdır. Gök gürültüsüne misal,

sesidir. Şimşeğe misal, onun gülmesidir. Yağmura misal, onun ağlamasıdır.

Rüzgâra misal, onun nefesleridir. Oluşum ve bozuşuma misal, kelamının

lafızlarıdır. Gökkuşağına misal, yay kaşıdır. Hilale misal, kulağıdır.

Dolunaya misal, yuvarlak yüzüdür. Gece karanlığına misal, onun saçıdır.

Sabaha misal onun alnıdır. Dış âlemin, bu insan âleminin açıklanan

benzerliklerinden gayri, benzerliği çoktur. Lakin ârife işaret yetmekle,

uzatmaya hacet yoktur.

NAZM

Can vilayetinde gökler sınırsız

Ruh yolunda alt ve üstler vardır

Cihan gökleri gibi iş yaparlar

Yüksek dağlar engin denizler vardır.



Dördüncü Madde


İnsan bedeninin zaman ve mekana yani ay ve yıla ve onda, ruhun sultana

benzerliğini bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: İnsan bedeninin ay ve yıla

benzerliği budur ki, bir senede dört mevsim olduğu gibi bedende de dört

karışım vardır ki: Balgam, ilkbahar gibi rutubetli ve soğuktur. Safra, yaz

gibi sıcak ve kurudur. Kan, sonbahar gibi sıcak ve rutubetlidir. Siyah

köpük, kış gibi kuru ve soğuktur. Bir benzerliği dahi budur ki; İlkbahara

uygun, çocukluk yaşıdır. Yaza benzer, gençlik ve olgunluk yaşıdır.

Sonbahara uygun duraklama yaşıdır. Kışa uygun ihtiyarlık yaşıdır. Bir

benzerliği dahi budur ki, bir senede oniki ay olduğu gibi, bedende de oniki

menfez vardır. Bir haftada yedi gün olduğu gibi, bedende de yedi uzuv

vardır. Bir haftada yedi gün olduğu gibi bedende de o sayıda kan damarı

vardır.

Bedenin şehre benzerliği budur ki, şehre bir padişah olur. Sonra veziri,

emniyet âmiri, maliyecisi olur. Padişahın sarayı, memleketi, bineği,

tabası, hazinedarı, bekçileri, elçileri, casusları ve hakimleri olur. Şehir

içinde sanatkârlar olur. Mesela mimar, yapı ustası, ekmekçi, tabib, kasap,

kuyumcu vesaire olduğu gibi, insan bedeninde de bütün bunların benzeri

vardır ki: İnsan ruhu, âlemin padişahıdır. Nazari akıl, veziri azamdır,

gazap kuvveti emniyet âmiridir. Şehvet kuvveti, maliyecidir. Bu padişahın

sarayı, yürektedir. Memleketi bu bedendir. Bineği, hayvanî nefstir. Tabası,

beden uzuvlarıdır. Hazinedarı, tutma kuvvetidir. Bekçileri, gözlerdir.

Elçileri, kulaklardır. Polisleri, ellerdir. Casusları, koku alma

kuvvetidir. Hakimi, tatma kuvvetidir. Bedende de sanayi erbabı vardır ki:

Mimar, ameli akıldır. Bina tabiattır. Marangoz, çekme kuvvetidir. Değirmen,

dişlerdir. Ekmekçi, sindirim kuvvetidir. Tabib, ayırma kuvvetidir. Kasap,

şekil verme kuvvetidir. Kuyumcu, büyütme kuvvetidir ki, beden şehrine neşvü

nema verip, zengin eder. Çöpçü, itme kuvvetidir ki, beden şehrinden

fazlalıkları itip, çıkarır. Şehrin sair sanat erbabı benzerleri, bedenin

sair kuvvetleridir. Şimdi, bu açıklamadan ortaya çıkan budur ki; insan

ruhu, şehrin sultanıdır ve vücut ve bedende, diri ve dost olan Allah'ın

halifesi olmuştur.

NAZM

Seyyid-i âlemdir âdem gayriden sevdayı kes

Zâhidin vehmi gerçi ıraktan sevk eyler feres

Dilde dildarın misali mahmil içre yârdır

Bu maiyyetten habir olmaz figan eyler çeres

(İnsan, âlemin efendisidir, gayriden sevdayı kes. Zahidin vehmi gerçi

ıraktan at sevk eder. Gönülde sevgili misali, mahmil (hayvan sırtındaki

kafes) içinde yârdir. Bu beraberliği bilmediği için çeres figan eyler.)



Beşinci Madde


İnsanın kalbinde bulunan kötü ahlakın hayvan suretlerine benzemesini,

vakaların ve rüyaların tabirlerini harf sırasıyla bildirir.



Ey aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: ëlemde insan ahlâkı, türlü

hayvanların şekil ve suretlerinin benzer ve misalleri, insan nefsinde de

vardır ki, hayvanî kötü ahlâklardır. Meselâ kibir sureti, kaplana

benzerdir. Tasallut sureti, aslana benzerdir. Haset sureti, kurda

benzerdir. Nitekim hazreti Yakub aleyhisselam evladının hazreti Yusuf

aleyhisselama olan hasetlerinden, ayrılık olayından önce, rüyasında, yedi

kurt suretinde Yusuf aleyhisselamın üzerine hamle ile hücum eder görmüştü.

Onun için çocukları ona: Onu bizimle gönder, dediklerinde, onlara: Onu

kurt yemesinden korkarım. demesiyle bahane buyurmuştu. Şu halde, gönülde

gazap sureti, köpektir: hile sureti, tilkidir; gaflet sureti, tavşandır;

ferce yönelik şehvet sureti, eşektir; arkadan yaklaşma sureti domuzdur;

midevî şehvetin sureti, koyundur; oburluk şehvetini sureti, inektir; tama

sureti, karıncadır, cimrilik sureti, faredir; kin sureti, beyaz devedir;

vecdin sureti, kırmızı devedir; düşmanlık sureti, yılandır; ezanın sureti,

akreptir; vesvese sureti, sarı arıdır ve diğer ahlâk suretleri, sair

hayvanların şekillerine benzerdir. Hatta kötü ahlaktan birine galip olan

gönül, rüyada kendini o surette olan hayvana dahi galip görür. Mesela ferce

yönelik şehvete üstün gelen kimse, rüyasında bile eşeğe binici olur. Eğer

mağlup ise, kendini eşeğin altında bulur. Diğer ahlaklar dahi bu kıyas ile

malûm olur. Çünkü insan, dolayıcı berzah ve her şeyin ortaya çıktığı yerdir.

Bu durumda, bütün hayvan suretleri ve kâinatın şekilleri, insanın içinde ve

dışında suret bulup, şekillenmiştir. Gereğince meydana gelmiştir. Ahlakını

güzelleştiren gönül, ayna gibi safia olup, her şeyi k